Bulutların Aynasında: Öyle Bir Düştüm ki Düşüme / 1

///

Rüyalar da bulutlar gibi mi acaba? Sürekli akıp duran, türlü türlü şekle giren, her an her yerde başımızın üstünde bitiveren, zamanlı zamansız. Bazen ürkütücü, bazen ılık sıcak bir huzur.

Her gece ayakucumda uyuyan Badem, o gece yanıma gelmedi. Annem arkadaşlarını görmeye gittiğini söyledi. Bana hiç söz etmeden nasıl gider? Sanki, doğduğumdan beri hep koynumdaydı, sırdaşımdı o, en yakın arkadaşımdı. Her gece konuşur dertleşir, sarıp sarmalardık birbirimizi, konuştuklarımızı ertesi gün Gamze’ye de bir bir anlatırdım. Ben anlattıkça, o da severdi Badem’i. Ben yarın ne diyeceğim Gamze’ye?

Badem niye beni bırakıp gitti acaba? Yoksa onu küstürecek bir şey mi yaptım?

Bu ne böyle, yapayalnız kalmışım kalabalıkların ortasında. Garip ışıklar sarmış her yanımı, hiç bizim evin ışıklarına benzemiyor. Sanki gökyüzündeyim, altımda kafesler, içinde dünyalar. Ben kafeslerin üzerinde yürüyorum, camdan pencereler, camların üstünde yürüyorum. Kırılır mı acaba bunlar? Güneş yeni batmış. Terkedilmişim. Badem’siz ne yaparım ben?

Bulutlara takılıyor gözlerim, alev alev bulutlara. Yoksa yangın mı çıktı oralarda. Ya Badem de orada ise. O da mı bulutlara karıştı acaba? Dedem de birgün bizi bırakıp gittiğinde, bir daha geri dönmediğinde annem söylemişti, “deden bulutlara karıştı”, diye. Belki dedem de orada, o yangın yerinde.

Dedem gittikten hemen sonra getirmiştik Bademi evimize. Ah keşke tanışmış olsalardı, şimdi orada bulurlardı birbirlerini. Ama Badem çok iyi koku alır, eminim dedemin terlikleriyle oynaya oynaya onun kokusunu almıştır. Annem atmamıştı dedemin terliklerini, Bademe oyuncak olmuştu terlikler. Ah, evet, tabii ya. Şimdi mutlaka buluşmuşlardır orada. Ama yangının ortasında ne olacak halleri?

Dedem geçen yıl karışmış bulutlara. Silik bazı resimler var anılarımda; beni berbere götürüşü, bana şeker alışı, oyun bahçesine gidişimiz. Bir de evde öyle köşesinde oturuşu, ayağında Bademin kokladığı terlikleri.  Az konuşurdu. “Çok üzüntülü de ondan öyle az konuşuyor” demişti annem. O zaman niye anneannemin gitmesine izin vermişti ki. Ben de tutamadım bak Bademi, izin de almadı ki benden. “Matem tutuyor” demişti annem, dedem için. Demek, sevdiğini yanında tutamayan,onu n matemini tutuyor. Badem gittiğine göre, ben de matem mi tutmalıyım şimdi, ama matem nasıl tutulur ki?

Matem sessizce tutulan bir şey galiba. Tane tane, çok az sözcükle, kısık bir sesle. Ama kokuluydu sesi. Arada anneannemin adını anardı, “ah, Makbule” derdi, “niye benden önce gittin ki sanki”. Onun çok sevdiği çiçeklerinden söz ederdi. İlle de hanımelinden.

Rüyalar da bulutlar gibi mi acaba? Sürekli akıp duran, türlü türlü şekle giren, her an her yerde başımızın üstünde bitiveren, zamanlı zamansız. Bazen ürkütücü, bazen ılık sıcak bir huzur. Bazen, “aaa, rüyaymış, ne çok korkmuştum, iyi ki gerçek değilmiş” dediğim; “bazen niye bitti ki, gerçek değil miydi o elimi tutan sıcacık eli Gamze’nin”, dediğim sabahlar.

Eller dediniz de, aklıma geldi, annemin elleri de ince uzun, benimkiler gibi. Denizlere uzanan ince uzun parmakları var. Bana çekmiş demek ki. Bu arada bir sır vereyim size, annem de benim gibi bir bulut düşkünü.

Geçen akşam gördüm, balkonda oturmuş, denizlere, bulutlara bakıyordu. Evet, her fırsatta gökyüzüne bakar. Acaba birilerini mi arıyor o kara bulutların arasında. Dedemden başka, onu da bırakıp gidenler oldu mu acaba. Anne, diye sesleniyorum. Duyan yok. Ortalık karanlık, sadece bulutlar var. Ne çoklar, ah, ne çok bırakıp giden olmuş. Kim bilir kimleri bırakıp gittiler. Ya Badem, Badem geri gelecek mi, peki?

