Hangimiz bir sarı zarfla karşılaşmadık ki!
Kimimiz türkü söyledik,
Kimimiz gözaltına alındık. İlle de sarı zarflar yollandı…
Böyle bir filmin 10 yıl sonra yapılması biraz geç de olsa tarihe bir imza atıp hafıza oluşturmayı deneyimledi. Benim bildiğim belgeseli var ama filmi yoktu bu dönemin.
Filmde olaylar Ankara rolünde Berlin ‘de, İstanbul rolünde Hamburg’da geçmektedir. Dünyanın herhangi bir yerinde de geçebilirdi.
Yönetmen, bunu dünyanın önemli tiyatro merkezlerinden Berlin’de 20.yüzyıl Alman edebiyatının ve tiyatrosunun en etkili ozan, oyun yazarı ve yönetmenlerinden klasik tiyatroya karşı izleyicinin oyunla özdeşleşmek yerine eleştirel düşünmesini amaçlayan epik tiyatro kurucusu: Bertolt Brecht ‘ce bir rol vermiş şehirlere. Sebebi önemli değil. Anlatmak istediğini anlatabiliyor mu? Evet. Ülkesine ve dünyadaki başka ülkelere de ulaşabiliyor mu? Evet. O zaman alışılmışın dışında, başka bakışlara açık olmak lazım.
Sinema çatışmadan beslenir. Her ne kadar edebiyat uyarlamaları varsa da sinema burada edebiyattan ayrılır. Ama tüm sanat dalları arasında büyülü bir bağ vardır. Tiyatro ile sinema yakın akrabadır. Filmde bunu görüyoruz. Tiyatronun anlık izleyiciyle teması yoğunlukludur. Heyecan, abartı vardır. Oyunculuk başat niteliktedir. Hele ki Brecht söz konusuysa akan sular durur: tiyatroyu toplumsal değişimin bir aracı olarak görür.
Sinemada yönetmen sineması (auteur sineması –yönetmenin filme kendi kişisel tarzını, özgün bakış açısını, sanatsal imzasını attığı, senaryodan, kurguya yaratım sürecinin merkezinde yer aldığı film anlayışı) deneyimlenmiş. Filmimizde; film içinde tiyatro parçaları ve performanslar vardır.
Senaryo; benim sinemada hep arzuladığım gibi farklı bakış açıları için bir kadınla bir erkeğin, hatta farklı cinsel kimliklerin yazdığı senaryoların daha etkili, derinlikli olması. Filmimizin senaryosu 3 kişi tarafından yazılmış. İlker Çatak, Ayda Meryem Çatak, Enis Köstepen. Ne güzel.
Güçlü oyuncu kadrosu var. Başta Özgü Namal, Tansu Biçer, İpek Bilgin, kızları rolünde Leyla Smyrna Cabas…Aydın Işık, Aziz Çapkurt, Yusuf Akgün, Uygar Tamer, Jale Arıkan, Seda Türkmen, Emre Bakar, Elit İşcan, Sultan Ulutaş Alopé, Emine Meyrem, İpek Seyalıoğlu. Tiyatrodan sinemaya etkili bir enerji taşımış.
Filmin konusundan bahsedersek:
“Berlin’de (rolünde Ankara’da ) yaşayan tiyatro sanatçısı bir çift vardır: Oyuncu Derya (Özgü Namal) ve oyun yazarı eşi Aziz (Tansu Biçer).Ve kızları Ezgi. Derya, oyun yazarı ve tiyatro bölümünde akademisyen olan Aziz’in yazdığı, kapalı gişe oynanan …” direniş üzerine kurgulanan sahne performansını sergilerken, izleyiciler arasında yer alan bir valinin başrol oyuncusunu fotoğraf çektirmeye davetine icabet edilmemesinin pek çok şeyi değiştirdiği söylenir. Artık ben filmdeki oyunculardan birinin yalancısıyım. Aziz ‘in de bir bildiriye imza attığı ve derste hükümete karşı gösteriye öğrencileri gitmeye teşvik ettiği söylenmektedir. Ancak Aziz tiyatronun hayatın içinde olduğunu da öğrencilerine ifade etmektedir. Bu süreçte Aziz de Üniversitenin tiyatro bölümündeki arkadaşlarıyla birlikte aldıkları sarı zarflarla üniversiteden uzaklaştırılır. Haklarında ceza soruşturması açılarak, dava açılarak idari olarak da görevden uzaklaştırılır. Onlar da idari, yargıya dava açarak yapılan işlemin iptalini isterler.
