Bölüm 12, Umman, Maskat

10 Temmuz 2024 – Çarşamba

Kurduğumuz saatte, sabaha karşı saat altıda uyanıyoruz. Hemen toparlanıp henüz otel İnternetimiz varken yine InDrive uygulamasından bir taksi çağırıyoruz. Gelen taksi ile köprü dahil 500 Rupiye anlaşıp havaalanına varıyoruz. Kontrol, pasaport ve güvenlikte hiç problem olmadan giriyoruz içeriye. Uçağa almalarına daha bir süre var. Kalan son paralarımızla iki kahve ve bir kruvasan alarak beklemeye başlıyoruz.

Zamanında kalkıyor. Uçakta karnımızı doyuruyor, birer minik şişe şarabımızı da içiyoruz. Keyfimiz yerinde şimdilik. Bakalım inince ne ile karşılaşacağız. Kapı vizesi alacağız, umarım problem çıkmaz. Yaklaşık iki buçuk saat sonra Maskat ‘a iniyoruz. İner inmez koşturarak vize ofisini ararken bir görevliye soruyoruz, o da kaç gün kalacağımızı soruyor. İki gün deyince, o zaman Türkiye’den gelenler için vizeye gerek yok direk pasaport kontrole gidin diyor. Eeee bunca badireden sonra seviniyoruz haliyle.

Pasaport kontrole gidiyoruz, önceden koşturduğumuzdan henüz kalabalık değil. Sıraya girip, polisin önüne geliyoruz, o rezervasyonlara bile bakmadan vuruyor mührü ve içerideyiz.  Bavullarımızı da problemsizce alıp gümrükten geçiyoruz, artık Maskat’tayız. Şimdi biraz para bozdurmak lazım taksi için. Bir döviz bürosu bulup 1 doları 0,37 Umman Riyalinden bozduruyoruz. Ne değerli parası var memleketin. Bozdururken 2.1 Riyal vergi kesiyorlar, hoşlanmıyorum bu havaalanı dövizcilerinden. Bozdurup dışarı çıkınca taksi lazım mı diye biri geliyor. Evet diyorum, şu adres ne kadar? 15 Riyal diyor, yok artık, bozdurduğum 50 doların hepsini alacak. Yüksek diyorum 10 ‘a iniyor. Yine çok diyorum. Olmaz deyip gidiyor. İlerideki sıradaki taksilerin oraya gidip soruyoruz. 5,4 Riyal diyorlar. OK diyoruz. Yayla gibi bir arabaya biniyor ve otele doğru hareket ediyoruz. Çok uzun olmayan bir sürede oteldeyiz. Kayıtlar yapılıyor. Bu gezide kaldığımız en iyi otel. Burayı apar topar almıştık, çok araştırmadan, eski şehir ile havaalanı arasında bir yerde ama denize çok uzak değil. Odada biraz dinlenip, deniz kenarına doğru yürüyelim diyoruz. Odaya çıkıp ikram çaylardan içip birkaç saat kestiriyoruz. Akşam 4:30 gibi dışarıdayız.


Denize doğru yürüyoruz. Çok da yakın değilmiş. Fotoğraf çekerek, dün karşı kıyısında olduğumuz bu Umman denizine ulaşıp ayağımızı sokuyoruz. Bu denize de girmedik demeyiz artık. Çıplak ayakla uzun kumsalda yürüyoruz.

Sonra ters tarafa geri yürüyüp, epey yorulup, terledikten sonra otele ara sokaklardan biraz da fotoğraf çekerek dönüyoruz.

Bu akşam ne olur ne olmaz diye yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri yiyeceğiz. Hem bitsin hem de yükümüz azalsın diye. Zira malum havayolu firması 3 kilo el çantasından başka hak vermiyor. 12’şer kilo bagaj hakkımızı da 4, 5 kilo geçtik şimdiden. Azaltmak şart. Bu arada Hamit’ler her şeyi halletmişler. Yarın sabah uçacaklarmış İstanbul’a. Bizden bir gün önce dönecekler. Kayıpları büyük ama oradan kurtulmalarına sevindik. Onlar da kutlamak için tekrar Leopold Cafe ’ye gitmişler. Evet, yemeğimizi yiyip biz de yatıyoruz, geç oldu. Yarın biraz erken kalkıp günü değerlendirmek istiyoruz.

Bugün 14,848 adım atmışız.

1964 yılında memur bir babanın çocuğu olarak Urfa’da doğdum. 1968 yılında hayatımın geri kalanını geçireceğim İstanbul’a tanıştım. 1986 yılında Yıldız Üniversitesi Kocaeli Mühendislik Fakültesinden Elektronik Mühendisi olarak mezun oldum. Sırasıyla askerlik, iş hayatına başlama, evlilik, iki tane dünya güzeli kız dünyaya getirme, kendi işini kurma ve sonra “Yeter daha ne kadar çalışacaksın?” diyerek iş hayatını komple bırakma çizgisinde bir yaşam geçirdikten sonra, hobilerime yöneldim. Yurt içi, yurt dışı geziler, teknecilik ve karavancılık ile görme, keşfetme ihtiyacımı karşılarken, bunları belgelemek için çocukluktan beri sevdalısı olduğum fotoğrafa tekrar başladım. Aslında çocukluktan beri sevdalı olduğum söylenemez; çocukluğumun tatil günleri, ilkokuldan başlayarak dayımın Maltepe’deki fotoğraf stüdyosunda çalışarak geçti. O zamanlar dışarıda oynamak yerine o daracık karanlık odada, fotoğrafçılığın mutfağında çalışmak nefret edilesi bir durumdu. Ama her aşk nefretten doğmaz mı? Doğar; dolayısıyla fotoğraf makinesini hiç bir zaman yanımdan ayırmadım. Askerlik sırasında, 1988 yılında, AFSAD'da temel eğitim aldım. 2014 yılında, emekli olur olmaz İFSAK’a üye oldum. Çeşitli karma sergilerde, dernek içerisindeki fotoğraf gruplarında, sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Bir dönem Yönetim Kurulu'nda görev yaptım. 2018 yılında İstanbul Fotoğraf Günleri Koordinasyonunu üstlendim. Ve bu sevdiğim ortamda bulunmaya devam ediyorum.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Çizginin Tuhaf Tipleri

Çizmek var olmak demektir, çizebilmek ise özgürlük… Daha sözcükleri öğrenmeden, çizgilerle ifade etmeye çalışıyoruz kendimizi. Ve…

Ucube Fotoğrafçısı: Diane Arbus

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Ahu İncekaralar https://www.instagram.com/ahuincekaralar_tarafından yayına hazırlanmıştır. . . . .…

Yol Boyu İspanya

2024 yılı Ekim-Kasım aylarında Başkent Madrid’de başlayıp İspanya’nın Endülüs bölgesine de uğrayarak Akdeniz ve Atlas Okyanusu…

Görmenin Metafiziği Üzerine

Gerçek ve Güzel İnsan, yapısı gereği, tereddütlerinin izinde, görünenin ardındaki gerçeğin peşinden gider. Herkes kendini olduğundan…