Kirli Çamaşırlar ve Canavarlar

///

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Özlem Dikeçligil https://www.instagram.com/ozlem_dikecligil/ tarafından yayına hazırlanmıştır.

. . . . . . . . . . . .

*Dikkat Spoiler İçerir.

Mecdeli Meryem ya da diğer adıyla Maria Magdalene Hristiyanlık tarihinde İsa’nın müritlerden biri olarak kabul edilir. Ferisi’nin evinde İsa’nın ayaklarının dibinde durup ağlayarak gözyaşlarıyla ayaklarını ıslatmaya başlar, daha sonra saçlarıyla onları silip, öper ve getirdiği yağdan sürer. Bunun üzerine İsa kadına “Günahların bağışlandı.1, “İmanın seni kurtardı, esenlikle git.2 der.

İrlanda’da Magdalene Laundries adıyla 18. yüzyıl sonlarından 1996 yılına kadar hizmet veren “düşmüş kadınların” çalıştırılması ve ıslahı için açılan çamaşırhaneler adını işte bu “günahkâr kadından” alırlar. Seçilen isim çamaşırhanelerin kurulmasındaki temel motivasyonu anlamak için yeterince ipucu taşır. İsa, Magdalene’yi günahlarından arındırmış, içindeki yedi cini çıkarmış, müridi olarak İsa’ya ve öğrencilerine yardım etmesine izin vermiştir. 3  Dini cemaatler ve genellikle Katolik kurumlar da İncil’den aldıkları ilhamla aynı şeye soyunurlar, “düşkün kadınlar”, “fahişeler” günahlarının kefaretini ağır çalışma koşullarına katlanarak bu çamaşırhanelerde ödeyebileceklerdir.

Aslında bir bakıma bu “ahlaken düşkün kadınlara” öldüklerinde Tanrı’ya günahlarından arınmış bir şekilde kavuşabilmeleri için verilmiş bir imtiyazdır. Ve ilk defa erkeklerden esirgenmiş hayli cömert bir imtiyaz barınma ve karın tokluğu karşılığında bu “sefil kadınlara” sunulmuştur. Tek yapmaları gereken çoğunlukla işkenceyi andıran son derece ağır çalışma şartlarına katlanmaları, toplumsal yaşamın bütün kazanımlarından feragat etmeleri ve kapatılmayı minnet dolu bir itaatle kabul etmeleridir.

Magdalene Çamaşırhaneleri’ne aileleri ya da devlete bağlı kurumlar tarafından gönderilen kadınların ortak özellikleri de ismini aldıkları Magdalene gibi toplum tarafından “günahkâr” olarak damgalanmış olmalarıdır. Babasız çocuk doğuran, toplum tarafından iffetsiz olarak kabul edilen, evlenmeden cinsel ilişkiye giren, bazen sadece girdiği düşünülen, tecavüze uğrayan, aile içi cinsel istismara maruz kalan şu ya da bu sebeple aileleri tarafından utanç kaynağı olarak görülen genç kadınlarla çocuklar buraya gönderilip çoğu zaman da burada unutulmuşlardır.

Unutulmaları aile için de toplum için de en çok istenilen sonuçtur. Zira ahlaki düşkünlükle damgalanmanın agresif bir izolasyonu, ıslahı ve hiç doğmamış gibi yok sayılmayı gerektirdiği toplumca kabul görmüş ortak bir kanıdır. Ayrıca çamaşırhanelerdeki kadınların devlet ve ona bağlı kurumlar için bedava iş gücü olması da işin gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir parçasıdır. Kiliseler, yatılı okullar, ordu, hapishaneler, yetimhaneler, yemekhaneler ve bunlara benzer kurumların büyük kısmı kirli çamaşırlarının temizlenmesi için bu “iffetsiz kadınların” emeğini sömürür.