Annem ve babamla, üçümüz, barınağa köpek almaya gittiğimizde, barınağın bahçesinde gördüm onu, bakışları çarptı beni, gözüme dikti gözlerini. “Aaa, bak anne, Badem bu”  dedim. Oranın bekçisi, “iyi seçim”, dedi, “bu cins bir köpek,ceyk rasıl teriyer bu”, dedi. Ne demekse. Halbuki o artık Badem! Aldık, eve getirdik. Ah, size söylemedim mi, evde babam sık sık badem kavurur. “Hey delikanlı, badem yer misin”, der. “Hayır asla, ben Badem yemem, o benim arkadaşım”, derim. “Oğlum her bademi sen köpeğin mi sanıyorsun”, der. Ciyak ciyak bağırırım, “ille de şunun bir tadına bak” diye parmağını sallayınca tepemde. Koşarak odama giderim, tabii Badem de arkamda, sarılırım ona. Hırıl hırıl sesler çıkarır, kuyruk hep havada, beni seviyor ya.

Badem beni niye bırakıp gitti acaba? Ona kötü bir şey mi yaptım ben. Her sabah okula giderken mamasını suyunu koyuyordum oysa. Yok yok ben kötü bir şey yapmadım ona. Tabii, babam, ikide bir, akşamları,“Badem yemek isteyen var mı?”, diye bağırınca, korkmasın da ne yapsın. Ben de korkuyorum zaten bir gün Bademi de kavurup yiyecek diye. Sonunda kaçtı gitti işte.

Bulutların oralarda da böyle parmak sallayan heyula gibi adamlar var mı acaba? Niye o parmak sallayanlar gitmiyor da, sessiz kuzu gibi dedeler, canım Badem’im gidiyor oralara, bulutlar diyarına. Bu diyar lafını da Gül’den öğrendim. Gül akıllı kız, herşeyi bilir. Uzak ülkelere diyar denirmiş, öyle dedi.

Bu bulutların arasında bir de kuzular, beyaz ayılar, balıklar, yunuslar var; gitmişler bulutlar diyarına, baksana, hayvanat bahçesi kurmuşlar orada demek ki. Bir kere, ben de gittim hayvanat bahçesine, okul gezisi ile. O kocaman fili, Pak Bahadır’ı görmüştüm orada, aaa, baksana, o da, şimdi bulutların arasına karışmış.

Hey, şuraya bak, yoksa çocuklar da mı gidiyor bulutlar diyarına. Ama ne güzel özgürce koşturuyorlar. Dur, koşma, düşeceksin, diyen de yok arkalarında. Ama nereye acaba? Ben de koşmayı seviyorum. Hele de Badem de arkamdan koşturunca, hev hev diye seslenir bana,beni de bekle, der. Büyüyünce koşucu mu olsam acaba? Okuldaki yarışlarda hep birinci oluyorum, genellikle Rasim’in arkasından birinci. Ama onun babası da koşucuymuş, ondan o hep benden öndeymiş, annem öyle dedi. Benim babam koşucu değil, okuyucu. Hep kitap okuyor. Keşke o da koşucu olsaydı.

Fotoğrafa merakı geçen yüzyılda, 70’li yılların ikinci yarısında, üniversite yıllarında başladı; sanata, edebiyata, resme, şiire, saza söze, arkeolojiye, tarihe meraklıydı oldum olası; giderek dünyayı değiştirmeye, tıbba ve psikiyatriye merakı da aynı yıllara rastlar. Tank gibi bir Zenith TTL makinayla dolanırdı ortalıkta. Güneşli havada 125’e 16, merdiven altında karanlık oda, ah bir 400 ASA’lık film alabilsek de, çekebilsek yarı karanlıkta. Her biri 36 kare, aman hemen bitmesin, yanında yedek film var mı, nasıl çıktı acaba, gel de bekle bir hafta, derken, fotoğraf öğreneceğim diye sabırlı olmayı öğrendi bir de. Beklemeyi, zamana inanmayı öğrendi.

“Yeni Fotoğraf” dergisinin çıkışını heyecanla her ay alışını, üç arkadaş evin alaturka tuvaletini karanlık odaya çevirişlerini, bol fotoğraf çekmeden bu işin öğrenilemeyeceğini anladıklarında, film masrafını kısmak için, Sirkeci’den 300 metrelik film alıp onu kasetlere bölüp bol bol siyah beyaz fotoğraf çekişlerini, o günlerden kalan görüntüleri; Alsancak’ta ayı oynatan adam ve ayısının görüntülerini, Kayseri’de çeşme başında oynayan çıplak çocukların, İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda büyük mitinglerin görüntülerini, ille de kordon görüntülerini hayal meyal hatırlıyor.

