Şimdi ve Hep Reklamlar
“Reklamın kötüsü olmaz…”
Yıllardır duyarız bu sözü. İnsanlar, kendileriyle ve yakın çevreyle ilgili genellikle olumsuz bir yorum duyduklarında bu sözün arkasına saklanırlar. Bu yaklaşım, adeta futboldaki göğüs stopu gibidir ve anlamındaki yoruma açık her uzantıyı kabul etmek gerekir. İyi olan bir şeyin genelde reklama ihtiyacı yoktur. Emek, çaba ve çalışmayla yapılan iş ve gelinen nokta, zaten bilinçli insanlar tarafından takdir edilmektedir.
Bu sözün arkasına saklananlar, aslında yaptıkları hareketlerin içinde barındırdıkları yanlışlıkların farkındadırlar. Bunu söyleyerek düşünce ve eylemlerine yandaş, karanlık ruhlarına da teselli ararlar. Bu yaklaşım genellikle de çevrelerinde bulunan insanlar tarafından pozitif olarak algılanır. Matematikte iki negatif sayının toplandığında da büyük değerlere karşılık geldiğini hepimiz biliyoruz. Çağımızda haksız olanın haklı göründüğü, haklı olanın da haksızlığın bataklığında mücadele verdiğini görüyoruz. Ve tüm zorbalar, erdemli insanların insani boşluklarından yararlanarak işlerini yürütüyorlar.
Günümüzde sosyal medya, tüm reklam mecralarını aşarak tanıtım konusunda büyük bir aşama kaydetmiştir. Eski reklamcılık anlayışı tamamıyla altüst olmuştur. Büyük kampanyalar, yüz binlerce takipçisi olan Instagram fenomenleri yüzünden bir balon gibi sönmüştür. Eski reklam stratejilerinin ve kampanyalarının hiçbiri işlevini yerine getirememektedir. İnsanlar cep telefonlarının, tabletlerinin ve bilgisayar ekranlarının üzerinde gördüklerine kayıtsız şartsız inanmaktadırlar. Özellikle yeme-içme sektöründe büyük oyunlar dönmekte, normalde sinek avlayacak niteliksiz mekânlar, satılık damakların marifetleriyle büyük cirolara ulaşmaktadırlar. Aynı durum giysi -moda- sektörü için de geçerlidir.
Hayatlarında bugüne kadar hiçbir başarıya imza atmamış, mahallelerinde ezilmiş, okullarında ciddiye alınmamış, futbol maçlarında oynatılmamış, ilkokul müsameresinde kelebek rontuna dahi çıkartılmamış birçok insan kendilerine yeni alanlar oluşturmuş ve “blogger”, “vlogger”, “influencer” ya da “içerik üreticisi” gibi devşirme adlarla önce kendilerini, sonra da ekonomiye dönüştürdükleri kurum ve kuruluşları yüksek izlenme oranlarına ulaştırmışlardır. Böylelikle bütün izler birbirine karışmış ve reklamcılık yeni bir boyut kazanmıştır. Bir hastalık gibi yayılan bu içi boş sosyal salgın, bütün dünyayı etkisi altına almıştır. Bu mecralar aracılığıyla yapılan tüm tanıtımlar, işaret edilen mekânlara en az bir kez gidilmesinden başka bir şeyi hedeflememektedir.
Bu arada viral sözcüğü de sözlüğümüzde eklenmiş, başka denizlerden gelen donmuş balıklarla ve on malzemeli tuhaf soslarla yapılan balık dürümler, gastronomi kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır. Genelde bu tip tanıtımların ardından giden orta sınıflar, aldıkları tatları uzun kuyruklar ve sonunda kendilerine gelen sıraların derin coşkusuyla dengelemişler ve o mekânlarda olmayı unutulmaz bir haz deneyimi olarak “C.V.”lerinde kullanmışlardır. Satılık damaklara para kazandırmayan mekânlar da kaderlerine razı olarak sabırla müşterilerini beklemektedirler. Güzel Türkçemizle şahlanan “selfie çekinme” olayına ise bilerek girmiyorum.

