Yeşilçam’ın Yüzleri

/

Rivayet o ki, her insanın dünyaya gelişiyle gökyüzünde soluk, belli belirsiz bir yıldız ortaya çıkar, o insanın büyüyüp yetişkin sıfatını almasıyla yıldızı gerçek parlaklığına kavuşur. Ve yıldız karanlık gecede daha bir göz alıcı, daha bir ulaşılmaz olur. Bu yüzden, hikâye anlatmak için havanın kararması beklenir ve hikâyeci hikâyesini anlatırken karanlık gecede kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakmamızı ister. Hikâyesi anlatılan gökyüzündeki hangi yıldızdır bilmeyiz ama hasbelkader de olsa o yıldızın ışığıyla kısacık bir an göz göze gelebiliriz. 

Işığını yeryüzüne indirip, yanında gezdirenlerse her daim gıptayla baktığımız, hayatlarına öykündüğümüz kişilerdir. Küçük bir ışık demeti çalmak niyetiyle yıldızların yanlarına gittiğimizde ancak ışığının şavkı şöyle bir yüzümüze değip geçer, o ışıktan yeterince sebeplenemeyeceğimizi anladığımızda ise sessizce yanlarından uzaklaşırız.

Hikâye anlatıcıları, yeryüzündeki her insanın bir hikâyesi olduğunu bilir de, milyonlarca insan arasında yalnızca ışığını yanında gezdirenlerin hikâyesini anlatırlar.

Yazının tahtına resim, resmin tahtına fotoğraf, fotoğrafın tahtına hareketli görüntünün geçmesiyle temsili yıldızlar yeryüzünde hikâyesini, ışığını yanında gezdirenlerden daha gerçek görünür oldu.

Ve o yıldızlar o kadar ileri gittiler ki, ışıklarıyla herkesin gözünü kör edip, hem hikâyecinin, hem de hikâyenin pabucunu dama attılar.

Sinema dünyasının en büyük yıldızları yılların yıpratıcılığına karşı durabilenlerdir. Başının üstündeki haleyi oyunculuğuna borçlu olan yıldızların aurası hiçbir zaman sorgulanmaz, oldukları gibi kabul edilir.

O yıldız oyuncular sinema perdesinde gösterdikleri performansla herkesi büyüler ve peşinden sürükler; gerçek hayatlarıysa, basına yansıyan sansasyonel saçmalıkları saymazsak, sıradan insanlar için genellikle muammadır!

Kadın oyuncular ile erkek oyuncular hiçbir zaman birbiriyle kıyaslanmaz ama bilinen bir şeydir; bazı oyuncuların çift oluşturması onların oyunculuğundan kaynaklı etki alanının yıllar içinde genişlemesine yardımcı olmuştur.

Denir ki, birçok alanda olduğu gibi sinemada da hemen hemen her şey erkek izleyiciler düşünülerek yapılır. Erkek egemen bir dünyada yaşıyorsak, tüketim denen şeyin niteliğini de onlar belirliyorsa bunda şaşılacak bir şey yok! Ama aslında işin rengi tam da böyle değil. İster kadın olsun ister erkek, bir oyuncunun yıldız kimliği kazanması için öncelikli olarak kadın izleyicilerin sınavından geçmesi, onların kalbini kazanması gerekiyor. Bir aktris, kadın izleyicilerin beğenisini kazanıp, onlar tarafından kabul edildiği oranda yıldızlaşabiliyor.

Kadın izleyiciler beğendikleri yıldız oyuncunun giyimini, makyajını, saç modelini, hatta onu sigara içmesinden yolda yürümesine kadar taklit ederek oyuncuyu günlük yaşam içinde çoğaltıyor. Aynı şekilde erkek yıldız oyuncuların günlük yaşamda yer etmesinde de kadın izleyicilerin beğenisinin çok önemli bir rolü olduğunu kabul etmek gerekiyor. Kadınlar bir yönüyle birlikte oldukları erkeklerin, beğendiği yıldız oyuncu gibi giyinmesini, saçını o oyuncu gibi kestirmesini, onun mimiklerine sahip olmasını istiyor.

