Zaman, su gibi akıp geçer. Su ise zamansız yolcu; akar, gider. Önüne çıkan engelin yanından yöresinden geçip bir yol bulur veya dolup taşar. Toprağı eşer, sert kayaları yontar. İz bırakır. Verimli kılar geçtiği yerleri. Taşa toprağa, hayat verir. Çölü, vahaya çevirir.

O yüzden “su gibi aziz ol” dedi atalar.

Su gibi akıp geçen zamanda bir damla su kudretinde olabilmek ve zorlu hayat yolculuğunda küçük bir iz bırakabilmek hiç kolay değil. Gene de iz bırakmayı başarmış aslan yürekli insanlar var. Geriye bakıp tarih sayfalarını eşeleyince bilgisine, birikimine, donanımına, cesaretine imrenilecek epeyce insana rastlıyoruz. Yaşayan nüfus içinde oranı düşük kalsa bile, toplamda hafife alınamayacak sayıdaki bilim, sanat, düşün insanı kısacık ömürlerinde ve zamandaki yolculuklarında gürül gürül akıp geçtiler, geçtikleri yerleri verimli kıldılar, bulundukları ortama hayat verdiler ve tarihe iz bıraktılar. Birçoğunun hayatına mal olsa bile, bunu göğüslemeyi göze aldılar.

Sadece insan bağlamında ele alındığı vakit takdir ederiz ki bilim, sanat, felsefe (düşün)’den gayrısı çölü vahaya çevirme kudretine sahip değildir. Bilim, sanat ve felsefe ortamının dâhileri için kimi yorumcular, eleştirmenler ilahi bir kudretten söz eder. Ne ki biz onların sıradışı kimlik ve kişiliklerini teslim etmekle birlikte, işin özünün sürekli çalışmak ve çok çalışmak olduğuna kaniyiz. Üstelik bu metin teoloji üzerine kaleme alınmış bir metin olmadığı için İlahi olandan, Tanrısal kudretten bahis, söz konusu değildir.

Engelleri aşmayı başaramayıp hareketsiz kalan suyun makus talihi gibi, yola çıkmayan veya yolda kalan bilim, sanat, düşün insanları da bir nevi buhar olup, en küçük bir iz bırakmadan göçüp gitmişlerdir. Yola devam edenlerin tamamı olmasa da, önemli bir kısmı asırlar boyu silinemeyecek denli büyük iz bıraktılar. Biz, hepimiz, bilim-sanat insanları, düşünürler, fotograf alanının neferleri, onların yeşerttiği ortamdan zihnen beslenir, izlerini takip eder, hayat verdikleri alanlarda yaşayıp esin alırız. Mesele çölü vahaya çevirmekse, gösterilen gayretin hepsi, bir damla bile olsa, su taşıyabilmek içindir.

Ha belgesel, ha sanat, fotograf düzleminde yapıp etmeleriyle öne çıkmış, göz dolduran sağlam çalışmalara imza atmış kim varsa, kuşkusuz çölü vahaya çevirme gayretinin parçasıdır. Meselenin bir de teorik boyutu, düşün alanı var ki, onsuz olmaz. Teorisiz pratik düşünülemez. Salt pratik esas alındığında, derinliği bağlamında, fazla bir şey ifade etmez. Hayatın pratiği ise maalesef arzu edilenden çok uzaktır. Fotograf ortamında çoğunluk, vasatı aşan teorik bir arka plana sahip değildir yahut böyle bir altyapı oluşturma ihtiyacı duymaz, sadece fotografın pratiğiyle haşır neşir olur. Bu yaklaşımla da çöle bir damla su taşımak mümkün olmaz. Teorik altyapı inşa edilememişse, vasatı aşabilmek neredeyse imkânsızdır.

Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek üzere belirtelim: Gezip gördüğü yeri, yediği içtiği şeyi, giyinip kuşandığı esvabı, buluştuğu zat’ı, uğradığı mekânı, velhasıl kendisi için hayli mühim olsa da kültür-sanat ortamı için kıymeti olmayan günlük sıradan gailesini sosyal medyada paylaşabilmek üzere fotografik kayıt yapan insanlar değil, burada sözünü ettiğimiz. Evet, o da fotograf. Doğru. Zaten herkes fotografik kayıt yapabiliyor, küçük çocuklar bile. Bu düzlemden bakınca fotograf harc-ı âlem bir olgu, etkinlik. Hakikaten öyle. Fotograf tam anlamıyla sıradan bir şey. Yaşadığımız zamanda fotografik kayıt şüphesiz yediden yetmişe herkesin yapabildiği, hiçbir zorluğu bulunmayan, herhangi bir öğrenme süreci ve özel çaba gerektirmeyen önemsiz bir şey artık.

