Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

Yeniden Biçim Bulan Hayat

/

Söz uçar, yapıt kalır

İnsan olmanın özünde kendi benliğine ait duygu ve düşünceleri özgürce yaşamak yatar. Düşündüğü için vardır insan ve onu diğer canlılardan ayıran, düşüncenin sınırlarını bilgi ve akıl yürütmelerle farklı katmanlara taşımasıdır. Bilinç ise adeta benliğin uzantısıdır. Kişi, başta kendine ihanet etmemeli, kendini kandırmamalıdır. Yaşarken geçmişinin mirasını yiyen insan, sonsuzlukta kaybolmamak adına kendinden sonra gelecek kuşaklara bir şeyler bırakmak zorundadır.

Aklına sahip olduğu sürece, gerçek ile hayali, doğru ile yanlışı birbirinden ayırarak, yaşamını istikrarla sürdürür. Her türlü gelişmeye açıktır insanın ruhu. Arzuları, hedefleri ve hayalleri asla bitmez. Onları gerçekleştirmek için belirli bir sistematik içinde çalışır. İşe gider, para biriktirir, aile kurar; tatilini yapar, arabasını alır, kültür-sanat etkinlikleri ve hobilerine bütçe ve zaman ayırır. Var olması için, sanatın görünmez gücüne inanır; adına sanat yapıtı denilen o büyü nesneleriyle yoğun bir ilişki içine girer.

Gerçekler dört bir yanını kuşatmış da olsa, genelde sanatçılar işlerinin gereği bir düşler ve hayaller dünyasının içinde olurlar. Belki de bu yaşam biçimi onların gerçeklerden korunma mekanizmasıdır. İnsan, aklıyla bir tek rüyalarına söz geçiremez, bilinçaltının otomatik kurgulanmış yapısına müdahale edemez. Rüyaların frensiz bir araba gibi nereye akıp gideceği belirsizdir. Uyanır hatırlar ya da büsbütün her şeyi unuturuz. Rüya gecenin hatırasıdır bizlere. Yüzümüze yastığın bıraktığı iz, olası bir paralel evreni de aklımıza düşürmüştür. Ölmediysek, bir türlü uyanırız.

Oysa rüya gördüğünü bilmeyen insan, ancak uyandığında yaşadıklarının gerçek olmadığını anlar. Uzmanlar rüya görmenin tıpkı terlemek gibi sağlıklı bir eylem olduğunu söylerler. Düşüncelerimizin sonsuz çayırıdır rüyalar. Akıp gider, uykunun yedeğinde. Dışarıdan bir uyaran olmadıkça, rüyaların açacağı kartları bilmek imkânsızdır. Rüyalar kontrolsüzdür oysa hayal kurmak bilinçli bir tercihtir. Zihin otomatik biçimde sürekli yeni hikayeler üretir.  Kimi olmuş olayların bir özetidir, kimi de geleceğe dair kehanetler taşır içinde. Sanatsal üretimin tohumudur rüyalar.

Sanatçı, çağrışımlarla hareket eder. Yüreğinin götürdüğü yere gitmek ister. Ayağı yerde de olsa başı bulutlardadır. Sebebi önemli değildir, her güne farklı uyanır. Rüyalarını sanatının içinde kullanır. Sanılanın aksine, kendi için değil, birileri için bir şeyler yapmak ister. Bir mühendis ya da bir politikacı gibi çalışır ama onların giremediği alanlara girer. Uyarır, gösterir, çözümler, önerir. Bunu ne bağırarak ne de kaba güç kullanarak yapar. Eserlerinin içine özenle yerleştirir duygu ve düşüncelerini sanatçı.

Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

Düşüncenin halleri

İnsanların bir kısmı -ki sanatsever olarak adlandırılırlar ve en az üretim yapan sanatçılar kadar kıymetlidirler- sanatı odak noktası olarak alırlar kendilerine. İçlerindeki sanat aşkını rehber yapıp yeni rotalar çizerler. İnsanın sanatla buluşması, tıpkı pamuk şekerinin yavaş yavaş çubuğa sarılmasına benzer. Zamanla hem görüntü hem tat hem de bir ruh kazanırlar. Sanatın geniş bir alan içinde hareket eden kültürün baskın bir parçası olduğunu asla unutmamak gerekiyor.

