Bir Yalanı birlikte
Bir soru ile başlayalım yazımıza: Bir insanın doğasında rezerv olarak bulunan fanteziler, aslında gerçek değil midir? Gerçeklik yalnızca gözle görülebilir olanın adı mıdır? Ya bulunduğumuz açıdan görünen gerçeklik, yanılsamanın tedirgin kanunlarını yerleştirmek için bizim zaaflarımızı mı kullanmaktadır? Oysa biz gördüğümüzü değil, bilinç düzlemimizde ön sıralardan koltuğunu seçmiş düşüncelerimizi gerçek olarak kabul ederiz. Her fantezi, geleceğin olası gerçekliğinden pay çıkarır kendine.
Gerçeğin karşısında uygulanma alanı olmayan birçok düşünce, çalışma ve sabırlı bir bekleyişin sonucunda bir biçimde kamuya mal olacaktır. Özellikle son yüz yılda ivme kazanan teknoloji, düşünce düzleminde tutsak olan birçok fikre uygulama alanı açmıştır. Filozoflar bu konuyu teorik düzlemde ele alırlarken, mühendisler ve sanatçılar da pratikteki uzantılarını sorgulamışlardır. Hâkim güçler ise adeta bu akışı mahvetmek için programlanmışlardır. Zira kitleleri toplu olarak refaha götürecek üretime dair hiç bir sağlıklı ve ilerici düşünce, tarih içinde politikacılar ve otorite tarafından benimsenmemiştir.
İnsanlar herhangi bir alanda yeterli bilgiyi sahip değillerse ya da daha önce üzerinde düşünmedikleri bir konu ile karşı karşıya gelmişlerse; o kişiye neredeyse otomatik bir biçimde “İnanmıyorum” ya da “Yalan söylüyorsun” gibi sözler söyleyerek ithamlarda bulunurlar. Oysa insanın zihninde belirerek felsefi anlamda dile getirilen her olasılık, kendine reel dünyada bir karşılık bulur. Birçok filmde izlediğimiz şaşırtıcı sahnelerin -salgın hastalıklardan uzay yolculuklarına kadar- gerçekleştiğini görmeye -şükür ki- ömrümüz yetmiştir.
İnsanoğlu kendi yaşamında da geleceğe ait olan planlarını bir “proje” bağlamında karşı tarafa “vaat” olarak sunarken, kendisine tanınacak bir zaman dilimini de içinden talep etmektedir. Vaat ile sonuç arasında “söz verme” üzerinden bir akit gerçekleştirilir. İş ciddiye bindiğinde bu yazılı şekliyle bir “sözleşme” olarak tarafların haklarını garanti altına alır. Böylece gerçekleşecek işlem kaderin akışına ve dünyanın devinimine bırakılmamış olur. Günümüzde ise işler “garanti” sözcüğünün şemsiyesi altında gerçekleşmektedir.
İnsan bazen kurduğu hayalin konforu içinde tutsak kalır. Hayal dünyasında olmak öylesine güzeldir ki kişi oradan asla çıkmak istemez. Oblomovvari bu tatlı üşengeçlik, eylemin nedenselliğini de ortadan kaldırır. Düşüncenin sınırlarını geliştirmek için flanör olmak, düşünme eylemi için özgürlüğü hissetmek ve zamandan soyutlanmış özel bir alan açmak gerekir. Hayal düşüncenin bir yan ürünüdür ve sistemli olarak yönlendirilmezse sadece potansiyel bir enerji olarak saklı kalır. Bu boşluğu üretimde sadece şairler hakkıyla kullanır. Arabeskin sığındığı “yalan dünya” tanımı da önermelerimizin ışığında, öznesine göre duyularının sonucu olarak bir gerçekliktir.

Dikkat: Çekiyorum!
Fotoğrafın icadına paralel olarak, genelde bu dalın belgesel kısmından hareket etmek durumunda kalıyoruz. Oysa fotoğrafı fotoğraf yapan görünmez bir dünya var. Şairlerin, yaşam ile şiirin arasını dizeleriyle kapatmaları gibi, fotoğrafı sanat olarak ele alan fotoğrafçıların da bu görünmez alanı bizlere optik ekipmanların ötesindeki çabalarıyla gösterme çabası övgüye değerdir. Şiirin ara zamanları sildiğini biliyoruz. Ya fotoğraf; ara zamanları göstermek için sıklıkla başını çıkarmıyor mu, dehlizinden.