Magdalene Çamaşırhaneleri’ne kapatılan kadınların evlilik dışı doğan çocukları bu prensipler çerçevesinde ellerinden alınıp yetimhanelere, dini kurumlara veya evlat edinmek isteyenlere verilir. Evlat edindirilemeyenlerin çoğu kaldıkları kurumlarda bakımsızlık ve hastalıktan ölür. Daha sonra İrlanda Country Galway’de içinde 1925 ile 1960 yılları arasında ölmüş yaklaşık sekiz yüz bebeğe ait kalıntıların olduğu bir lağım çukuru bulunacaktır. Ancak lağım çukurunda bulunan bebek kemikleri için kimse hesap vermez. Çünkü bulunan kemikler kolektif bir suçtan geriye kalan kimsenin görmek ve duymak istemeyeceği bir riyakarlığın hatıralardır. Ve kolektif suçların tümü gibi suçu işleyen canavarlar da anonimdir. Bu riyakarlıktan sızan kiri hiçbir deterjanın temizleyemeyeceği bilinir ama yine de ahlaki peyzajın mükemmelliği adına halının altına süpürülür.

Bebek kemiklerinden kısa bir süre sonra 1990’lı yıllarda başka bir Magdalene Çamaşırhanesi’nin bahçesinde çok sayıda isimsiz kadın mezarına rastlanır. Aynı bebekler gibi onların da bir ismi yoktur. Olay kamuoyunun gündeminde büyük bir yer kaplar ve İrlanda Hükümeti resmi bir özür dilemeye mecbur bırakılır. Çünkü görmezden gelinen “kirli çamaşırlar” devasa bir yığın olup bütün havayı kirletmeye başlamıştır artık. Başbakan Enda Kenny 2013 yılında mecliste; Magdalene kadınlarına çamaşırhanelerde bir yanlışlığı ya da bir günahı yıkadıkları söylenmiş olabilir ancak şimdi biliyoruz ki onlar ulusumuzun gölgesini yıkıyordu. Uzun yıllar bu kadınları bir kenara attık, çünkü aslında vicdanımızı bir kenara atmıştık. Yıllarca sizi yüzüstü bıraktık. Bu ulusal bir utançtır. Devlet, hükümet ve vatandaşlarımız adına çok üzgünüm, bu sebeple canı yanan tüm kadınlardan açıkça özür diliyorum.” diyerek duygu yüklü bir konuşma yapar. Ancak bu özür sonrasında bile mağdurlardan bir kısmı belki geçmişleri hakkında ilk defa konuşarak dilenen özrün yaşadıkları dışlanmayı ve uğradıkları istismarı telafi edemeyeceğini belirtirler.

Mecdeli Meryem’den Magdalene Çamaşırhaneleri’ne doğru giden kadınların kasvetli ve dehşetengiz tarihine 1913 yılında kamuoyunda büyük infial yaratan bir halka daha eklenir. Bu sefer olay yeri Danimarka’dır ve kirli çamaşırlar gene ortalıktadır. Ahlaklı toplumun inşasında “düşkün kadınları”, onlardan doğan bebekleri ve yoksulları kirli çamaşırlar olarak gören toplum kendi canavarını; Dagmar Johanne Overbye’yi yaratır. Danimarka’nın bu yılki Oscar adayı olan “Pigen Med Nalen” Türkçedeki ismiyle “Şişli Kız’da”4 bu “canavarın” hikâyesiyle karşılaşır, onu yaratan koşulların ağırlığını ve toplumsal çürümenin dehşetini iliklerimizde hissederiz.

  Şişli Kız, I. Dünya Savaşı sırasında Kopenhag’da ayakta kalmaya çalışan genç, yalnız ve yoksul bir kadının hikayesine odaklanır. Karoline savaş süresince askeri üniformalar diken bir fabrikada çalışan, askerdeki kocasından uzun zamandır haber alamayan, kirasını ödemeyecek kadar yoksul, genç bir kadındır. Dul maaşı almak için patronuna yazdığı mektupla hayatının seyri tamamen değişir. Hikâye bu noktadan sonra üzerindeki ağır kasvet perdesini biraz aralayacak gibi olur. 4:3 sıkışık kadrajlar, siyah beyazın yoğun hüznü ve müzik tam aksini söylese de göğsümüze konmuş demir çuvalının birazcık hafiflediğini hissederiz. Fabrikanın sahibi Jorgen, Karoline’nin yazdığı mektuptan etkilenmiş ona “Başını yaslayacak bir omuz ararsan ben buradayım.” demiştir. Üstelik dediğinde de samimi gözükmektedir. O genç, yoksul ve yalnız kadının inandığı gibi biz de Jorgen’in sevgisine inanırız. Bir talih varsa o yüzünü göstermiş, güneş parlamaya başlamıştır.