Zor zamanlarda nasıl davrandığı kim olduğunu gösterir. Hikayemizin ana kişileri olan Derya ve Aziz bu süreçte zor bir dönem geçirirler. Sanat, inanç, duruş ve evlilikleri çıkmaza girer. Mali zorluklar nedeniyle Berlin’den (Ankara rolündeki Berlin’den) Hamburg’a yani hikâyenin geçtiği İstanbul ‘a Aziz’ in annesinin (İpek Bilgin’in,-ben bu anneyi çok sevdim. Feminist. Hakkını savun evladım, ben kızı sınava hazırlarım, evini, yatak odasını, tüm imkanlarını çocuklarıyla ve torunu Ezgi’yle paylaşır. Hamburg’a-İstanbul’a geldiğinde babaanne evi, babaannenin vermeye çalıştığı sınav hazırlığı etkinlikleri Ezgi’nin pek hoşuna gitmez. Devlet okuluna gitmeye razıdır. Zaten sanatla ilgili bir okul okumak istemektedir. Kendisine uyan gitar çalan bir arkadaş ve onun arkadaşları olan bir grupla tanışır…
Birinci bölümdeki yüksek yoğunluklu tempo diğer şehirde biraz düşer gibi olur. (tersine bir mühendislik tercih edilmiş.) Hayat daha çok zor şartlara uyum sağlama üzerine çevrilir. Yani gerçeğin tuğla duvarına çarparlar. Aziz bir oyun yazarken (teslim olmamanın en önemli gücü bir şeyler yapmayı sürdürmektedir.) taksicilik yapmaya başlar. Orada bir eski tiyatrocu arkadaşlarını görür ve oyununa gitmek için 2 bilet alır. Onların dayanışma amaçlı birlikte bir şey yapma önerisi onlara da cazip gelir. Orada Rojda’nın DT ‘de (Devlet Tiyatrolarında)mutlu mesutken bir şey sorgulamıyordunuz, işten atılınca işler değişti deyimiyle karşı karşıya kalırlar. Neyse hikâyenin hepsini anlatmayayım. Velhasıl bir oyun mevzuu başlar. Oyunun adı da “Sarı Zarflar” ‘dır, Aziz’in yazdığı. İlginç de olur. Ancak Derya direnmekten yorulur ve kendisi de oyuncu olduğu için senaryosunu beğendiği bir dizide başrol oynama teklifini kabul eder. Çiftimiz burada bir ayrışma yaşarlar. Derya “ her şey düzelecek” derken ve Aziz ’e bunu tekrarlatırken bunların başına geleceğini bilmiyordu. Senaryoda yine” yuvayı dişi kuş yapar. “ anlayışıyla aileyi kurtarmaya Derya ‘ya soyundurulur. Bence rahatsız edici. Bunu habersiz yapması ve onları eleştiren bir yandaş medya kanalında olması Aziz’i huzursuz eder… Çifti birbirinden uzaklaştırır…”

Biraz da İlker Çatak’tan ; yönetmenin yolculuğundan söz edersek: Sinema eğitimini tamamlarken tezini Nuri Bilge Ceylan hakkında yazan, bitirme tezindeki kısa filmi en iyi öğrenci filmi ödülü alan, başlangıçta bile uluslararası camiada tanınan bir yönetmen olmuştur.
Yaptığı filmlerde birey-otorite ikilem ve çatışmalarını, toplum baskısının insanları getirdiği hali, etik değerlerin ikilemini işler. Önceki filmi “Öğretmenler Odası“ böyle nitelikli etkileyici bir film olup Almanya’dan Oscar ‘a aday olarak gösterilmiştir.
Bu yıl da Berlinale’de (Berlin Film Festivali) kimi yönetmenlerin 76.Berlinale ana jüri başkanı Wim Wenders’in Gazze ile ilgili sorular karşısında “sinema siyasetin dışında kalmalı“ açıklamaları üzerinden yarışmadan özellikle 3.dünya ülkelerinden, filmini çekenler olmuştu. Yönetmenlerden Emin Alper ‘in (Kurtuluş filmiyle bilindiği gibi o da ödül almıştı.) yaptığı konuşma ve açıklamalarla sinemanın politikadan uzak olarak ele alınmasını eleştirmişti.
Sonrasında da festival başkanı Tricia Tuttle sanatçıların ifade özgürlüklerini kullanmakta serbest olduğunu belirtti. 81 sinemacı da Filistin ‘e destek veren bir açık mektup yayınladı.
llker Çatak da eleştiri için uzun bir konuşma hazırladığını ama bu konuşmayı yapmaktan vazgeçmiş olduğunu ifade etmiştir. En İyi Film Ödülüyle Altın Ayı‘yı almıştır. Aslında festivallerde alınan ödüller her zaman diğer filmlerin başarısız, onun başarılı olduğunu göstermez. Nihayetinde ödülü belirleyen jürilerdir. Bir jüri farklı bir filme ödül verirken bir filme vermeyebilir.