Öyleyse, fotografide entelektüalizm aramaya gerek olmadığı pekâlâ düşünülebilir. İşte bu da fotograf ortamının dezavantajı. Çay koyup demlemek veya yumurta kırıp pişirmek daha fazla bilgi ve deneyim, daha fazla özen ve emek gerektiriyor. Hal böyle iken, sözümüz tabii ki onlara değil. Profesyonel kulvarda yer alan fotomuhabiri, stüdyo fotografçısı, tanıtım-reklam fotografçısı, akademisyen vb. işinin ehli insanları bunun dışında tutarak meramımızı şöyle dile getirebiliriz: ‘Belgeselciyim/sosyal belgeselciyim’, ‘doğa fotografçısıyım’, ‘sanat fotografı yapıyorum’, ‘fotograf kuramcısıyım’…gibi efelenen bizlerin, amatör ve ileri amatör yahut profesyonel kim varsa hepimizin her an düşünmek için şapkayı galiba sürekli önümüzde hazır tutmamız gerekiyor. Fotograf üzerinden hayatı anlatmak, olayları ve olguları çözümlemek, anlamlandırmak, kendi iç dünyamıza yolculuk edebilmek, başka insanları, toplumu, kültürel vaziyeti, iktisadi koşulları, iletişimi, ilişkileri, çelişki ve çatışkıları, doğayı ve daha bir yığın şeyi analiz etmek ve kavramak için her daim okuyup araştırmaya ve düşünmeye ihtiyacımız var. Fotografa dair bir iddiamız, fotograf aracılığıyla duygu ve düşünce dünyamızı paylaşmak gibi bir derdimiz varsa, entelektüel bağlamda epey şey biriktirmiş olmamız icap eder.

Kendi ahvalince küçük (veya büyük) dünyasını, görgüsünü (veya görgüsüzlüğünü), bilgisini (veya bilgisizliğini), kıskandırma arzusunu, güç gösterisini, komplekslerini fotografla görünür kılan veya herhangi bir kompleks, iç dünyada bağıran bir sorun olmaksızın hayatındaki önemli anları fotograf aracılığıyla paylaşıp ölümsüzleştirmek isteyen kimseleri ayrı bir yere koymak, bu vesile ile fotografinin hiçbir yetenek, çaba, bilgi, deneyim, emek gerektirmeden, yaşayan her bireyin yapabildiği basit bir eylem olduğunu dikkate almak, iddiası olan fotografçılar için rehber niteliği taşır. Bizi onlardan ayıran nedir? Onlardan farklı ve daha iyi ne yapabiliyoruz? Fotograf aracılığıyla sözümüzü onlardan hangi bağlamda daha anlamlı, güçlü dile getiriyoruz? Sözümüz onlarınkinden farklı, anlamlı ve güçlü mü? Özü itibariyle derdimiz onların derdiyle örtüşüyor olmasın sakın? Kendimizi görünür kılmak için çabalamadığımızdan emin miyiz? Bunca emeği beğenilmek, alkış almak, kıskandırmak için gösteriyor olmayalım?

Cesaretle böyle soruları kendimize sormalıyız. Ancak o zaman ak ile kara ortaya çıkar. “Ben daha zekiyim, ben daha yetenekliyim, ben daha başarılıyım, ben daha çok seviliyorum, ben daha güzelim/yakışıklıyım, ben daha çok şey biliyorum, benim mesleğim daha itibarlı, benim kariyerim daha yüksek, benim servetim daha fazla, ben daha sağlıklıyım, ben daha konforlu yaşıyorum, istediğim her şeyi yapabiliyorum, herkesin gözü bende, ilgi odağıyım, güçlüyüm, zenginim, el üstünde tutuluyorum…” direkt veya dolaylı beyanına tekabül eden bir vaziyet ile ‘Belgeselciyim/sosyal belgeselciyim’, ‘doğa fotografçısıyım’, ‘sanat fotografı yapıyorum’, ‘fotograf kuramcısıyım’ iddiasıyla yol alan bir fotografçının direkt veya dolaylı gösterdiği vaziyet çok farklı olmalı.