Sinemamızın el üstünde tutulan kadın oyuncularına baktığımızda, bu oyuncuların ülkemizdeki geleneksel kadın tipini canlandırırken, bir yandan da dünyadaki moda akımlarını, modern yaşam tarzını ülkemize taşıdıklarını görürüz. Starlar oynadıkları filmlerde temsil ettikleri ideolojiyle değil, kitlelerin üzerinde bıraktıkları erotik, duygusal, estetik değerlerle yıllarca afişlerde kalır.

Star, politikacılar, eleştirmenler, estetikçiler, kuramcılar için incelenmesi gereken bir fenomen; geniş halk kitleleri içinse öykünülecek, taklit edilecek bir model olarak önünde durur. Özellikle kadın starlar, genellikle dönemlerinin egemen cinsel eğilimlerini açığa çıkartırken, toplumsal yapıda erkeklerin, kadınlardan yapmasını beklediği görevlerin öğütleyicisi, var olan erkek egemen sistemin yeniden üreticisi, üstlenicisidir. Her ne kadar star oyuncuların, kadın ya da erkek, imrenilecek bir hayatları olduğu iddia edilse de onların iradeleri yapımcılar ya da tek bir yapımcı tarafından satın alınmıştır; projedirler, olduğundan farklı lanse edilen gerçek bir hikâyenin mağdurudurlar. Box officeleri yani gişeleri düştüğünde elden ilk çıkarılacaklar listesinde birinci sıradadırlar, çünkü film setinin en pahalı aparatıdır.

Hollywood’un starları bir yoluyla halef-selef ilişkisiyle varlığını devam ettirir. Zaten, Hollywood starları arasındaki ilişkiler, ensest ilişkinin hâkim olduğu klanları andırır; şiddet, para, entrika, medya yoluyla açılan savaşlar, uyuşturucu vs… Hatta starlar arasındaki bu tür çekişmeler dünyanın en önemli sorunuymuş gibi kimi zaman bir ülkenin, kimi zaman da dünyanın içinde bulunduğu ekonomik, politik sorunların önüne geçebilir.

Sistem star üretme çiftlikleri kurabilir ama starların sektördeki sürekliliğini sağlamak gerçekten çok zordur. Zaman içinde sinema seyircisi bu çiftlikte üretilen starların en özgününü, hatta çoğu kez, sistemin kontrolü dışına çıkmış modelleri başına taç eder, bu baş tacı edilen kadın-erkek her kimse, ona dair efsaneler uydurulur ya da sistemin uydurduğu efsaneleri yıllarca tekrar ederek starı ölümsüzleştirir. Bir dönem star olarak anılan isimler, albenilerini, cinsel cazibelerini, piyasa değerlerini yitirince unutulup giderler.

Star Sistemi adı verilen piyasa belirleyicileri, devrimci sinemacılar tarafından eleştirilip yerden yere vuruldu; sistemin eleştirisi mantıklı, sıkı bir yergiyle, sinemaya yeni ufuklar açan bir söyleme dönüştü. Vertov, 1917 Ekim Devrimi’nin ruhundan ve sinemanın kendisine öğrettiklerinden cesaret alarak manifestosunda şöyle diyordu;

Kahrolsun perdenin kral ve kraliçeleri. Yaşasın günlük yaşamında, işbaşında filme alınan sıradan öncüler .

Ama bugün kim, Julia Roberts, ya da Türkan Şoray için “kahrolsun” diyebilir? Elbette, burada Vertov, starların kitleler gözünde kristalize olan imajlarının, ideolojik temsillerine saldırıyordu.

Yıllar, Vertov’un kuramının geniş kitlelere ulaşmadığını; seyircilerin, hikâyeye, masal dünyasına her geçen gün biraz daha ihtiyaç duyduğunu gösterdi bize. Bunu yalnızca kapitalizmin dayattığı bir olgu olarak açıklamak yeterli değil. Hareketli görüntüyle bir şeyler anlatmanın geçmişi yüz yaşını aşalı henüz yirmi yıl geçse de, hikâye, masal anlatma kültürü bin yıllardır süregelen bir olgudur. Gerçek hayatın soğukluğundan sıyrılıp, beyaz perdenin karşısında, kurmacanın heyecanına, konsantre duygu yoğunluğuna hızlı bir geçiş yapan izleyici, adrenaline teslim oluyor.

Yeşilçam’ın Kadın Yüzleri

Evet, kamera benim sevgilim oldu.