Geçen yıl Berlinale’nin festival direktörünü İFSAK Sinema biriminden birkaç arkadaşla dinleme imkânı bulduk. Katılımcı genç yönetmenlerle birlikte biz de hayal kırklığına uğradık. “Filmlerinizi gönderin ve jürideki kişilerle bağlantı kurun yoksa sizin filminiz bu süreçten geçmeyebilir “ deniyordu. Yani yine birini tanımak, lobicilik bir yerde filmini ve kendisini gösterebilmek için önerilmekteydi. Bence sanat ve sinema için son derece üzücü.
Biz kendi aramızda İFSAK’ta konuşurken sinema yazılarında en çok gündemimizde olan filmlerin hep iyi taraflarının yazılması, eleştiri konusunda eksik kalındığı üzerine. Hele ödüllü film olunca. Bu filmde bence en iyi taraf; oyuncu seçiminde güzelliğe-tipe göre değil oyunculuk başarısına göre oyuncu seçilmesi. Konuda açıkça barış akademisyenleri denmemesi beni rahatsız etti. Belki tüm dünyayı da kapsaması için denmemiştir. Barış Akademisyenlerinin parklar dışında topluma verdiği dersler, oda ve sendikaların kapılarını açtığı “Akademiler “ açıldı. Buradaki dersler de kitaplaştırılmıştır. Bende bir tanesi var. Çok da yerinde olmuş. Yakın Kitabevi basmış, Melek Göregenli de yazar ve akademisyenlerinden: ”Kent Hakkı, Müşterekler ve Olasılıklar “
Ayrıca sendikaların ve toplumdaki diğer bazı grupların bu süreci aşabilmenin yolu olarak dayanışmayı ortaya koymuş olduğunu film anlatmamaktadır. Bunun da yönetmen ve senaristlerin burada yaşamamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum.
Bir de filmlerde hukukçulardan yargılamalar konusunda bilgi alınması iyi olurdu. Bizim sistemimizde savcılık savunma ile aynı yerde değil hala kürsüde hâkimin yanında oturmaktadır. En çok eleştirdiğimiz konudur.
Film, festivalin politik gerilim hattını görünür kılan bir açılış yapıyor, ancak ilerledikçe cesaretini kaybedip daha temkinli bir çizgiye çekiliyor. Hayat da düz bir çizgi değil ya.
Karakterler Türkiyeli, olaylar Türkiye’de geçiyor, ilişkiler Türkiye kültürüne özgü, kullanılan dil Türkçe. Uzaktan Anıtkabir’i gösterip köprüden geçerken Boğaziçi’ni göstermiş.
Sarı Zarflar her kurmaca eser gibi senaristlerinin gerçek olaylardan esinlenmelerini ve gözlemlerini kendi konusu içinde harmanlıyor. En başarılı yanı da toplumsal çelişkileri sergilemesi. Sarı Zarflar’ın başarılı bir yanı da manipülatif bir tarz seçmemesi. Soru soran ve sorduran bir film olması. Bu da filme samimiyet ve alçakgönüllülük katıyor.
Olaylardan çok karakter odaklı bir anlatı olarak görebiliriz filmi. Sinemanın şefkatli, ustalıklı dilini kullanan İlker Çatak, diyaloglarıyla, oyunculuklarıyla, çekim ve kurgu diliyle etkileyici bir filme imza atmış.
Filmdeki karakterler yalnızca devletle değil, aynı zamanda kendi içsel korkuları ve etik ikilemleriyle mücadele ediyor. Bu nedenle film, yalnızca Türkiye’ye özgü bir hikâye değil; otoriterleşme tehlikesinin bulunduğu her toplum için evrensel bir uyarı niteliğini taşıyor.
Tiyatro sahnesinin özgür ifade alanı, sahnenin kapatılmasının ifade özgürlüğünün bastırılması ile filmde tiyatro teması önemli bir sembol. Toplumun bir aynası olan tiyatronun, sanatın susturulması, toplumsal eleştirinin susturulması anlamına gelir.
Yaralar henüz açıkken böyle bir konuyu filme almak bile takdiri hak ediyor. İlker Çatak Berlin’deki basın toplantısında: “Bizi sivil bir ölüme gönderen, sosyal hayattan dışlayan, fiziksel olarak hayatta bırakan ama yasal, sosyal ve mesleki olarak yok eden bir sistemle nasıl başa çıkacağız?” diye sordu. Cevabı izleyiciye bıraktı.
Sınırları aşan, etkileyici bir modern zamanlar hikayesi ve performans odaklı bir başyapıt.” Daha nicelerine. Başta yönetmen ve senaristler, film müziklerini yapan, görüntü yönetmeni olmak üzere tüm eser sahiplerinin emeğine sağlık. Cesur ve etkili bir iş yapmışlar. Filmdeki gibi “her şey düzelecek“. Biz istersek ve bir şey yaparsak! Filmin yolu açık olsun. Hâlâ sinemalarda, görülebilir. Henüz platformlara aktarılmadı.

Bize Ulaşın