Fotoğrafta Son Durum
Yeni yaşam tarzının sonuçlarını fotoğraf alanında da gözlemlemek mümkündür. Ellerinde cep telefonlarıyla daha çarpıcı ve daha parlak fotoğrafların peşinde koşan, asıl işleri fotoğrafla ilgili olmayan ve kendini fotoğrafçı zanneden birçok insan, ağırlıklı olarak dikey fotoğraflara yeniden can katarak bu yeni mecrada kendilerini fotoğrafçı olarak pazarlamaktadırlar. Fotoğrafı bilmeyen ve fotoğraf tarihiyle ilgisi olmayan bir öbek insan da gördüklerine benzeyen fotoğraflar çekerek fotoğrafçı olma duygularını tatmin etmektedirler. Bu yeni binyılda görsellik, ne yazık ki büyük topraklar kaybetmiştir.
Oysa koca bir geleneği sahiplenen gerçek fotoğraf ise kendine ayrılan koltukta sakince oturmaktadır. 200 yıla ve üç asra yayılan fotoğrafın yüzlerce gerçek kahramanı vardır. Ve fotoğrafçıyım diye geçinen birçok insan bu fotoğrafçıların varlığından habersiz fotoğraflarını çekmektedirler. Aslında biraz düşünen bir insan yapılan bütün çalışmaların kişilerin kendi egolarının tatmini olduğunu, cep telefonlarını ve tabletleri pazarlamak isteyenlerin bir oyunu olduğunu hemen anlayacaklardır. Tıpkı mama firmalarının gündem oluşturarak kedi ve köpekseverlerin vicdanlarını kullanarak ürünlerini pazarlamaları gibi…
Günümüzde insanlar, iyi fotoğrafların, ekranlarını teknolojinin cilaladığı pahalı cep telefonlarından çekilmesi üzerine bir kanıya kapılmışlardır. Böylece, kapitalizme alet olarak bir asgari ücretin dört-beş katı olan telefonları almaya yönlendirilmişlerdir. Kaybedilen bilinç ve insanların hipnotize edilmesiyle bu cihazlar olmazsa asla fotoğraf çekilemeyeceğinin altı çizilmektedir. Her şey bu kadarla kalsa yine de sorun yok ama bunu fotoğraf makinesi gibi kullanmanın yanında video çekmeye de yönlendirmektedirler. Dikkatin videoya verilmesi fotoğrafın daha az zarar görmesini de sağlayacaktır.

Aslında ekran üzerinde yaratılan sanal ortam, insanın hakikati kaybetmesi konusunda bilinçli olarak yapılan küresel bir eylemden başka bir şey değildir. Algının sınırları günümüzde yeniden çizilmektedir. Bu eski deyimle beyin yıkama, yeni söylemiyle de algı yönetimidir. İnsanların ellerinde aynı cihazların olmasıyla sözde bir eşitlik sağlandığı gizli mesaj olarak verilmektedir. Ortak bir ruhun yansıması gibi görülen bu durum, haberleşmeyi aşan ve basit ifşalara dönüşen bayağı sıradanlığı da içinde barındırmaktadır. Sıradanın özgün bir yapıya dönüşmesi için her konuda olduğu gibi niteliğe ihtiyaç vardır.
Nitelik kaybı çağın en büyük problemidir. Her konuda yaşanan bu durum, aslında üretim ve tüketim stratejilerinin bir sonucudur. Televizyonlar, müzik aletleri, fotoğraf makineleri ne eskisi kadar sağlam ne de geçmişte olduğu kadar dayanıklıdırlar. Tüm tüketim sistemi bir değiştirme kültürü üzerine kurulmaktadır. Özellikle elektronik aletler konusunda üretim yapan büyük şirketlerin o ürünleri belirli bir süre kullanmaya yönelik olarak kurdukları bölümlerde ciddi sayıda mühendis ve stratejist çalıştırılmaktadır. Evladiyelik diye tanımlanan üretimler artık hayal olmuştur. Özellikle güncellemeler, bu cihazları çöpe dönüştürmektedir.