Sanatçı ise gelecekte var olmayı düşünerek hedefine odaklanır. Duygu ve düşünce, sözcüklerde hayat bulur ama üzerinde konuşulabilmesi için nesneye dönüşmesi, bir biçim kazanması gerekir. İki farklı yaklaşıma sahip olan yazınsal ve görsel sanatlar ayrı ifade biçimlerini kullanırlar. Her sanat dalının kendine ait bir alt dili vardır. Yazı da roman, şiir ya da öykü gibi türlere dönüşerek kitaplarda görünür olur. Ve tüm bu betikler, o andan sonra sanatın en kutsal kollarından edebiyata dönüşerek anılırlar.

Kitap ile nesneleşen ve çeşitli metotlar dahilinde yol alan yazı, bir ifade biçimi olarak dünyanın biçimlenmesinde çok önemli bir rol oynamıştır. İnsanlığı bugüne taşıyan ve geleneğin çağdaşlaşmasını sağlayan hep yazıydı. İlk belgelerin tümü yazılıydı. Şiirler ve tragedyalar yazıldığı dönemde durumları anlatsalar da daha sonradan, tıpkı mağara resimlerinde olduğu gibi sanat yapıtlarının öncülleri olarak kabul edildiler. Söz uçtu, yazı kaldı: Haklıydılar.

Devir teslimi resimden fotoğrafa geçtiğinde, dünya yepyeni bir bakış açısı daha kazandı. Fotoğraf bir kanıttı artık. Bir şey fotoğrafta görünüyorsa, var demekti. Ne çok kelimenin, tasvirin yerine geçti fotoğraf. Evrenin her köşesiyle ilgili bilgi sahibi oldu insanlar. Yollar kat etmeye, coğrafyalar değiştirmeye gerek kalmadı. Gazetelerde, dergilerde, ansiklopedilerde, kitaplarda yer alan fotoğraflarla yepyeni bir görüntüler evreninin farkına vardılar.

Sonra kötü ellere düştü fotoğraf. Yanlı kullanılmaya başlandı. Farklı altyazılarla başka yönlere çekildi anlamları. Teknikte olan her gelişme, fotoğrafın doğruluğunu zedeledi. Belirli bir süreden sonra mahkemelerde dahi delil olarak kullanılmaktan vazgeçildi. Giderek itibarsızlaştı, tek başına ayakta durmakta zorlandı. İşte bu sırada sanat imdada yetişti. Fotoğraf, farklı biçimsel ve anlamsal müdahalelerle yepyeni bir noktaya geldi. Mahkemede karartılan delil, gün ışığında sanatın yolunu aydınlattı.

Fotoğrafın analog döneminde kolaj, montaj gibi opak belgeler üzerinden yapılan müdahaleler, günümüzde dijital teknoloji ve fotoğraf işleme programlarıyla yepyeni bir boyut kazandı. Her şey daha hızlı ve daha kolay gerçekleşiyordu. Fantezi dünyası, teknolojinin varlığı ile yeryüzüne inerek görünür bir hal aldı ve düşünce, ister istemez biraz arkada kaldı.

Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

Şans, kader, kısmet

Fotoğraf çekmeye çıkmak -ki Türkçemizde bu deyimi çok severiz- kumarhaneye gidip çeşitli şans oyunlarıyla şansını denemeye benzer. Genelde masa kazanır. Yoksa kumarhaneler yürümez. Kaybedenlerle ayakta duran tuhaf bir endüstridir kumar. İnsanların sürekli şanslarını test etmeleri üzerinde yükselir. Yavaş yavaş oyuncu da ustalaşır. Bazı şeyleri hisseder, hangi kağıdın geleceğini ve nerede durup nerede devam edeceğini bilir. Ama nafile, adı kumarbaza çıkmıştır artık. Üstelik zarlar da hilelidir.