Yıllarca ellerindeki negatifin ışıkla buluşmasına izin verdi fotoğrafçılar. Bu, zamanla kurulan ilk temasıydı fotoğrafçının. Sonra uygun kimyasal koşullarda film yıkandı. Ardından karanlık odada, agrandisörün ışığı dışında kalan tüm fotonları yok sayarak kart pozlandı. Banyolardan geçirildi, iyice yıkandı fotoğraf kağıdı. Pozitif olarak görünür olup ele alındıktan sonra, o tek spermin döllediği yumurta hücresi gibi yeryüzündeki dolaşımına başladı. Bu süreç, yaşandıktan sonra her göz için eşit olarak ışımaya başladı. İşte o zaman fotoğrafın simyası, fotoğrafın fizik ve kimyasını devirmeyi, onların önünde yer almayı başardı.
İlk döneminde belge olarak kullanılan ve üzerinde haber/olay/durum olarak bir iletiyi taşıyan ve bilgi verme amaçlı kullanılan fotoğraf, ne yazık ki kendisine tanımlanan sınırların dışına çıkamıyor, bağımsız olarak -altyazısız- ayakta kalamıyordu. Fotoğrafçının görüntüye kattığı nitelik, estetik ilminin sınırları içinde ne kadar yer tutabiliyordu? İşte bu evrede her sanatta olması gereken “yetenek” devreye giriyordu.
Bilgi ve çalışma ile güçlenip günlük pratiğin önemli bir parçası olan yetenek, üzerinde en çok tartışılan kavramlardan biridir. Bunun doğuştan mı yoksa çalışarak ortaya çıkıp çıkmadığı daima gündemdedir. Özellikle sanat dünyasında birçok kişi yeteneklerine rağmen çalışmadıkları için yok olup gitmişlerdir. Ya da sınırlı bir yeteneğe sahip oldukları halde azim ve kararlılıkla çalışarak kendilerini ileri noktalara getirmiş, sanat tarihinde de yerlerini almışlardır.
Eleştirmenlerin ve sanat tarihçilerinin özellikle üstünde durduğu konu, sanatın buluşlar, özgünlük ve akılla yapıldığıdır. Sanatçının ayrıksı yapısı, gittiği yolun rotasını doğal bir biçimde çizmektedir. Sonuç ne olursa olsun, başarı için, sanatın, sanatçının kimliğinden en az bir adım daha önde olması gerekir. Ancak bu sıralama doğrultusunda üretilen yapıtlar izleyici kitlesinin ilgisini çekecektir.

Savaş ve Barış
İnsan psikolojik-bireysel ve sosyolojik-toplumsal iki ayrı yapıyı içerir. Sanat yaşamının başlangıcında etkilenir, öykünür, kopya çeker. Kendi anlatmak istedikleriyle, toplumun da dinlemek istedikleri arasında bir kararsızlık içindedir. Hele genç ya da dalına yeni giriş yaptıysa işi zordur. Önceden üretilmiş her şey dost postu altında düşmanı gibidir. Birçoğunu da sanat tarihinin değişmez maddeleri olarak karşısında bulacaktır.
Yine de en iyi seçenek, sanatçının bir yandan tekniğini geliştirirken diğer yanan da bireysel olarak söylemek istediklerini listelemesidir. Fotoğrafçının aslında bir müzisyen ya da bir ressama göre işi daha kolaydır. Anlar fotoğrafçıya hayal edebileceklerinden daha fazla seçenek sunar. Zamanın arasına sıkışmış olan görüntüler, küçük bir olasılık da olsa onu özgürlüğüne kavuşturacak kurtarıcısını beklemektedir.
Fotoğrafçıyı özgün kılan genelde kullandığı tekniktir. Canlı renkler, kontrast siyah beyaz tonlar, iri gren, geniş açı, uzun teleobjektifler, büyük formatın getirdiği aşırı netlik, flaş ya da destek olarak yapay ışık kullanımı, objeyi öne çıkaran netsiz alan, ton(er) uygulamaları, izleyicinin dikkatini çeken özelliklerdir. Ardından, fotoğrafçının hangi konuları seçmiş olduğu önem taşır. Her fotoğrafçı kendini seçip yorumladığı konular üzerinden var eder.
Belgesel ve sanatsal, dış mekân ve stüdyo gibi ana alanlar seçildikten sonra iş biraz daha kolaylaşır. Doğa, manzara, hayvan, sokak, şehir, çocuk, mimari, çıplak, portre, haber, politika gibi konulara gelir sıra. Kimi fotoğrafçılar semtlerinde, yakın çevrelerinde, yaşadıkları şehirlerinde kalırlarken, kimileri de başka coğrafyaların gizemlerini çözmeye giderler. Gezi fotoğrafçılığı ise aslında kervanın yolda düzüldüğü, iki ucu bütün sürprizlere açık bir eylemdir.