Uyutmanın Türlü Yolları
Ekranlar üzerinden uyuşturulan ve sistemden istediklerini kopardığını sanan her insan, ne yazık ki bu oyunun -kendilerini şah zannederken- piyonu olmaktadır. Özellikle fotoğraf alanında gerçek bir kıyım yaşanmaktadır. Yine bu sektörde cephe bulunduranlar, özellikle fotoğraf makinelerinin ve cep telefonlarının yüksek hafıza, adaptör, kulaklık ile başlayıp, objektif, ışık, mikrofon, üçayak, ses kartı ve harici disk gibi aksesuarlarını almaya zorlanmaktadırlar. Sektör, sosyal medyada yapılan gizli reklamlarla her geçen büyümektedir. Artık hiçbir kimse dijital makyaj yapmadan ortalığa çıkmamaktadır. Her şey yapay ve sepya tonlarda bir cilanın ardında, bizlere geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaktadır.
Yani kısaca bu makineleri almadan ve bu ekipmanlara sahip olmadan, bu fotoğrafları ve bu videoları çekemezsiniz savı, ekran imparatorluğunun ön koşulu olarak dayatılmaktadır. Gerekli fotoğraf kültürüne ve bilincine sahip olmayan insanlar da bunları emir almışçasına uygulamaktadır. Belirli süreler içinde, sabırsız insanların isteklerine yönelik bu yaklaşımlar sadece sektörü ayakta tutuyor ama fotoğraf ve film sanatının ileri noktalara gelmesine yetmiyor. Sonuçta çekilen milyarlarca görüntü ve videoya ne oluyor, sanal âlemin hangi çöplüğünde yok olmayı bekliyorlar?
Gerçek sanat işi, ekipmandan çok bir kültür işidir. Ve bu kültürün oluşabilmesi için onun hammaddesi olan bilgiye ihtiyaç vardır. Çağımızın en önemli sorunu, insanların işlerine yaramayacağını düşündüğü bilgiden uzak durmasıdır. Sadece malzemenin varlığı, içgüdüler ve başkalarının işlerinden kopya çekmek bu iş için yeterli değildir. Başarısız ameliyat yapan bir doktoru, davayı kazanacakken kaybeden bir avukatı, yemeğimize katık edeceğimiz içi hamur kalmış bir ekmeği nasıl kabullenemiyorsak, fotoğraf diye daracık ekranlardan önümüze atılan görüntüleri de kabul etmememiz gerekiyor.

Oysa bu alanın okulları, eğitim kurumları, yetkin eğitmenlerin verdiği kurs ve seminerleri vardır. İnsanlar bu kurumlara gitse, yeterli bilgi ve öğretiyi alsa, olayın ne olduğunu daha iyi anlayabilecektir. Bunun yanında fotoğraf kültürünü geliştirmek için kitaplar okumak, sergilere gitmek ve fotoğrafın haricinde olan diğer görsel sanatlar ve yan alanlarla da ilişki içinde olmak gerekir. Fakat bu, ne yazık ki günümüzde bir angarya gibi görülüp gereksiz bir uğraş olarak algılanmaktadır.
Bu kayıtsız kabulleniş yaşamın bütün alanlarında hakimiyet kurmuştur. Devir değişmedikçe, eski değerlere kıymet verilmedikçe hiçbir üretim diğerinden kopamayacaktır. Bir zamanlar zanaat olarak adlandırılan nitelikli işler, şu yaşadığımız çağda, verilen emeğin yetersizliğinden dolayı kendine yeni alanlar aramaktadır. Giderek herkes bu kalitesizliğe alışmakta, kötü üretimleri benimsemese de sesini çıkaramamaktadır. Yap-sat dönemi bitmiş, yerini yap-kaç dönemi almıştır.