Fotografçı ancak o zaman iddiası doğrultusunda yol alabilir. Aksi halde, önüne çıkan bendi aşıp geçemeyen durgun su gibi buharlaşmaya yüz tutar, zamana karşı koyamaz ve fotograf ortamından silinip gider. Örnekleri yok mu? Bir dolu örnek var.

Genelde sanat, özelde fotograf düzleminde ve fotografın hem belgesel hem sanat kulvarında ortaya konan teori ve pratiğin, “Ne yapar da modernin dayatmalarından kurtuluruz, ne yapar da postmodern safsatanın lezzet aromasıyla hazırlanmış sosundan, janjanlı aldatmacasından, kamufle edilmiş tuzağından kurtuluruz?” sorusuna yanıt bulması zamanı çoktan gelmiştir.

Fotografçı önce kendisini harc-ı âlem olandan sıyırıp alır, vasatı aşmaya çalışır, fotograf da dahil olmak üzere hiçbir şeyle kendisini sınırlamaz. Hiçbir surette, hiçbir şeyle kendini sınırlı tutmamak elzemdir. Sanat devasa bir alandır. Müzik, resim, heykel, edebiyat, sinema, tiyatro gibi çok sayıda farklı kulvar bulunmakla birlikte, bunların her birinin dallanıp budaklanan alt kulvarları da söz konusudur. Sanat Tarihi, Felsefe, Sosyoloji, Antropoloji, Arkeoloji, Mimari, Mitoloji, Psikoloji gibi pek çok kaynaktan, Kültür’den, yerel kültür motiflerinden, zanaattan kendisini soyutlayamaz sanat insanı, tam tersine bunların hepsi onun yaslanacağı, öğreneceği alanlardır. Sanat politik kulvardan, siyasi bağlamdan da kopartılamaz. Sanatı ve fotografı muhalif olmak üzerine kuran görüşleri hatırlayın. Her sanat insanı kendi dünya görüşünü istese de, istemese de eserine yansıtır. Sosyal belgeselci yahut doğa belgeselcisi olduğunu söylesin veya sanat yaptığını iddia etsin, kayda değer anlamlı bir şey ortaya koyabilmek için bütün bu kaynaklardan yararlanmak durumundadır fotografçı. Hummalı bir okuma ve araştırma, anlama, kavrama ve deneyim süreci yaşamadan ne belgesel ne sanat kulvarında mesafe alınamaz. Sanat insanının veya fotografçının yolculuğu diyar diyar dolaşmak, dünyayı gezmek olsaydı, olanakları buna elverenlerin hepsi çok büyük sanatçı, büyük fotografçı olurdu. Yolculuk yahut serüven, fotografla birlikte sanatın diğer alanlarını, dahası Sanat Tarihi, Felsefe, Sosyoloji, Antropoloji, Mitoloji, Psikoloji ve elbette ki Kültür alanlarını olabildiğince fazla kucaklayacak şekilde gerçekleşirse, işte o vakit fotografın teorisyenlerinin yanı sıra, hem belgesel hem de sanat bağlamında pratiğe damgasını vurmuş fotograf ustaları ortaya çıkar.

Bolca fotograf üretiyoruz, çok sayıda usta fotografçı var. Bu konuda da henüz tam anlamıyla olgunlaşmadığımız, epey eksiğimiz bulunduğu düşünülse de başkalarından geri kalır yanımız olmadığı söylenebilir. Fakat kuram inşa etme meselesine gelince, tıkanıp kalıyoruz. Bu güne dek hep yabancı kuramcılara baktık, söylemlerimizde onlara yaslandık. Bilimde, sanatta, felsefede denebilir ki yaşadığımız ortama çöl iklimi egemen oldu. Arada kabuk kırma, yıldız gibi parlayarak ortaya çıkma atmosferi yaşadık, fakat daha almamız gereken çok mesafe var. Hepimizi sevindiren Nobel ödülleri, sahip olduğumuz potansiyele işaret etse de yeterli değil. Asıl marifetin yeni bir yaklaşım, farklı bir kuram geliştirmek olduğunu kabul ederek, çok daha fazla gayret göstermeliyiz. Her zamankinden çok emek vermek zorundayız.