Tüm bunların ötesinde en önemli mesele de fotoğrafta belirlenen yaklaşımdır. Fotoğraf tarihine damgasını vurmuş olan fotoğrafçıların unutulmaz görüntüleri ve onların zihinlere kazınmış olan eğilimleri, yol ayrımında olan fotoğrafçılar için önemli bir rehberdir. Kimileri W. Eugene Smith ile başlar macerasına, kimileri Henri Cartier-Bresson ile… Kimilerinin yol göstericisi Ansel Adams’tır, kimilerinin Sebastião Salgado. Nedenleri genetik ya da görsel alışkanlıklar olabilir ama fotoğrafçılık rehbersiz, öndersiz ve inanmadan çıkılacak bir tur değildir. Fotoğraf çekmek anlarla yapılan zorlu bir savaştır. Genelde fotoğrafçı bu savaşı kaybeder.

Çalışmadan Olmaz
Sokak fotoğrafındaki şans ve karar anı faktörü, yaratıcı fotoğraf söz konusu olduğunda düşünce ve birikime yerini bırakır. Tasarım, her sanat dalının ilk adımıdır. İnsan düşünür, bulur ve uygular. Sanatçı evrenin boşluklarındaki gizli cevheri herkesten önce görür ve onu çıkarıp cilalayarak gösterme kaygısına düşer. Acemiliğini, çalıştıkça deneyimle giderir. Üretimindeki devamlılık zaman içinde başarıya giden yolda önemli bir faktör olacaktır.
Bir zamanlar, fotoğrafın filmli dönemindeki en önemli ayrıntı, aşamalar arasında fotoğrafçıların işlemlerin bitişini bekliyor olmalarıydı. İşte bu bekleme sürelerinde, zihnin düşünce üzerinden gerçekleşen hareketleri, önemli bir deneyim alanı oluşturuyordu. Filmin üzerinde yer alan gizli görüntü, film yıkanıncaya kadar adeta bir hayal gibi kalıyordu. Bu gizemli dünyada siyah gözükenler beyaz, açık görünenler koyuydu. 24×36 mm bir negatif filmin üzerinde yer alan siyah bulutlar, bizleri geleceğe götürecek rüzgâr ile aynı doğrultuda hareket ediyorlardı.
Fotoğraf çekme eyleminin paralelinde, film pozlandıktan sonra çıkan görüntü, filmi yıkayıp basmadan önce ne kadar vardır ve bu bir gerçeklik midir?
Elbette, filmi banyo etmezsek, gerçek sonsuza dek bir sır olarak kalır. Filmi banyo ettikten sonra ise bulunuşu gereği ters yüz edilmeyi gerektiren bir dünya negatif üzerinde bizi sabırla beklemektedir. Bu işlemlerin sonrasında tüm negatifler alt alta dizilerek bir kontakt baskı alınır. Her fotoğrafın alternatifleri ve farklı kareler bir arada görülür.
Oysa günümüzde sadece ekran ya da monitörden fotoğraflara dijital imaj olarak arka arkaya bakıyor sonra da sıcağı sıcağına bu olur, bu olmaz diye karar veriyoruz. Doğru karar vermek için süreç yeterli değil. Eskiden fotoğrafımız nasıl çıkmıştır diye merak ederdik. Görüntüler gidip gelirdi ve belleğimizde tab ederdik fotoğraflarımızı. Sonuçlar çıkınca da ya ne kadar yaklaştığımızı düşünürdük ya da hayallerimizle çıkan fotoğraflar arasındaki uçurumu görürdük. Beklerken zamanı yitirmez, aksına fotoğrafın bir katmanını daha öğrenirdik. Artık böyle bir süreç yok. Çekilen fotoğraflar asla bir film bobinini yaralamıyor, onda delikler açmıyor.
Bir insan kendi fotoğraflarına ne kadar tarafsız kalabilir, yine de denemek gerekiyor. Birçok fotoğrafçının burada stratejik hatalardan dolayı savaşı yitirdiğini görüyoruz. İşte tam bu noktada tüm bilgi birikimleri devreye giriyor. Bakılmış ve hafızada yer edinmiş fotoğraflar adeta birer şablon olarak seçimlerimizi etkiliyor. İşin ilginç tarafı, hâkim görüşlere ve fotoğraftaki farklı eğilimlere bağlı olarak da seçimlerimiz değişiyor. On yıl önce çok tutulan bir tavır bugün hiç ilgi çekmezken, 30 yıl önce ayıklayıp bir kenara attığımız fotoğraf bir sergi ya da bienalin gözdesi olabiliyor.