Reklamlara bakınca gördüklerimiz de oldukça düşük zekâ seviyelerine seslenen çalışmalardır. Bunca teknik gelişmeye rağmen insanların çok daha aşağılara çekildiğini fark ediyoruz. Akıl önemini kaybediyor, hinlik-cinlik geçer akçe oluyor. Bilgi, tutuculuğun her devirde en büyük düşmanı oldu ve insanlar binlerce yıldır tiranlar tarafından yönetildi. Her kötülüğün karşısına felsefe, bilim ve sanat çıktı. Filozoflar, bilim insanları ve sanatçılar, evrenin cesur devrimcileri olarak hayatlarını feda etmek pahasına üretimleriyle zorbalara karşı durdular.

Sanattan Devam
Martıların leylekleri kovaladığı bir dünyadayız. Zamanında kargalardan ürken dilenci karakterli martılar bile kendilerini şahin zannediyorlar. Neden böyle oldu: Tıpkı insanlar gibi her türlü aşırılıklarına katlandığımız ya da onları yeterince önemsemediğimiz için olabilir mi? Doğruyu görmek için kendimizi unutup dışarıdan bakmamız, epik bir oyun gibi konuya dahil edilmemiz gerekmiyor muydu? Sistemi oluşturan insanlar, tarih boyunca daime erk olarak kabul edilen küçük ama görece akıllı topluluklara yem olmuşlardır.
Sorunun çözümü, ne yapmamız gerektiği üzerine temelleniyor. İletişim uzmanları doğru yönlendirmeyi yapıp, tuhaf reklamlardan insanları uzak tutacak taktikleri geliştirmedikçe, müdahale edilmiş zihinler bu şekilde biçimlenmeye devam edecek. Bu bağlamda izlenecek en önemli yol, garip tiplemeler üzerinden insanlarla alay edercesine yapılan reklamları izlememek, önerilen ürünleri almamak olacaktır. İnsan aklına saygı duyulmadığı sürece bu şekilde tanıtılan, sunumlarıyla insan haysiyetine uymayan ürünleri satın almamak en önemli protesto biçimi olacaktır. Günümüzde özlemini çektiğimiz en önemli şey, her konuda yaşanan nitelik kaybının en kısa sürede giderilmesidir.
Evet reklamın kötüsü olur. Siyaset dahil herhangi bir hizmet ya da ürün tanıtımında yapılan kötü reklamlardan uzak durun. Özellikle mizahı kullanarak, size aptalmışsınız gibi davrananların bayraklarını elinizde sallamayın. Dayatmaları kabul etmeyin. Ahlaklı olun, dürüst ve erdemli kalın. Böylece ne tehdit edebilirler ne de satın alabilirler sizi. Rüşvet ve şantajın tuzağına düşüremezler. İpleriniz kendi elinizdeyken, kimsenin kuklası olmazsınız. Paranın hiçbir zaman satın alamayacağı özgürlüğünüzün tadını sonuna dek çıkarırsınız.
Zaman içinde, farklı sektörlerle ilgili yazılı ya da film olarak çok zekice yapılmış sanat filmleri gibi reklamları biliyoruz. Oysa, günümüzde acımasız rekabete dayalı düşük IQl’u insanları hedefleyen reklamlar var. Gidin, alın ve siz de öyle olun diyorlar. Senaristlerin ve metin yazarlarının gerçeklerle asla bağdaşamayacak senaryoları üzerine kurulmuş tuzaklar, günlük yaşamın neredeyse her noktasında karşımıza çıkıyor. Hislerimizin sağlamasını akılla yapmak en doğru yol. Doğaya bakıp dersler çıkarmayı da ihmal etmememiz gerekiyor.