Ömrümüzün büyük bölümü fotograf etkinlikleriyle geçtiği ve meseleye kafa yorduğumuz için örneğin, postmodern teoriye alternatif üretme potansiyeli taşıdığımızı söyleyebiliriz. Ancak buna delalet eden herhangi bir gayret göze çarpmıyor. Çünkü peşinen gözümüzde büyütmüş, erişilmez kılmışız. Bu gibi şeylerin bizim harcımız olmadığını içten içe kabullenmiş ve sıradan şeylerin ardına düşmüşüz. Peki, ne zamana kadar bu kabulle yol alacağız? Ortalama birer fotografçı olmaktan nasıl kurtulacağız?

Bir potansiyelden söz ettik. Bu önemli, kıymetli potansiyelin varlığını kanıtlayan gelişmelere, çıkışlara tanık oluyoruz. İsim telaffuz etmekten kaçınacağız, çünkü şu an metni kaleme alırken ismini zikretmeyi sehven ihmal edeceğimiz bir insanın gönlünü incitmekten endişe ederiz. Fotograf ortamında basılan kitapları, yayınlanan metinleri okuyan, söyleşi ve sohbetleri takip eden fotografçı dostlar bütün gayretlere tanıktır, kimlerin böyle bir potansiyel barındırdığını bilirler.

Alışılagelenden farklı fikir beyan etmek, genel kabul görmüş şeylerin dışına çıkmak hiç kolay değildir, başlangıçta binbir tereddüde yol açar. Muhtemel tepkileri göze alarak düşüncesini paylaşan insanın beyan ettiği şeyin henüz yeterince olgunlaştırılmadığı, ham olduğu kanaati taşısak bile dikkate almalı ve üzerinde düşünmeliyiz. Eksik gedik ne varsa, yapıcı bir tavırla katkı vermek üzere iletmeli ve inşa sürecini hızlandırmasını sağlamalıyız. Böyle davranarak hiç bir şey kaybetmeyiz. Tersine, ön açıcı tavrımızla kültür-sanat hayatımızın zenginleşmesini ve fotograf ortamının güç kazanmasını sağlayabiliriz.

Biz bu şekilde davranmakta ısrarlıyız. O yüzden memleket fotografisinin hem teorisi hem de pratiğine ilişkin metinler kaleme alıyor ve görüşlerimizi paylaşıyoruz. Ekim 2024’de basılan “Foto İntelijansiya” isimli kitap, yaklaşımımızı ve çabamızı teyid eder. Bu gibi bir tavrın teşvik edici olduğu, ilgilileri motive ettiği ve giderek daha üst seviye çabaların ortaya çıkmasına yol açtığı çok açık.

Genel ahval itibariyle memlekette özellikle belli bir politik ve/ya siyasal kırılma gerçekleşip de baskın çoğunluk şiddetli travmaya maruz kaldığında, önce büyük bir suskunluk yaşanır doğal olarak. Toz duman arasında ne olup bittiğini anlamaya çalışır insanlar. Sonra, yeni arayışlar başlar ve sağlığını muhafaza ederek güven içinde yaşayabilmek için suya sabuna dokunmayan ilgi alanları bulur insanlar. Oralarda oyalanırlar. Haklılar. Diğer yandan, insanların kendilerini önemli hissetmelerini, hayatlarından memnun olmalarını sağlayıcı yeni yaklaşımlar, kolay hazmedilecek teoriler geliştirilip önlerine konur. Çeşitli oyalanma ortamlarına bu şekilde bir entelektüel boyut da kazandırıldığı vakit, mesele büsbütün çözülür. Önce felsefeye yönelir insanlar. Ne var ki onları bekleyen çoğunlukla felsefe sosuna bulanmış mistik bir atmosferdir. Bir vakit sonra sosyolojiye merak salar ve benzer bir hal ile çevrelenir insanlar ve nihayet psikolojide karar kılarlar. Asıl mecrasından uzaklaştırılmış düşünme alanı ve sosyal alanla geçen uzunca bir yolculuktan sonra, zihnen karmakarışık ve bunaltıcı halde iken psikolojiye sığınır bireyler. Bu son durak da bekleneni vermez aslında. Çünkü birey olmak, ben olmak, kişilik ve kimlik kazanmak gibi önemli vasıflar özünden kopartılmış, yerine başkalarını hiçe sayma güdüsü geliştirilmiş, kendisini merkeze alan bir bencillikle ikame edilmiştir. Zamanın düşünen insanları boş yere ‘şizofreni’ çağında olduğumuzu söylemiyorlar. Vardır bir bildikleri.