Gerçek fotoğrafçı da iyi bir kumarbaz gibidir. Hele sokağa çıkıp anların peşinde fotoğraf avlayacaksa şansına güvenmek zorundadır. Aynı zamanda dikkatle çevresini de izlemek durumundadır. Ama her şeyden önce, varını yoğunu kaybetmeye hazırlıklı olmak gerekir. Şansını hilesiz kazanca dönüştürmek büyük hünerdir. Oysa fotoğrafçı çoğunlukla kaybetmiştir ama kazanmış gibi ortada dolaşarak fotoğraflarını sergiler. Oysa onun durumunu belgeleyen koca bir fotoğraf tarihi vardır. Sadece o kendinden öncekileri yeterince bilmiyordur. Ya da böylesine bir ruh halini kendine yakıştırdığı için mutludur. Çektiği her fotoğrafla küçük küçük kaybeder fotoğrafçı, çok nadir olarak kazanacak ve işler yolunda giderse sınırlı sayıda fotoğrafıyla tarihe kalacaktır.

Şans faktörü elbette önemlidir. Belge fotoğrafında hesapta olmayan, anlık ve sürpriz konular ve fotoğrafçıyı ufukta bekleyen projelere gereksinim vardır. Fotoğraf, doğası itibarıyla bilinçsiz yapılan bir eylemdir. Aynı zamanda da kendi içinde teknik ve sanatsal figürler taşıyan bir ritüeller zinciridir. Gerçek bir fotoğrafçı ona fotoğraf diye gösterilen işlere “hayır” demeyi bilirse, işte o zaman fotoğrafçılık yolunda doğru adımları atabilecektir. Bir sanatçının ayağına vurulan en büyük pranga, günün yaşama koşullarını belirleyen hâkim ideolojiyi kabul etmesidir.

Elimizde bir fotoğraf makinesi ile akışı belgeleyelim derken ne çok boş kare çekeriz. Hangi fotoğrafın iyi olduğunu, hangisinin de olmadığını ekranda izlemeden bilmek ya da basılmış görmeden tahmin etmek hiç de kolay değildir. Zihnimizde yer edinen ile sonuçta çıkan kare çoğunlukla birbirinden farklıdır. Bilinçli fotoğrafçılar bunu bir yere kadar bilir. Seçimleri var eder bir fotoğrafçıyı. Ayıklama işidir fotoğraf; önce çekerken sonra da onları seçerken… Tüm fotoğraflar sanatın acımasız eleğinden bir biçimde geçecektir. Sanat tarihi, sadece günümüze kalan yapıtların tescilli tarihidir.

Çekilmiş fotoğraflar dondurulmuş anlardan ibaret de olsalar arşivlerde nefes almaya devam ederler. Biz biliyoruz ki, bir fotoğrafın üzerinde hangi disiplinlerden faydalanarak konuşursak konuşalım, en küçük fiziksel değişiklik dahi olmayacaktır. Sanat yapıtlarının ileriye kalması için onlara bakacak izleyiciye ve onları seçecek ehil gözlere gereksinim vardır. Bu da tek başına asla sanatçının kendisi olmayacaktır

Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

Fotoğrafın ömrü

Her şeyin olduğu gibi fotoğrafların da bir ömrü vardır. Doğar, görünür ve ölür fotoğraflar; bazıları da ölü doğar, onların yaşadıklarını sadece sahipleri iddia ederler. Akılda kalmayan hiçbir fotoğraf yeryüzündeki yolculuğunu sürdüremez. Öyleyse fotoğrafçı ne yapmalıdır; yeni arayışların peşinde mi koşmalıdır, geleneği mi çağdaşlaştırmalıdır? İş yapan fotoğrafların izini mi sürmelidir, yoksa yalnız kalma olasılığının yüksekliğine rağmen yeni bakış açılarını mı denemelidir? Milyarlarca fotoğrafın dolaşımda olduğu günümüzde, bu sorulara sağlıklı yanıt vermek hiç de kolay değildir.

Verili değerlerin kabulü üzerinden iş yapmak sadece günü kurtarır, oysa sanattaki en önemli mesele, sanatçının günlük konforunu hiçe sayarak gelecekte gövde bulacak ürünlerinin temelini atmak için aralıksız çalışmasıdır. Yoksa sanatın habitatı, kuru ağaç dallarından oluşmuş bir ormandan daha ileri gidemez. Günümüzden geriye doğru bakıldığında, akım ve ekollerin özünde yatan ve sanat tarihinde büyük üretimlerin olduğu önemli dönemler olmuştur. Bu ekoller, nitelikli sanatçıların daha ileri dönemlerde sanat tarihçileri ve eleştirmenler tarafından bir arada değerlendirilmeleriyle oluşmuştur.