Düşüncenin Dünyası
Düşünce ipini koparınca fantezi dünyasının kapıları sonuna dek açılır. Bilinç ile bilinçaltı arasındaki ara bölgede soyut olanın görünür olması için bir nesnenin maddeleşmesi gerekir. Sadece bu da yetmez; kendine bir alan açarak bir mekân üzerinde yer almalı, üzerine ışık düşmeli ve başkalarının da buna şahit olması için bir fotoğrafçı tarafından paylaşılarak dolaşıma girmesi gerekir.
Sanatçıların yaratıcılıklarını kamçılayan en önemli noktalardan biri de onların otorite ile olan ilişkileridir. Özgür üretimin içinde sistemin dayatmalarından rahatsız olan sanatçı, düşüncelerini kullandığı malzeme ve bakış açısı üzerinden kitlelere yansıtacaktır. Sanatçının bütün çabası, düşüncelerinin doğruluğunu ispatlamak ve kendine yalnız olmadığını hissettirecek hayranlar aramakla geçer. Yeterince çalışırsa, işleri yolunda giderse ve dönemi içinde şanslıysa, bu arzusuna kavuşacaktır.
Sanatın gerçek anlamda kabul görmesi, sanatçının üretim dönemindeki popülerliğiyle ilgili değildir. Günü kurtaran yapıtların çok azının geleceğe kaldığı sanat tarihi ile muteberdir. Halk her zaman bilgisinin gerisinde olanı ve hak ettiğinden de daha fazlasını ister. Akıl, genelde bireysel anlamda bir faydanın söz konusu olmadığı anlarda devreye girmekte zorlanır. Özellikle de çağımızda akıl, uyanıklıkla yani az çalışma ve minimum emekle azami kazancı hedefler. Hele sanat gibi talepsiz bir biçimde arz edilen üretimlerin kabullenilme olasılığı çok küçüktür.
Akıl, sanatın içine -yüksek oranda- genel yapıyı güçlendirecek bir matematik ya da teknik özellik olarak girdiğinde, bir yandan yapıt sağlamlaşırken, diğer yandan da anlatımın arka planda kalması nedeniyle genel duyguyu zayıflatacaktır. Sanatçı bu denge işini çok iyi kotarmak durumundadır. Özellikle fotoğraf alanında son 25 yıldır sunulan inanılmaz teknik olanaklar, arayış içinde olan ve henüz nihai kararını verememiş fotoğrafçılar üzerinde olumsuz etkiler bırakmaktadır.
Her esprinin ardında bir gerçeğin yatması gibi, her fantezi de belirli bir gerçekliği hedef alır. Yanlış yola sapmış olduğumuzu mühendisler tarafından yapılan haritalar bize nasıl ispatlıyorsa, kurgu dünyasının zihinsel uzantıları da bu görünmez ama hissedilen dünyanın varlığının her fırsatta altını çizer. Yani yapılan iş ne tür bir yaklaşım doğrultusunda ve ne kadar fantastik olursa olsun, insan zihninin onu yakalaması gerekir. İnsanlar genelde anlamadıkları şeylerden haz alamazlar.
Özellikle fotoğraf gibi kendine özgü matematiği olan bir sanatın da kendine has bir logaritması vardır. Düşünceyi görünür kılıp üzerinde konuşulacak kıvama getiren kompozisyondur. Kompozisyon, fotoğrafın içindeki nesneler aracılığıyla bize sanatçının niyetini açıklar. Rampası sanat tarihi olan birer füze gibidir her fotoğraf. Tetiklemek için izleyicinin bir göz atması yeterlidir. Eğer daha dikkatle bakılırsa da fotoğrafçının hangi hedefi neresinden vurduğunu görürüz.
Sanat, sanatçıda başlar, gözlemcide biter. Ve yapıt, hemen ardından sadece ehil gözlerin görebildiği paralel bir evrene yatay geçiş yapar. Sanat panzehirdir. Günlük yaşamdan zehirlenenleri hayata bağlar. Böylece döngü tamamlanır. Bu yüzden diktatörler kaybolur, otoriteler yok olur, “gerçek” sanat sonsuza dek yaşar.

Fotoğraflar: Gökhan Çiçek

Bize Ulaşın