Kusursuzluğun peşindeki bir balerinin kendi gerçekliğini yavaş yavaş nasıl yıktığı, bedensel sınırlarını dahi belirsizleştiren sanrıları, marazi bir saplantıya dönüşen mükemmeliyetçiliği ve nihayetinde algılanan gerçekliğin nasıl parçalandığı…
Belirtmek gerekir ki karakter odaklı anlatılarda en güçlü etki, seyircinin yalnızca izleyici olmaktan çıkıp algı ortaklığına sürüklenen bir tanığa dönüşmesidir. Darren Aronofsky’nin Black Swan (Siyah Kuğu) filmini ele alırken de benzer bir durumla karşılaşırız: Film, gerçekliği dış dünyada sabit bir zemin olmaktan çıkarır ve onu tamamen kırılgan zihinsel filtreler üzerinden yeniden kurar. Bu nedenle gördüğümüz şey “olan” değil, giderek güvenilmezleşen bir “algılanan gerçeklik”tir.
Hollywood sinemasının sıklıkla Freudyen motiflerden yararlandığı bilinmektedir. Freud’un kişilik kuramında belirleyici olan unsurlar, birçok yönetmen tarafından bilinçli biçimde kullanılır; kimi zaman karakterlerin bilinçaltı, kimi zaman da yönetmenin kendi yansımaları perdeye taşınır. Bununla birlikte Black Swan’ı yalnızca psikanalitik bir film olarak okumak, filmin kadın bedeninin temsiline ilişkin boyutunu gözden kaçırma riski taşır. Laura Mulvey’nin kavramsallaştırdığı “male gaze” (eril bakış) açısından bakıldığında Aronofsky’nin kamerası, Nina’nın bedenini izlenen bir nesneye dönüştürür. Kamera, tırnak yeme, deri soyma ve bedensel dönüşüm anlarını erotik ve estetikleştirilmiş bir acı gösterisine çevirirken seyirciyi de röntgenci bir konuma yerleştirir. Hikâye, kadın karakter Nina’yı bir yandan saflığın ve masumiyetin sembolü olan Beyaz Kuğuya, diğer yandan tehlikeli ve yıkıcı gücün sembolü olan Siyah Kuğuya karşıt biçimde konumlandırırr. Nina’nın rekabet karşısında geliştirdiği savunma mekanizmaları da çoğu zaman bu nesneleştirici bakış üzerinden aktarılır.

Film, popüler kültürde önemli bir yere sahip olmasının yanı sıra çok sayıda akademik çalışmaya ve psikanalitik eleştiriye konu olmuştur. Freud’un kişilik kuramı açısından bakıldığında Nina Sayers’ın yaşadığı dönüşüm, id, ego ve süperego arasındaki çatışmanın görsel bir temsiline dönüşür. İd, bastırılmış ilkel dürtüleri ve haz ilkesini; ego, gerçeklikle kurulan dengeyi; süperego ise ahlaki ve etik normların içselleştirilmiş hâlini temsil eder.
Başrol Nina’nın yaşamı, özellikle annesinin denetleyici tutumuyla şekillenen güçlü bir ahlaki ve davranışsal baskının gölgesinde şekillenmiştir. Otoriter annesi Erica’nın aşırı kontrolcü tutumu, Nina’nın bireyselleşme sürecini baskılar; pembe ve steril yaşam alanı, onun çocukluk ile yetişkinlik arasındaki sıkışmışlığını görünür kılar. Onun hem Beyaz hem de Siyah Kuğuyu canlandıracak dansçı olarak seçilmesi, psikolojik çatışmasının kırılma noktasıdır. Beyaz Kuğu, onun disiplinli, kontrollü ve “mükemmel” yönüne karşılık gelirken; Siyah Kuğu, bastırılmış yanının, tekinsizliğinin, spontanlığının ve kontrolsüzlüğünün temsilidir.
Filmin en önemli motiflerinden biri olan aynalar, yalnızca fiziksel bir yansıma değil, Nina’nın kırılmış benliğinin görsel ifadesidir. Metroda kendi yüzünü başka bir bedende görmesi, aynadaki yansımasının kendisinden bağımsız hareket etmesi ya da karanlık koridorlardaki gölge benlikler, bastırılmış dürtülerin ve Nina’nın gölge yanının geri dönüşünü simgeler. Freud’un “tekinsiz” kavramı çerçevesinde bu sahneler, tanıdık olanın yabancılaşması üzerinden gerçeklik algısında bir kırılma yaratır.
Benzer şekilde Lily karakteri de Nina’nın bastırdığı yönlerinin dışsallaşmış bir temsilidir. Özgür ve kural tanımaz tavırlarıyla Lily, Nina’nın olmak istediği fakat olmaktan korktuğu kişidir. Film ilerledikçe ikisi arasındaki sınırlar bulanıklaşır; izleyici de Nina gibi yaşananların hangisinin gerçek, hangisinin sanrı olduğunu ayırt etmekte zorlanır. Nina’nın vücudundan çıktığını gördüğü siyah kanatlar, bastırılmış dürtülerin tekinsiz dışavurumu hâline gelirken film, öznenin parçalanmasını anlatı yapısı üzerinden deneyimletir. Beyaz ve siyahın karşıtlığı da Nina’nın iç dünyasındaki kontrol ve özgürlük, saflık ve arzu arasındaki çatışmayı görsel düzlemde destekler.
Nina’nın trajedisi, kusursuzluğa ulaşmak uğruna ödediği ağır bedelde gizlidir: Kusursuzluğun zirvesi, ancak öznenin kendi yok oluşuyla mümkündür. Film, zihnimizin inşa ettiği illüzyonlar yıkıldığında geriye ne kaldığını sarsıcı bir biçimde yüzümüze çarpar. Çünkü algılanan gerçeklik kırılgandır ve bir ayna, gerçeği göstermeye yeter.
ESRA TAHMAZ
Üniversite eğitiminin ardından uzun yıllar özel sektörde yöneticilik yaptı. Bu süreçte edebiyata olan ilgisini sürdürerek film analizi ve senaryo yazarlığı eğitimleriyle sinema alanındaki birikimini derinleştirdi. Çeşitli mecralarda film eleştirileri ve sinema üzerine yazılar yayımlayan yazar, sinema ile edebiyatı buluşturan çalışmalarına devam etmekte ve ilk kitabı üzerinde çalışmaktadır.

Bize Ulaşın