Kültür tarihinin ilk basamağı arşiv yapmaktan geçer. Yapıtları tüm bilgileriyle birlikte senkronize bir biçimde kayıt etmek gerekir, Sanat yapıtları her ne kadar çağını aşan niteliklere sahip de olsalar, zaman içinde solmaya ya da çoğaltılmaya yazgılıdırlar. Üretilen hiçbir şey, felsefi bağlamda gününden ileride olamaz ama büyük yapıtların çoğu gelecek kuşaklarda var olma inancıyla üretilir. Acı bir gerçektir ki, sanat yapıtlarının önemli bir kısmının takdir edilişini, sanatçısı büyük bir olasılıkla göremeyecektir. Sanatsal üretimin “günlük” başarı garantisi hiçbir zaman olmamıştır.

Kendi döneminde üretimi yapan sanatçı, ileride olacakları ve kendisinden sonra kimlerin gelip neler yapacağını bilemez. Ancak övgü ve eleştiriler arasında çalışmalarını sürdürür. Sanatçının günlük yaşam içinde çalışma ve yeteneğiyle doğal olarak yapabildikleri bunlardır. Ama izleyici kitlesi yeniliklere hazır değildir ve yapılanları doğru bir biçimde kavrayamayabilir. Sanatçının kaderi denen şey tam da bu olabilir. Yine de üretimine devam eder. Gerçek sanatçılar, işlerini hiçbir yere bakmadan, belirli bir özgünlük içinde bir başlarına yapan kişilerdir. Zaman içinde topluma yabancılaşmalarının nedeni de budur.

Fotoğrafın ömrünü nasıl uzatabiliriz, üzerinde durmamız gereken mesele budur. Fotoğraf belgeselliğinin yanında bir yönüyle de sanat ise, o halde bir sanat yapıtının oluşma yolundaki bütün adımları atması gerekir. Var olmak için kalmak zorundadır. Bunu bir problematik olarak ele alan sanat tarihi var olan kuramları da kullanarak görevini yerine getirir. Kendisine en büyük yardımcı olarak da “estetik” ilmini alır. Günlük devinimin içinde eleştiri mekanizmasının da devreye girmesiyle, öğütücü bir mekanizme işlemeye başlar. Fotoğraf, tekniğinden dolayı çok hızlı üretilen ve tüketilen bir dal olduğu için, varlığını hep bir kaos içinde sürdürmesi kaçınılmazdır.

Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

Hayat bir karnaval mı?

Hayatı -hele elimizde bir fotoğraf makinesi varsa- bir eğlence gibi ele alıp yaşamaya çalışmamız onun bir karnaval olduğu anlamına gelir mi? Üzerine düşünmeye değer bir sorudur bu. Çevremize nasıl bir ruh hali, duygu ve düşünce yapısıyla bakıyorsak, bilgilerimizin ışığında olan biteni nasıl kavrıyorsak, dünya da bizim için o şekliyle görünür olur. Keder görüyorsak kederli, neşe görüyorsak neşelidir dünya. Bu arada kimileri hep mutlulukla sarmallanmış, kimileri de üzüntüye bulanmış bir dünyayı kucaklar. Bakış görüşü belirler; duruş ise çıkacak sonucu.

Sadece coşku ve eğlence değil, her türlü fenalık da bu karnaval coşkusu içinde maskelerin arkasında gerçekleşir. Fiziksel dünya varlık olarak bir tane de olsa, insan, ruhuyla ve bilgisiyle biçim ve anlam verir bu dünyaya. Olaylar ve durumlar arası ayrılıklar ve fikir çatışmalarının varlığı bu yüzdendir. Felsefi yaklaşımlardan da faydalanarak fiziksel anlamda tek olan dünyayı farklı bakışlarla milyonlarca ayrı yapıda görmek mümkündür. Kurulmuş dünyalar arasındaki çatışmaların çoğu bu yüzden çıkar. Ruh kavrar dünyayı. Fotoğraf da maskeler her şeyi.

Herkes kendi dünyasının içerdiği düşünsel yapıyı karşısındakine kabul ettirmek ister. Dinsel inanışlar, siyasi yapılar, bilimsel veriler ve sanatsal görüşler kendi içlerinde hep birbirleriyle çelişki içindedir. Fikirler birbirleriyle çarpışırken soyut bir kimliğe bürünseler de aslında peşine düşülen şey gerçekliktir: Nesnenin biricik gerçekliğinden giderek uzaklaşan öznel gerçeklik. Belki de dünyadaki en nafile iştir, gerçek olanın üzerine konuşmak.