Bu darmadağınık, pejmürde, mutsuz, umutsuz, başka ton ve renklerden âri ve büsbütün griye dönmüş vaziyetimizi nasıl açıklarız? Yabancılaşma (yabancılaştırılma). Asıl büyük problem bu. Birey önce kökleriyle bağlı olduğu ailesine, yaşadığı çevreye yabancılaştı/yabancılaştırıldı. Kan bağı ve kültür bağından koparak onlardan soğuma evresi yaşayan birey nihayet doğaya ve kendisine yabancılaştı. Sonra. Tabii ki dımdızlak ortada kaldı. Tutunacak dal bulamıyor. Gezi, kamp, doğa yürüyüşü, dernek ortamı, spor salonu, kariyer, fotografik etkinlik vs. Ne yazık ki hiç biri bu büyük problemi ortadan kaldıramıyor, kaldıramaz da. Sosyalleşme dendi buna. Mamafih yaslandığı temel şey, karışanı görüşeni olmadan, herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan gönül rahatlığıyla gönül ilişkileri geliştirebilmek ve dilediğince yaşayabilmek oldu. Sosyalleşme cinselliğe indirgendiği için kimse esasen sosyalleşemedi de. Arkadaşlık, dostluk, dayanışma, paylaşma gibi kavramlar sosyalleşmenin dışına atıldı. Bir de sosyal medya var ki, o da bambaşka bir mevzu.

Bu sürecin sonunda öyle bir yere gelip dayandık ki, şimdi artık herkes yuvadan kardeşlerini atıp bütün nevaleyi kendisi yiyip yutmaya çalışıyor.

Zihnen ve bedenen berbat durumdayken, üstelik hayata dair en önemli şeyler kalın bir sis perdesinin gerisine gizlenmişken ne düşüneceğiz, nasıl işin içinden çıkacağız? Zorluk derecesi bu kadar yüksek bir atmosferde yeni bir yaklaşım, yeni bir fikir, başka bir çıkış yolu üretmek akla ziyan bir mesele değil midir? Öyle görünüyor görünmesine ama unutmamalı, en önemli yaklaşımlar, fikirler en zorlu zamanlarda ortaya çıkmıştır. Koşullar ne kadar zor ise, oradan çıkabilmek için aynı ölçüde akıl almaz yaratıcı fikirlere, yeni teorilere ihtiyaç duymuş ve bunu üretmiştir insan evladı.

Genel toplumsal ölçek dikkate alındığında oldukça küçük bir alan işgal eden fotograf ortamı öyle zannediyoruz ki üstüne çöken sis bulutunu dağıtıp, dünyayı daha rahat görme ve her ne varsa, ne olup bitiyorsa daha rahat anlayıp kavrama konforuna kavuşacaktır. Öyle olmasını umut ediyoruz. Modaya uymayan, rüzgâra kapılmayan, “ben ben ben” demeyen, düşünen, akıl yürüten, okuyup araştıran, zihinsel etkinliği birinci derecede önemseyen ustaların yeni yaklaşımlar ortaya koymaları, kuramsal alanı zenginleştirmeleri bizim nazarımızda beklenen bir şeydir. Doğrudan ve dolaylı zihinlerimize boca edilip bizi baskı altına alan ve asıl amacı dünya ölçeğinde tektipleştirme olan negatif bir vaziyeti idrak ediyoruz. Kendinden gayrısını önemsemeyen, edilgen, sürüye matuf, düşünme ve yapıp etme kabiliyeti elinden alınmış yeni insan tipi yaratıldığında rahata erecekler. Böyle bir vaziyete itiraz edenleri sert dille eleştiren ve geleceğin bu günden daha iyi olacağını savunanların öngöremediği çok önemli bir şey var. Perşembe’nin gelişi, Çarşamba’dan bellidir. Yerküre hegemonyası kurma arzusunda olan güç odakları dünya ölçeğinde muhtaç insan yaratacaklar, muhtaç yığınlar oluşacak. Bir lokma ekmek kapmak için insanlar birbirlerini paralayacaklar.