Adına yaşam dediğimiz bu sınırlı süreç, bizlere her geçen gün daha kötü nelerin olabileceğini gösterdi. Vasat zekâ ve sıradanlık hakimiyetini ilan etti. Reklamlar buna yataklık etti. Bilinen gerçek, reklamların iktidarların lehine ve propaganda için çalıştıklarıdır. Doğru ya da yanlıştan çok, yaygın olan görüşün takipçisi olmalarıdır. Küçücük yemlerle, verimsiz sularda büyük balıklar tutmak bir hayaldir. Oysa günümüzde bu düşünce biçim değiştirmiştir. Bu sahte evrenin yeni havarileri de ellerinde -kimin verdiği belli olmayan- fotoğraf makineleriyle fotoğrafı yayma misyonunu yerine getiriyorlar.
Yönetmen filmleri seyretmeden, ustaların fotoğraflarına bakmadan ve fotoğraf tarihini kronolojik olarak bilmeden fotoğraf kültürünü yükseltmenin mümkün olmadığını biliyoruz. Koca bir nesil özellikle pandemi döneminden ve 2.000’li yıllardan sonra bir çeşit akıl tutulması ve onun uzantılarıyla büyüdü. İçe kapanış kısıtlı bir süre için de olsa beraberinde aydınlanmayı getirdi. İnsanlar hayatta kalmaya çalışırken ölümü düşündüler. İnanç ile erdemin hâkim duygular olarak öne çıktıkları görüldü. Sadece tek bir yaşam vardı ve kalan günler çok doğru değerlendirilmeliydi.
“Sıkıntı yok!” sözcüğü, onca sıkıntıya rağmen benimsendi. İnsanlar, en çaresiz kaldıkları zamanda söylediler bu sözü birbirlerine. Telâşın yerini tevekkül almıştı. Üstelik sıkıntı hiç dinmemiş, sorunlar giderek artmıştı. En büyük tehdit sağlık üzerindeydi. Bu dışa vurum nasıl bir ruh halinin kalkanıydı acaba. Bir katlanma pratiği mi yoksa sorunları görmezden gelmenin yeni ve ekonomik bir yolu muydu? Sıkıntı olmasaydı, sadece şairlerin şiirleri değil, düşünce evrenin de bir kısmı olmayacaktı.
Kitapların, filmlerin, müziklerin açtığı yoldan ilerlemek en doğrusuydu. Felsefe, mantık ve sanat; tüm olan biteni bize anlatmak için fazlasıyla yetiyordu.

Cinayeti -Sen de- Gördün mü?
Değişen gerçeklik algımız, fotoğrafın da belgeselliğine büyük darbe vurdu. Eskiden, ömrümüzün arkaik olarak tanımlayabileceğimiz günlerinde fotoğraf, neredeyse bir inanç sistemi olarak bizi ayakta tutmaya yeterdi. Yalanlara kapalı olduğu için gösterdiği her anı doğru olarak kabul ederdik. Tartışmazdık. Sadece söylediklerine inanmayı seçerdik. Beyan, esastı. Oysa günümüze görsellik, yanılsamanın arayüzü olarak dolaşımını sürdürüyor. İnsanlar karşı karşıya kaldıkları görüntülerin fazlalığı nedeniyle üzerlerinde yeterince düşünmüyorlar. Her şeyi bir geçit töreni gibi sorgusuz olarak izliyorlar.
Çağımız hız çağı ve hızlanan her şeyde olduğu gibi ayrıntıları yitiriyoruz. Bir müzede, bir resmin önünde büyülenmişçesine kalıp yapıtı izleyenler, şimdi saatte 300 km hızla giden bir trenden şehir manzarasına bakıyorlar. Verilerin yeterince depolanacağı zamansal boşluk yok. Hafıza sağlıklı kayıt alamıyor. Her şey arka arkaya geliyor. Alınan bilgilerin sindirileceği yeterli süre yok. Televizyon tek kanalken, herkes önünden geçen görüntüyü izlerdi ve kollektif bir bilinç oluşurdu. Ertesi gün insanlar izledikleri programlar üzerine konuşurlardı.