Fakat hep olageldiği gibi omuzun sahibi ona en çok ihtiyaç duyulduğu anda ortadan kaybolur. Film keskin virajlarından ilkini burada döner. Yoksul, kimsesiz ve işsiz Karoline karnında Jorgen’den olan bebekle bir başına kalır ve yapabileceği tek şeyi yapmayı dener. Şehir hamamında rahmine örgü şişlerinden birini sokarak bebekten kurtulmaya çalışır. Dagmar’la da bu esnada tanışır. Dagmar, ona bebeği doğurduktan sonra “iyi bir aileye” verebileceğinden söz eder ve film ilhamını aldığı gerçek hikâye ile ilk teması burada kurar.

Dagmar Johanne Overbye5 Danimarka tarihinde en fazla can alan seri katil olarak anılır. 1913- 1920 yılları arasında sayısı tam bilinmemekle beraber otuza yakın bebeği öldürmekten idama mahkûm olur, cezası sonradan müebbede çevrilir. Evinin çatı katında, sobada ve bahçede dokuz bebeğe ait kalıntılar bulunur ancak öldürdüğü toplam bebek sayısını ispat edecek delillerin tamamına hiçbir zaman ulaşılamaz.  Avukatı çocukluğunda yaşadığı aile içi şiddeti ve ağır cinsel istismarı işlediği korkunç suçların sebebi olarak göstermek ister ancak mahkeme ve kamuoyu bunu haklı bir neden olarak kabul etmez. Davası toplumsal isteriye dönüşür. İstenmeyen bebeklerin, kürtaj sırasında ölen kadınların, lağımları patlamış sokakların, tuvaleti, suyu, bir tas sıcak çorbası olmayan evlerin kısacası bütün toplumsal erozyonun ve riyakarlığın tek sorumlusu Dagmarmış gibi birikmiş tüm nefret üzerine boca edilir. Sonunda aranan canavar bulunmuş ve herkes içi rahat evlerine dönmüştür.

Dagmar bir canavara yakıştırılacak bütün vasıflara sahiptir ve tüm canavarlar gibi toplumun ekonomik ve sosyal olarak çöktüğü bir dönemde ortaya çıkmıştır. Burada Zizek’in Frankenstein için yaptığı yoruma referans verilebilir. Zizek, isyankâr ve katil kimliğinin doğuştan gelmediğini aksine öğrenilmiş olduğuna dair Shelley’in6 konuşturduğu satırları örnek gösterir7; “Hayırsever ve iyi biriydim, beni şeytan yapan sefalet oldu.”  Zizek ayrıca Mary Shelly’in Canavar’a bir kimlik verip onu konuştururken annesi Mary Wollstonecraft’tan ilham aldığını söyler; “Canavarlar toplumsal ürünlerdir. Onların yetişmesine en uygun mecra çürümüş, iki yüzlü bir toplum ve sefil bir yoksulluktur.”8

I. Dünya Savaşının bütün Avrupa’da etkisini hissettiren ağır ekonomik koşulları ve buna bağlı olarak gelişen toplumsal çöküş de tüm çürümeler gibi kendi canavarlarını yaratacaktır. Bu evrensel ve zamansız bir hikâyedir. Dagmar da bu dibe batışın yarattığı canavarlardan biridir.

Şişli Kız yoksul toplumsal ikiyüzlülüğü deşifre ediş tarzı ve duygusal atmosfer olarak Magdalene Sisters9 (Günahkâr Rahibeler) ve Claire Keegan’ın kitabından10 uyarlanan ‘“Small Things Like These”11 ( Böyle Küçük Şeyler) filmini çağrıştırır. Her üçü de bizi çöküş dönemlerinde hemen her zaman kadınların aleyhine işleyen kamusal vicdana yeniden bakmaya davet eder. Çünkü hepimiz biliyoruz ki coğrafyalar değişse de toplumsal erozyonun yarattığı iştahlı canavar her devirde ağzını önce kadınlarla çocukları yutmak için açar. Ve her şey gözümüzün önünde olup bittikten sonra bizi vicdanlarımıza yapışmış hiç çıkmayacak lekeler ve devasa bir kirli çamaşır yığını ile baş başa bırakır.