Görsel materyal üretiminde birinci sırayı işgal eden fotografçılar, o değirmene su taşımayı reddederse bir umut ışığı belirebilir. Fotografın yazın ve düşün alanına emek veren ustaların, yaşadığımız güzel toprakların insanlarının, fotograf üzerinden insan evladının geleceğini öngörüp, önermede bulunacağı umudunu taşıyoruz.

Dünyanın nereye evrildiğini, varılacak yerde oluşacak yeni toplumsal halleri, bireysel vaziyeti öngöremeyen düşün-sanat insanı kayda değer bir kuram üretemez. Mevcut izleri, işaretleri, göstergeleri isabetli okuyup insanlığı bekleyen sosyo-ekonomik, sosyo-politik, sosyo-kültürel, psiko-sosyal vaziyeti tahayyül etmek lazım. Şayet zihnimiz böyle bir tahayyülden uzak ise, geleceğe dair bir umut inşa edemeyiz, bir ‘ütopya’ üretemeyiz. Ütopyadan mahrum kaldığımız için şizofrenik bir toplum haline geldiğimizi unutmayalım.

Çoğunlukla karamsar ve hatta bazen kötümser bir ruh haline bürünmemize rağmen, bütün insanlığı kucaklayacak, diğer canlıları ve genel anlamda doğayı koruyacak gelecek inşasına dair yeni bir ütopyanın, meftun olduğumuz ve ömür tükettiğimiz muhteşem coğrafyadan çıkacağını, umut yeşertici pek çok başka şeyin kuramsal altyapısının, üzerinde yaşadığımız kadim topraklarda geliştirileceğini, pratiğin de bu topraklarda hayat bulacağını öngörüyoruz.

Bu öngörünün aynı zamanda dilek, temenni içerdiği de söylenebilir. Ancak sezgilerimiz bunun dilek ve temenniden öteye geçeceğini söylüyor. Bilim, sanat ve düşün alanlarında böyle bir sezginin gelişmesine yol açan işaretler var. Dünyadaki gelişmeler genel toplumsal vaziyeti ne kadar aşağıya doğru itiyorsa, aynı ölçüde ve hatta daha da yüksek bir itiş gücüyle toplumun çeşitli katmanları içinde yer alan bilim, sanat ve düşün insanlarını yukarıya doğru itiyor. Bu bir paradoks değil, tersine, meselenin doğası kendiliğinden buna yol açıyor.

Fotograf ortamında da bundan farklı bir şey olmaz. Genel vaziyet umut verici olmaktan ne kadar uzaksa, fotograf ortamının yazın ve düşün boyutunda varlık gösteren foto intelijansiya olarak tanımlayabileceğimiz az sayıdaki insan umut yeşertmeye, umut vaad etmeye o kadar yakındır. Şimdiye dek olmamış şeylerin bundan sonra da olmayacağı yolundaki kanaatin boşa çıkacağını, yeni teorik yaklaşımların, eşik atlatacak görüşlerin yakın çevremizden çıkacağını öngörüyoruz. Elbette ki bunun da dilek ve temenni içerdiği düşünülebilir. Ancak sezgilerimiz bize fotograf alanında da dilek ve temenninin ötesine geçileceğini, çok kıymetli yeni şeylerin inşa edileceğini söylüyor. Yanılmak istemeyiz. Beklentimizin, umudumuzun, iyimserliğimizin boşa çıkmasını istemeyiz. Bu toprağın insanları şu ana dek üç önemli alanda Nobel aldıysa, zihinsel yetinin, kabiliyetin, çalışkanlık seviyesinin hangi boyutta olduğu kanıtlanmıştır ve “biz yapamayız, bizden bir şey olmaz” ezberi bozulmuştur artık. Bu toprakların şairi, romancısı, ressamı bütün dünyada tanınıyorsa, daha fazlasının olmaması için hiçbir neden göremiyoruz. Sezgilerimize kulak veriyoruz. Umudumuzun boşa çıkmayacağına dair yüksek beklentimiz var. Sezgi gücünü geliştiren en önemli faktör deneyimdir. Diğer alanlarda ulaşılan yüksek seviyeye özellikle de fotografinin kuram ve sanat boyutlarında erişebilmek için ihtiyaç olan potansiyele fazlasıyla sahibiz. Neden ısrarla yaşadığmız toprakların insanını esas aldığımız konusunda bir soru belirebilir zihinlerde. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Batı’daki sanat ortamında teori ve pratiğin bizden önde olmasından rahatsızlık duyduğumuz izlenimi bırakmış olabiliriz. Tabii ki hayır. Yeryüzünün her karışında insanlık âlemine, diğer canlı âleme, genel olarak doğaya katkı verecek, daha güzel bir dünya inşasında çığır açabilecek insan her kim olursa olsun, onu ayakta alkışlar, şükran duyarız. Bizdeki mesele, kısır döngü içinde oluşumuz ve bir türlü bunu aşacak adımların atılamaması, adım atabilecek kimseler varsa bile tereddüt içinde kalınması gibi bir handikaptır. Sessiz, sinik görünüyor olmamız, esasen bizi izah etmiyor. Bilgi, yetenek, birikim konusunda kimseden aşağı kalır yanımız yok. Potansiyelimizin, görünen halimizden çok daha yüksek olduğuna kaniyiz. İşte o yüzden yaşadığımız toprakların insanının biraz daha azim ve gayretle, daha fazla emek verip çalışarak çok şey yapabileceğini ısrarla vurguluyoruz.