Türkan Şoray

Yeşilçam’ın star sistemi Hollywood’un bir taklidi olsa da Yeşilçam’ın bazı starlarının karşılığını ne Hollywood’da ne de Avrupa sinemasında bulabilirsiniz. Onlar, tabiri caizse nev-i şahsına münhasır kişiliklerdir. Oturmaları, kalkmaları, yemeleri, içmeleri, bakışları taklit edilemez; yerlerine başka bir yüz daha güzeli de olsa, cinsel cazibesi olan bir beden de koysanız iğreti durur. İğreti durur, çünkü her kim ikame edilirse edilsin önce o starla kıyaslanacaktır. Artık onlar yalnızca oyuncu oldukları için değil, kendileri oldukları için, yıldız tozu yutmuş, ışığını hep yanında taşıyan starlar olduğu için dimağımızda kendilerine münasip bir yer bulup oraya çöreklenirler. Buna rağmen Türkiye sinemasında kendilerini izleyiciye kabul ettirmiş kadın ve erkek yıldızların büyük çoğunluğu geçim sıkıntısı çeken, hatta yoksul ailelerin çocuklarıdır. Sinema bir anlamıyla yoksulluktan kurtulmak anlamına gelir onlar için, ama çok azı sinemadan kazandıkları parayla gerçek anlamda sürekliliği olan bir şöhrete sahip olmuşlardır. Kısa bir dönem yıldızı parlayıp sönen kadın oyuncuların birçoğu yeniden yoksul hayatlarına dönerken bir kısmı çıkış yolu olarak porno filmlerde oynamayı seçmiş, şanslı olanları ise hayatlarını başka mesleklerle idame etmişlerdir. 

Yeşilçam’ın kadın oyuncuları kendilerini apolitik, en fazla Cumhuriyet Kadını olarak sunarken melodram sinemasının cefakâr, vefakâr kadınları, sevgilileri ve anneleridir, ama bu oyuncuların hayatımızda politik karşılıkları olmamıştır. Yeşilçam piyasası sinemamızdaki etkisini yitirdikten sonra birkaç isim politik tercihlerini deklere etmiş ya da doğrudan politikayla ilgilenmiştir.

Geçmişin siyah-beyaz fotoğraflardan bize bakan Bedia Muvahhit, Neyire Neyir, Feriha Tevfik, Cahide Sonku, Sezer Sezin gibi isimler bugünün genç kuşaklarına pek bir şey ifade etmiyorsa da döneminin erkeklerinin yüreğini hoplatan, kadınların gıptayla izlediği oyunculardı. Bu isimler kendilerinden sonra gelecek kadın oyuncuların özgürlük alanını genişletmekle kalmadılar, yaşamları ve oyunculuklarıyla onlara örnek alacakları bir miras da bıraktılar.

Bizim kuşağın hâlâ hükmü süren, yerine başkasını koyamadığımız kadın yıldızı Sultan lakaplı Türkan Şoray, bir dönem Fatma Girik, Filiz Akın ve Hülya Koçyiğit’le tatlı bir rekabet yaşadıysa da birinin oynadığı rolün yerine diğerini koyarak düşünemedik hiç. Çünkü, bu oyuncular birbirinden farklı özelliklere sahipti ve bu özellikler onları star yapmıştı.

İzleyiciler de bunun farkında olarak, sinema koltuğuna kuruluyordu. Melodram, aynı melodramdı ama Hülya Koçyiğit imajının olduğu bir melodramda Fatma Girikin yeri olamazdı, Filiz Akın’ın yüzünde canlanan Batılı kadın modeli Türkan Şoray’la örtüşmüyordu. Yine de bu oyuncuların oynadığı filmlerin ortak paydaları sayılamayacak kadar çoktur; birbirinin benzeri senaryolar kopya kâğıdıyla çoğaltılmış gibidir, ama hangi star o rolü alırsa film onun kimliğini taşır adeta.

Zaman içinde Türkan Şoray, nasıl derin bir fenomen olduysa, kendinden öncekileri de sonrakileri de sildi süpürdü. Onun bakışlarındaki çok anlamlılığa hiçbir kadın oyuncu sahip olamadı. Onun bakışlarında, inceden inceye bir şefkat, baktığı şey her neyse onu kutsayıp, değerli kılan bir kadınsılık, karşısındakinden sevgi isteyen bir çocuk saflığı vardı.