Bugün yüzlerce kanal üzerinden televizyon izleniyor ve herkes ayrı bir platformu benimsediği için konular birbiriyle kesişmiyor. Oysa yorum, bir konu üzerinde ya da bir nesnenin karşısında farklı düşüncelerle bulunulduğunda önem kazanır. Anlam arayışı felsefenin ana konularından biridir. Tüm ilkçağ felsefecilerinin yaptığı gibi evren, doğayı gözlemleyip üzerine yorum yaparak yani düşünceye dönüştürülerek anlam kazanır. Şimdi analitik düşünce ve tamamen kâr etmeye yönelik, bugünü dışlayan geleceğe yönelik tasarım ve hesaplarla dünya yok oluşuna doğru ilerliyor. İktisat, iletişimin en baskın kolu olarak macerasını sürdürüyor.

Biliyorduk, kirlenecekti denizler. Yitirecekti niteliğini hava. Ve bozulacaktı dünyanın dengeleri. Bu durum ilişkilerimize de yansıyacaktı. Çimenlerin yerini beton alacaktı. Taşıdığımız tüm umut ve sevince rağmen insanlığın bu kadar kısa sürede, üstelik hayatlarını kolaylaştırmak için verilen teknoloji ile harakiri yolunu seçeceğini bilemezdik. Geliştikçe, büyüdükçe özgürlüğümüzü yitirecektik. Birilerinin kontrolü altına girecek, onların istediklerini yapacak ve adına yaşam denen habis uru bilmeden besleyecektik. İnsan olmanın evrelerinden geçecek, o yıkılmaz sandığımız kalenin burçlarından etrafı seyredecektik.
Çağımızda, belge fotoğrafı asaletini kaybetti. Apoletleri söküldü. Gerçekliğini yitirdi. Dünya eskiden daha güzel bir gezegendi. Ya da biz karanlık yüzünü göremiyorduk onun. Oysa hâlâ baktığımızda içimizi huzurla dolduran fotoğraflar var. Artık sergilerde eserlere bakmıyor ziyaretçiler; gittikleri konseri dinlemiyorlar, sadece sahnenin önüne kendi görüntülerini yerleştiriyorlar. Bir meddah gibi sahnede tek başlarına hem avcı hem de av olarak kol boylarının yettiği kadar kendi fotoğraflarını çekiyorlar. Kontrolü kimseye bırakmıyorlar. Favori filtrelerini seçip, en üst sınırda kendi estetiklerini de kendileri yapıyorlar ve son kertede ruhlarıyla bedenlerini sonsuza dek birbirinden ayırıyorlar.
Yazımızı bir Çin Atasözü ile sonlandıralım. “Eğer bir ülkede cücelerin gölgeleri uzuyorsa, güneş batıyor demektir.” Bu sadece bir ülkenin değil, bir gezegenin sorunsalı. İlkçağ’da da yakınmışlar dünyanın kötü gidişatından, biz de ömrümüzün Sonçağ’ında da sıkça söz eder olduk bu durumdan. Bu arada Çinliler ne kadar kıymetli şeyler söylemişler, şimdi de dünya ekonomisine önemli katkılarda bulunuyorlar. Dünya endüstrisinin gerçek devi olarak üretim hacimleriyle, tüketimin sınırlarını belirliyorlar.

Dönüşüm, kaostan hemen önce, kozmik düzeni meydana getirir. Fotoğraf da o düzenin bir parçasıdır ve evrenin son 200 yılda yaşadığı değişimin karelere bölünmüş bir özeti gibidir. Başka bir dünya yok bizim için, olmayacak da. Biz de yolumuzu Kavafis’e düşürelim, onun dizelerinden feyz alarak yazgımıza razı olalım. Oylarımız, vergilerimiz ve bireysel üretimlerimizle ancak bu kadarını yapabiliyoruz.
“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.”
Fotoğraflar: İzzet Keribar
@izzetkeribar

Bize Ulaşın