Mesele fotografi alanında gelişme, ilerleme kaydetmekse, fotografçıların da ezber bilgilerden kurtulup ufuk açıcı şeyler yapabilmeleri için biraz daha azim ve gayret göstermesi, daha fazla emek verip çalışması gerek. Böyle bir potansiyel, hiç kuşkusuz var.

Bilim, sanat ve felsefeye itibar ederek, köklerinden kopmadan, binlerce yılda biriken kültürü yok saymadan yol almak ve bütün dünyayı saran guruların, mistiklerin, danışmanların, yaşam koçlarının, falcıların cenderesinden (ötekileştirmeden, itip kakmadan) kurtulmak gerekiyor. Falcılık, mistisizm, yaşam koçluğu, gurular düşün alanının, sanatın konusu olabilir ama rehber olamazlar. Oysa hayata baktığımızda gördüğümüz şey, bunların, düşün ve sanat alanına konu olmaktan ziyade rehber haline geldikleridir.

Düşün ve sanat insanı geçmiş zamanı bilir ve hayata, fikir ve sanata dair ciddiye alınabilecek bilimsel bilgiyle donanırsa, yaşadığı çağın vaziyetini, olayları ve olguları daha isabetli analiz eder ve daha güçlü yargı oluşturur. Böyle bir entelektüel seviye, dikkate değer bir birikim ve deneyim varsa, düşün-sanat insanı geleceğe dair tahayyülünde yanılmaz. Hakikati görme ve gösterme konusunda bu seviyedeki insanın yanılma payı çok düşük olur. Geriye kalan büyük kalabalık istese de istemese de manipüle edilir, dümen suyuna girer, başkalarınca hazırlanmış kapılardan geçer. Fotografik düzlemde bu gün vaziyetimiz, esas itibariyle dünyanın vaziyeti hiç iç açıcı değil. Çoğunlukla dümen suyunda yol alıyoruz. Fazla düşünmüyor ve hazır kanalları kullanıyoruz. Herkesin kolayca ezberine alabileceği, fakat sonra ne yazık ki içine hapsolacağı basit birkaç bilgiyle yol alıyoruz. İçinde dönüp durduğumuz şey küçük bir çerçeve, fakat hayli konforlu. Çıkamıyoruz, çıkmak istemiyoruz. Oysa bir an önce çıkmalı. Basit konfor alanını terk etmeli. Ancak o zaman yeni, farklı ve anlamlı şeyler için yol almaya başlarız.