Magdalene Laundries hakkında yararlanılan bazı kaynaklar:

https://www.irishtimes.com/culture/last-days-of-a-laundry-1.89388
https://www.dailymail.co.uk/news/article-4352372/Haunting-images-everyday-life-Magdalene-Laundries.html

Magdalene Çamaşırhaneleri ile ilgili video için bkz;

https://ifiplayer.ie/father-delaney-collection-magdalene-laundry/

1. Luka, 7:48,
2. Luka, 7:50
3. Luka; 8:2-3
4. Pigen Med Nalen (Şişli Kız) 2024, Danimarka, Polonya, Magnus von Horn, Gösterim Platformu: Mubi.
5. Wikipedia, “Dagmar Overbye.
6. Frankenstein Ya da Modern Prometheus, Mary Shelley, Çeviri; Yiğit Yavuz, İş Bankası Yayınları.
7. İdeolojinin Aile Miti (Frankenstein’de Tarih ve Aile), Slavoj Zizek, Çeviri; Mine Yıldırım, Encore.
8.  Mary Wollstonecraft, “Fransız Devrimi’nin Kaynağı”
9. “The Magdalene Sisters”, Peter Mullan/2002 Venedik Altın Aslan
10. “Böyle Küçük Şeyler”, Claire Keegan, Çeviri: Umay Özen, Jaguar Kitap
11. “Small Things Like These”, Tim Mielants, 2024.

IFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu (Ezberbozan) olarak 2019 yılı Mart ayındaki kuruluşumuzdan bu yana, toplumsal cinsiyetin farklı temsillerini, fotoğraf ve sinema ile ilişkili olarak ele alan çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalarda hem fotoğraf üreten kadın ve LGBTIQ bireylerin görünürlüğünü destekliyor, hem de toplumsal cinsiyet alanında yürütülen çalışmaları görünür hale getirmeyi amaçlıyoruz. Bir yandan alanında deneyimli danışmanlarla birlikte fotoğraf projeleri yürütürken bir yandan da toplumsal cinsiyetin farklı boyutlarını ele alan, fotoğraf ve sinemaya gönül verenler için tartışma alanları açmayı hedefleyen etkinlikler yapıyoruz.

1 Yorum

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Filmlere Dair

O Da Bir Şey Mi Hakkında

Pelin Esmer, “Oyun” ve “Kraliçe Lear “belgeselleriyle dikkatimi çekmişti. Mersin’in Aslanköy’de yaşayan bir grup cesaret sahibi…

Anna Karenina Ölmedi

“Bütün mutlu evlilikler birbirine benzer (oscarlı oyuncu değillerse) oysa mutsuz evliliklerin farklılıkları vardır.”   Tolstoy’un “Anna…

Fight Club (Dövüş Kulübü)

Absürt Bir Kapitalizm Eleştirisine Bulanmış Kişilik Buhranı Kapitalizm, tüketim toplumu, sistemin içine hapsolmuş, sıradanlaşmış insanın varoluşsal…

Benim Kararım

Aniden Filmi Üzerine Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/berna_kuleli1  Berna Kuleli  tarafından hazırlanmıştır. .…

Festivalin Ardından

31. İFSAK Kısa Film Festivali 16 Mart’ta sona erdi. Festival kapsamında Uluslararası bölümde festivalin Genel Koordinatörü Sinan…

Leviathan

Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, büyük sükse yapan 2003 tarihli Dönüş filminden sonra, arada bir kaç film…

Kuru Otlar Üstüne

Koza(1995) adlı kısa filmiyle başlayan Cannes film festivali ödül serüveni Kasaba(1998) ile Berlin Film Festivali’nde gelen…