Atıf Yılmaz, anılarını yazdığı Söylemek Güzeldir (1995) adlı kitabında, onun bakışlarının bütün erkekleri kendisine âşık etmeye yettiğini, ama setteki çocuktan kola isterken bile, aynı şekilde baktığını anlatıyor. Ancak, belki de bundan daha önemli olan şey, Türkan Şoray’ın bakışlarındaki ifadelerin nasıl böyle çok okunur olabildiğidir. Türkan Şoray’ı Türkan Şoray yapan da gözlerindeki çok okunurluluktur. Gözlerden yola çıkarak nasıl böyle akademik bir kavramla “Okunurluluk, mokunurluluk, diyebiliyorsunuz” gibi homurdanmaları duyuyorum. Önemli değil! Birkaç tane Türkan Şoray filmini peş peşe izleme şansı elde edebilen herkesin üç aşağı beş yukarı aynı şekilde düşüneceğini tahmin ediyorum.

Belki yeniyetme kadın oyuncular Türkan Şoray’ın gözlerinden dünyaya bakmayı başarabilseydi o zaman hem oyunculuk anlamında, hem de hayata bakış açısıyla bir nebze olsun ona yaklaşabilirlerdi. Tıpkı John Malkovic Olmak (1999) filmindeki gibi. Bir yolunu bulup Türkan Şoray’ın gözlerinden dünyaya bakmanın sadece bir oyuncuya değil, herkese faydası olacağını düşünüyorum.

Özellikle 90’lı yıllar boyunca rol aldığı filmler ses getirmeyen Türkan Şoray, televizyon dizisi İkinci Bahar’la yeniden gündeme geldiğinde, oynadığı karakteri kimse yadırgamadı. Senaryosunu Yavuz Turgul’un yazdığı, Kartal Tibet’in yönettiği Sultan filminin gündelikçi Sultan’ı neredeyse İkinci Bahar’da yeniden dirilmişti.

Ancak diziden birkaç sezon önce gösterime giren, Atıf Yılmaz’ın Nihavent Mucize’sinde, şehirli bir aristokratı canlandıran Türkan Şoray, varlığıyla sinemaya seyirci çektiyse de bu filmi kurtarmaya onun da gücü yetmedi. Şoray’ın en önemli özelliği, sinemada kendi eleştirisini, parodisini yapabilme şansına sahip ender oyunculardan biri olmasıdır. 1960’lı, 1970’li yıllar boyunca oynadığı gözyaşlarıyla dolu sulu sepken melodram filmlerin eleştirisini, yine Atıf Yılmaz’ın yönettiği Hayallerim, Aşkım ve Sen’de yaptı.

Türkan Şoray’ın iki kült filmi vardır: Sait Faik’in Menekşeli Vadi adlı öyküsünden Safa Önal’ın uyarladığı Vesikalı Yarim ve Cengiz Aytmatov’un aynı adlı romanından uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım. Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği, Vesikalı Yarim’de, hem Türkan Şoray hem de İzzet Günay en duru, en içten, en olması gerektiği gibi oynarlar rollerini. Akad’ın olağanüstü yönetmenliği onların gerçek oyunculuğunu ortaya çıkarırken filmin hikâyesindeki melodramatik yapıyı da güçlü bir gerçeklik üstüne oturtmuştur.

Hemen her sinemaseverin tutkuyla seyrettiği bir Türkan Şoray filmi mutlaka vardır. Ancak, Aytmatov’un romanından uyarlanan Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yeri Türkan Şoray izleyicileri için bambaşkadır ve tıpkı Vesikalı Yarim gibi film taklit edilemez.

Türkan Şoray, Yeşilçam’a kendi kanunlarını dayatan ender kadın oyunculardandır, 1980’li yılların ortalarına dek kimse onu soyup yatağa sokmayı başaramadı. Askeri darbe sonrası baskı altındaki politik mücadele kendine yeni kanallar açmaya çalıştı ve sol kültürün bir yansıması olarak feminizm kendini dayattığında Türkan Şoray da kendini değiştirmesini bildi. 1970’li yıllarda ortalığı kasıp kavuran erotik komedi ve pornografik filmlerde erkekler hayalini kurdukları Türkan Şoray’ın karşılığını Mine Mutlu’da buldu. Başka bir deyişle, Mine Mutlu, Türkan Şoray’ın soyunup yatağa düşmüş haliydi!