Bilim, sanat, düşün alanları birbirinden uzak, birbirinden kopuk alanlar değildir. Kimi zaman yan yana, kimi zaman iç içedirler. Hayat ise hepsini kapsar, her şeyi kucaklar. Dolayısıyla bu üçü hayattan ayrı ve kopuk değildir. Fotograf da, ister sanat bağlamında, ister sosyal belgesel yahut doğa belgeseli bağlamında ele alınsın, ne hayattan, ne de bilim ve düşün alanlarından kopuktur. Fotograf hepsine yakındır, hepsiyle yan yana veya iç içedir. Fotograf, neredeyse her yerde ve her şeyde vardır. Bütün mesele fotografçının, bilim ve düşün alanları söz konusu iken, nerede ve nasıl durduğudur. Bilim ve düşün alanlarından uzak duran, ilave olarak bir de hayata dair deneyimi ve birikimi yavan veya yüzeysel olan fotografçının belgesel ortama, sanat ortamına kayda değer bir şey katamayacağı aşikârdır.

Kaleme aldığımız kuramsal metinleri sohbet, söyleşi, muhabbet iklimi içinde sunmaya çalışırız çoğunlukla. Söz konusu ortam yazı iken, ister istemez monolog şeklinde gelişen bir muhabbet gerçekleşmekte. Hazırladığımız metinleri okuyan dostlar bilirler, meramımızı genellikle uzun uzadıya anlatır, eksik bırakmamaya gayret ederiz. Ne ki, okuyucuyu sıkmadan, bıktırmadan, rahat okuyabilecekleri ve sonuna kadar okumayı arzu edecekleri şekilde muhabbetli metinler olmasına özen gösteririz. Anlaşılmaz yahut zor anlaşılır veya anlamak için birden fazla sözlüğe ihtiyaç gösteren metinler çok az insana hitap eder, biliriz ki ortalama insanı ilk sayfalardan itibaren bıktırır. Ondan ötürü, yazılarımızın kolay anlaşılır ve akıcı olmasına dikkat ediyoruz. Muhabbetli yazılar olmasının kaynağı da bu tavırdır.

Bu muhabbetli metin de epeyce uzadı. Dozu aşmadan sonlandırmakta yarar var.

Fotograf ortamında, sanat ortamında, felsefe ortamında ciddiye alınabilecek bir ütopyanın, bulunduğumuz coğrafyada, üzerinde yaşadığımız kadim topraklarda, yakın çevremizde inşa edilmesi umuduyla.

Not: Bu yazı Tekin Ertuğ’un “Fotoloji / Fotologya” isimli kitabından alınmıştır.

İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı.
Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı.
Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.
Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.
Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı.
Kitapları:
“Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt.
“Fotoğraf Ustaları” 10 cilt
“Işıkla Resmedenler” 16 cilt
“Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi
“Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi)
“Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi)
“Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf”
“Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme)
“Köhne Bahar” (Roman)
“Demir Çıra” (Öykü)
“Kırık Köşe Taşları” (Öykü)
"Foto İntelijansiya"
"Fotoloji / Fotologya"

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Çok Gözlü Adam

Akan günler, sanayi devriminden iletişim çağına, bilimden sanata kadar farklı çizgiler üzerinden yaşamımızın değerlerini belirlemeye ve…

Neden Fotoğraf Çekiyoruz?

Başlıktaki soruya psikoloji perspektifiyle bakıldığında akla birden fazla yanıt geliyor. İlk ve en basit yanıt Freudçu…

Beklerken

Yeryüzünün Gizli Görüntüleri Fotoğraf ve caz müziği birbirine çok benzer. Fotoğrafın da caz gibi türleri, icra…

Foto Sürreal

Fotograf ortamında bir süredir sürreal fotograf başlıklı seminer, atölye, sergi, gösteri gibi etkinlikler göze çarpıyor. Geleneksel/Modern…

Kendim Olmayı Seçtim

Güvenli ve korunaklı hissettiğimiz evimiz, hareket alanlarını daraltırken, özgürlüklerimizi sınırlar mı? Toplumun koyduğu görünmez duvarların ilk…

Yapay Zekâ ve Fotoğraf

Analog fotoğrafçılık yerini dijital teknolojilere terk ederken çoğumuz büyük bir devrime şahitlik ettiğimizi düşündük. Oysa filmli…

Nepal, Mumbai (Yaz 2024)

Bölüm 12, Umman, Maskat 10 Temmuz 2024 – Çarşamba Kurduğumuz saatte, sabaha karşı saat altıda uyanıyoruz.…

Büyükanne Orada mısın…

Bir ressam düşünün ki, bilinen tüm fotoğrafları yaşlılık dönemine ait olsun ve yaşadığımız dünya onu “Büyükanne”…