Bakışın bu kadar farklı olduğu yerde, görüşler de farklı olacaktır. Görmek yetmez, sanatçı gösterebilmelidir de. Oysa sanat, gerçekliğin kendisini tek başına asla kabul etmez. Doğru görülenle estetik olarak söylenen elbette farklı olacaktır. Yapılan yorumlar da yapıtı yeniden ve farklı bağlamlarda konumlandıracaktır. İnsanların tek gerçeklik üzerinde birleşmesi neredeyse imkansızdır. Bu yüzden, fotoğraf sanatında grafik yaklaşımlar ve kompozisyonlar aracılığıyla biçime tanınan ayrıcalıklarla, gerçeklik kırılmaya uğramıştır.

Resimde bir tuval, fırça ya da boya tüpünün şekli o kadar önemli değilken, fotoğraf makinelerinde marka imajı ve tasarım biçimleri de tercih nedeni olmaktadır. O yüzden firmalar, fotoğraf makinelerinin çektiği fotoğraflar kadar, o makineleri kullananların hayat tarzlarına ilişkin reklamlara da ağırlık verirler ve fotoğrafçıların çoğu da bu markaların atmış olduğu ağlara takılarak fotoğrafın kıyılarına vururlar. Gerçi hayatlarından memnundurlar ve hep orada kalmak isterler.

Fotoğraf bir çerçeve işidir; bir kare, yatay ya da düşey bir dikdörtgen, bazen eski dönemlere gönderme oval, bazen de panoramik tercih edilir. Dışı, içiyle muteberdir fotoğrafın. Mazrufun yanında zarfın önemi de büyüktür. Ama her şeyden önce siyah beyaz ile renkli arasında gidip gelir fotoğraf. Bazen makine kullanmaz, karanlık odada fotogram olarak çizer kaderini, bazen de renkleri doymamış Polaroid olup kucaklar geçmişimizi. Ne olursa olsun, fotoğraf evrenin sınırlarını genişletmek, hafızamızın yerine geçerek dünyanın tarihine tanıklık etmek ve hayatımızı yeniden biçimlendirmek için vardır.

Fotoğraflar: Hüseyin Ovayolu

İnstagram: @ovayolu

Web: Hüseyin Ovayolu

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Bir Mal Meydanı Hikayesi

Kars “Erken gitmen lazım” dedi. Otelin sorumlusu olarak her işe bakan genç adamın cevabı çok kısaydı.

Hayata Saygı Duymak

Çevre meselesi üzerine yediden yetmişi herkesin bir düşüncesi ve duruşu var. En temelde, yerlere çöp atmamak,

Bir Fotoğraftan

Yolda; Tek Başına İnce uzun, dört şeritli kısa, az kullanılmış patika ya da keskin virajlarla hepimiz

Amaç yolculuktur

(The Journey is Destination); Dan Eldon Fotoğrafçıların yaşam öykülerine ilişkin filmlere çok sık rastlanmıyor. “Bang Bang

Bir Fotoğraftan

Bunu Daha Önce de Yaşamıştık Bir daha, bir daha… Doymak bilmez ruhlarımız her gün aynı yollardan

Türkiye Fotoğraf Dünyası /4

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) Hedefe konan sanatçılar için Devlet cephesinde bu gelişmeler olurken, Erdoğan karşı kutupta

Burası İstanbul Olmalı

İstanbul fotoğraflarının klişeleri vardır. Kubbeler, minareler, cami siluetleri, martılar, seyyar satıcılar, kediler, köpekler, varoşlar, çocuklar, Galata

Düşünmenin Kısır Döngüsü

Fotoğrafçı hangi teknik üstünlüğe sahip olursa olsun yaratıcılığını kurgulaması ve ortaya çıkarması düşünme yeteneğinin sınırsızlığına bağlıdır.

Türkiye Fotoğraf Dünyası /3

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) İDGSA’da Fotoğraf Bölümü Fotoğraf bölümü 1978’de resmen açılmış ve Türkiye’nin ilk akademik