Ardından, uzun bir ara girdi fotoğrafla arasına. Psikiyatri eğitimi ve uzmanlığıyla artık makinasız fotoğraflar çekmeye dönüştü adeta bu merak. Yardım için başvuran kişileri dinlerken kendi zihninde onların fotoğraflarını çekmeye, onların iç dünyalarını, duygu hallerini zorluklarını, hayat mücadelelerini zihninde imgelerle canlandırmaya dönüştü bu merak. 80’li yılların başlarından itibaren artık mesleğine gömülmüştü. Araştırma yapmak, ders vermek, klinik pratik, meslek örgütlenmelerinde aktif görevler üstlenmek ve bu görevleri bağlamında yüzün üzerinde ülkeye seyahat etmek, konferans vermek. Buralarda mutlaka sanat müzelerini, az da olsa fotoğraf müze ve sergilerini ihmal etmedi; tabii, elindeki genellikle kompakt makinaların deklanşörüne gelişine basmayı da.

Altmışından sonra, taa gençlik yıllarından beri uzaktan beğeniyle izlediği İFSAK’ta kurs görme zamanı bulabildi; ardından, fotoğrafın günlük hayatında kapsadığı zaman, alan genişledi. İFSAK’ta Temel Eğitim Semineri, ardından, Pitoresk projesi, Çekim Teknikleri, Portre, Makro, Uzun Pozlama dersleri, çalışmaları, Semt projesi çalışmalarında, katılabildiği fotoğraf gezilerinde rastgele, gelişine fotoğraf çekmemeyi öğrendi. Ortaya çıkmasını istediği fotoğrafı, önce zihninde kurgulamayı, onu mümkün olduğunca önce zihninde tasarlayıp görmeyi, imgeleştirmeyi, ardından dış dünyayı bu zihnindeki tasarıya göre gözden geçirmeyi, dış dünyanın kontrolü dışı olan gerçekliklerini dikkate alan bir bakış açısı benimsemeyi, mümkünse dış dünyaya az da olsa istediği biçimi vermeyi ve elindeki teknik olanaklar çerçevesinde zihnindekinin mümkün olup olmadığına karar vermeyi ve teknik ayarları / düzenlemeleri buna göre yapmayı öğrendi. Dış dünyadan edindiği izlenimleri iç dünyasında kurgulayıp / tasarlayıp, sonra bu tasarımı dış dünya ve teknik olanakların sınırlılıklar çerçevesinde, dış dünyanın içinden çekip çıkarması ve fotoğrafa dökmesi gerektiğini öğrendi. Fotoğrafın “çekilen” değil, “yapılan” bir şey olduğunu; fotoğrafı “çekmek” değil, “yapmak” gerektiğini öğrendi.

Fotoğrafın, dış dünya ile iç dünyasını birleştiren bir araç olduğunu; dış dünyayı
kendisine göre yeniden inşa ederken iç dünyasını zenginleştiren bir araç olduğunu kavradı.

Bu yüzyıla devrilmişti zaman; sayısallaşan bol renkli dünyada, “tekniğin önceliği, estetiğin üstünlüğü, yaratıcılığın hazzı” der durur oldu; bu dediğinin peşine düştü. Fotoğrafın “makinenin çektiği birşey değil, fotoğrafçının yaptığı bir şey” olduğunu kavradı. Kısaca, hayatına “fotoğrafça bir anlam katma” peşinde bir fotoğraf meraklısı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Çizginin Tuhaf Tipleri

Çizmek var olmak demektir, çizebilmek ise özgürlük… Daha sözcükleri öğrenmeden, çizgilerle ifade etmeye çalışıyoruz kendimizi. Ve…

Ucube Fotoğrafçısı: Diane Arbus

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Ahu İncekaralar https://www.instagram.com/ahuincekaralar_tarafından yayına hazırlanmıştır. . . . .…

Yol Boyu İspanya

2024 yılı Ekim-Kasım aylarında Başkent Madrid’de başlayıp İspanya’nın Endülüs bölgesine de uğrayarak Akdeniz ve Atlas Okyanusu…

Görmenin Metafiziği Üzerine

Gerçek ve Güzel İnsan, yapısı gereği, tereddütlerinin izinde, görünenin ardındaki gerçeğin peşinden gider. Herkes kendini olduğundan…