“Türkan Şoray özlenen kadındı. ‘Mahrum’ kalınan kendiliğinden dönerse piyasaya karşın yaşamını sürdürür. Türkan Şoray ‘pazarlanabilir’ mala dönüşmeden piyasa koşullarını işletti. Ondan ‘mahrum’ olanlar onu bir arsızlık olarak tüketmediler, onu tüketmeye kıyamadılar, tüketmek akıllarından bile geçmedi. O sultan olmayı vaat ediyordu. Halk bunu anladı ve onu sultan seçti” diye yazıyor, Seçil Büker ve Canan Uluyağçı, Yeşilçam’da Bir Sultan (1993:21) adlı kitaplarında. 

2000’li yıllarda uzun metraj film çekmeye başlayan Özer Kızıltan’ın henüz Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde öğrenciyken çektiği kısa film, Gözlerin Yeşilçam’ın Son Yangını Türkan Şoray’ın sinemacılar üzerindeki etkisini anlatan en iyi filmdir.

Bu kısa filmde, Yeşilçam’ın en parlak olduğu dönemlerde sinemalara film afişleri çizen yaşlı bir usta ile ona çıraklık yapan, bir yandan akademide resim okuyan genç bir öğrencinin hikâyesi anlatılır. Gel gelelim, yaşlı ustanın öğütlerine pek kulak asmayan çırak, bir süre sonra ustasının bir sırrını öğrenir. Bu sır, ustasının yıllardır çizmeye çalıştığı Türkan Şoray portreleridir. Onlarca Türkan Şoray portresi çizen usta, bütün portrelerde gözleri boş bırakır. Çünkü onu nasıl çizmesi gerektiğini yıllardır bilememiştir. Ustası uyurken, Türkan Şoray’ın portresindeki gözleri çizmeye çalışan öğrenci, ustasından eline bir şaplak yer. Çünkü o gözleri çizebilmek, doğru anlamı bulabilmek için yıllarını vermiş bir usta ancak o gözlerdeki anlamı bilebilir. Özer Kızıltan’ın kısa filmi, Türkan Şoray’ın izleyicileri üzerinde nasıl bir etki bıraktığının en güzel tarifidir. 

O gözleri çizebilmek için belki de Türkan Şoray’ın gözlerinden dünyaya bakmak gerekir…

Not: Bu yazı, Rıza Kıraç’ın İthaki Yayınlarından çıkan Kifayetsiz Pastoral adlı kitabından alınmıştır.

1970 yılında İstanbul’da doğdu. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-Televizyon Bölümü’nde başladığı lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Sinema-Televizyon Bölümü’nde devam etti ve aynı üniversitede yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bir çok dergi ve gazetede sinema eleştirisi ve edebiyat yazıları yazdı. Roman ve öykü kitaplarının yanı sıra sinema kitapları yayınladı. Rıza Kıraç yardımcı yönetmenlik, metin yazarlığı, senaristlik yaptı. Yapımcılığını da üstlendiği üç belgesel ve çok sayıda kısa film yönetti. İFSAK’ta senaryo ve kısa film atölyeleri gerçekleştirdi.
2010 yılında senaryosunu yazdığı Küçük Günahlar adlı uzun metraj sinema filminin yönetmen ve yapımcılığını gerçekleştirdi. Erden Kıral’ın 2014 yılında çektiği Gece adlı sinema filminin senaryosunu yazdı.

Romanlar: Cin Treni, Senin İçin Değil, Düşmüş Erkekler Masalı, Namahrem, Dolphin Video, Babam Freud’u Bilmeden Öldü, Londra’da Hoş Cinayet, Ucuz Ölüm.
Öyküler: Komşumun Uzun Kızıl Saçlı Sevgilisi, Arafta Bir Melek, Annemin Bahçesi
Sinema Kitapları: Film İcabı / Türkiye Sinemasına İdeolojik Bir Bakış, Sinemanın Temelleri, Hürrem Erman - İzlenmemiş Bir Yeşilçam Filmi, Sinemamızın Yüzüncü Yılında 100 Yönetmen

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Sinema