Bu öykü, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Münevver Antczak https://www.instagram.com/munantczak/ tarafından yazılmıştır.
. . . . . . . . . . . .
Bir an önce buradan çıkmak, eve gitmek ve yalnız kalmak istiyorum. Kapıya doğru yürürken onlar hocanın etrafında toplanmış, gülerek fotoğraf çektiriyorlardı. Boğazım düğümlendi. Artık Yalçın hiçbir fotoğrafta olamayacaktı, hiç kimse onun fotoğrafını çekemeyecekti. Dışarı çıktıktan sonra mantomu giydim. Soğuk havaya rağmen düğmelerini iliklemeden yürümeye başladım. Birinin arkamdan dur bekle diye seslendiğini duydum. Melis. Taksim’e gidiyormuş. Birlikte metro durağına doğru yürümeye başladık. İnsanların arasından sıyrılarak geçerken önü açık mantomun etekleri arkaya savruluyor.
Yarım saat önce bu caddeden galeriye giderken geçmiştim. Yağmur çiselemeye o zamandan başlamıştı. Yalçın’ı göreceğim için nasıl da heyecanlıydım. O da orada olacaktı, emindim. Koca salon tıklım tıklım, gelenler kapı önüne kadar taşmış. İki dirhem bir çekirdek ziyaretçiler arasında garsonlar dolu kadehleri tepsilerle omuzlarının üstünde taşıyorlar. Mırıltılar, kahkahalar. Gözlerimle etrafı taradım. Her an birisinin arkasından karşıma çıkıverecek diye yüreğim ağzımda.
Heyecanımı bastırabilmek için yanımdan geçen garsonun tepsisinden bir kadeh beyaz şarap aldım. Ne zamandır böyle bir kalabalığın içine girmemiştim. Evden işe, işten eve günler geçip gidiyordu. Hoca sergi açılış davetini e-maille göndermeseydi bundan da haberim olmazdı. Okurken onu hatırladım, burnumun direği sızladı. Güya unutabilmek için bütün mesaj gruplarından çıkmıştım. Hadi dedim kalk git, bir kez daha dene, ne kaybedeceksin ki? Hem kar yağsaydı birlikte fotoğraf çekmeye gitmeyecek miydiniz, öyle sözleşmemiş miydiniz? Kim bilir belki bu akşam kar yağar.
İlk Melis’i gördüm. Kırmızı, dar bir elbise giymiş, yanları boğum boğum.
“Nerelerdesin, uzun zaman oldu görüşmeyeli, özledim seni valla,” diye boynuma sarıldı. “Ben de özledim. Ne kadar kalabalık, duyan gelmiş.”
Dilimin ucunda ama Yalçın’ı gördün mü diye bir türlü soramıyorum.
“Evet, herkes geldi.” Bir an yüzü bulutlanır gibi oldu. O sırada biri çağırdı, onun yanına gitti. Etrafa bakmaya devam ettim. Hâlâ ortalıkta yok. Büyük ihtimalle geç kaldı. Sergiyi dolaşmaya başladım. Bir iki arkadaşla uzaktan selamlaştık. Herkes kendi havasında. Daha salonun bir duvarındaki fotoğrafları bitirmeden Melis elinde kırmızı şarabıyla yanıma geldi. Bu defa sormakta kararlıyım. Ağzımı açmak üzereyken, “Keşke Yalçın da aramızda olsaydı, değil mi?” dedi.
Yürüyen merdivenin yüksek basamaklarını neredeyse koşarak indim. İş çıkışı, kalabalık. Kumaş hışırtıları, ayakkabı tıkırtıları, sürtünme sesleri, anonslar… Melis arkamdan, biraz yavaş yetişemiyorum diye bağırdı. Durdum. Nefes nefeseydi. Beni gözden kaybetmemek için etrafından geçenlere çarparak ilerliyordu. Bu soğuk havada terlemiş, alnında boncuk boncuk damlalar.

Evden çıkmadan önce sürdüğüm mavi farla aynı renk diye boynuma özenle bağladığım fuları gevşettim. Artık nefes almadığını düşündükçe kuru bir öksürük gelip boğazıma takılıyor. İçimdeki ses Melis’in sözlerini tekrarlayıp duruyor.
“O akşam yalnızmış evde. Sabah kızının yatağında bulmuşlar. Kestiği saçlarına kızının tokasını takmış. Avucunun içinde tutuyormuş.“
Böyle bir şey nasıl olur? Sesim boğuk, hırıltılı. Dudaklarım titriyor. Sürekli aynı şeyi tekrarlayıp duruyorum. “Böyle bir şey nasıl olur?” Ellerimi koyacak yer bulamıyorum.
“Bütün mesaj gruplarında yazılınca haberinin olmadığını düşünemedim.”
İkimiz de ayaktayız. Ağzını bıçak açmıyor. Gayrettepe’de önümdeki kadın kalkınca, “Hadi sen otur,” dedi, o ayakta kaldı. Bana doğru eğildi. Burnumda ıslak mantosunun kokusu. Fısıldadı. “Çok üzgünüm. Keşke çenemi tutsaydım da benden duymasaydın.”
İlk dersimizi hocanın evinde yapmıştık. Nutkumuz tutulmuş, ardı ardına ekrana gelen siyah beyaz İstanbul fotoğraflarına bakıyorduk. Sanki 1970’lerin İstanbul’u. Hepimiz hayrete düşüyoruz, gözlerimiz büyüyor. “Nasıl olur, hâlâ böyle yerler var mı?” Üzerimizde bıraktığı etkiden memnun, hocanın sesi neşeyle çınlıyor. “Beraber gidince göreceksiniz.”
Ahşap binalar var birbirine yaslanmış, genç bir kadın balkon korkuluğunun üzerinden sarkmış örtüsünü silkeliyor; pencereden pencereye gerilen ipe çamaşırlar asılmış, altından ayakları çıplak iki çocuk koşuyor; duvarında çerçevelenmiş Atatürk fotoğrafı asılı, mahalle arası bir kahvede tavla oynayanlardan biri zar atıyor. Binalara, sokaklara, insanların kıyafetlerine bakıyoruz. Önce gördüklerime hayret ediyorum, sonra kendime. Duymuşluğum vardı da nedense hiç oralara yolum düşmemişti. Ne olursa olsun insan bir kere bile merak edip gitmez mi? Gitmemiştim işte. Ev Teşvikiye’de, iş Teşvikiye’de… Denizi bile gördüğüm yok ki.
Yalçın, “Sigara molası verebilir miyiz?” diye sordu. El çabukluğuyla sardığı sigaralardan birini hocaya uzattı. Dumanını savurdukları pencereden soğuk havayla birlikte sigaranın kokusu geliyor. Mutfaktan bir bardak çay bir parça da simit aldım. Tabakların içi kek, börek, kuruyemiş ve meyvelerle dolu. Salona simit parçasını ısırarak girdim. O kadar tazeydi ki, susamlar dişlerimin arasında ezildi. Yalçın dibine kadar içtiği sigarasını kül tablasında söndürürken bana doğru baktı. “Simit ne güzel koktu. Ben de çayımı simidimi alıp hemen geliyorum.” Mutfaktan seslendi. “Hocam siz de ister misiniz?” “Kahve olsun benimkisi.” Evcimenliği hoşuma gitmişti. Dönünce kendimi ellerine bakarken buldum, utandım. Ne yüzük vardı elinde ne yüzük izi.
Yanımda oturan adam Gayrettepe’de kalktı. İri gövdesiyle Melis yanıma yerleşti, kulağımın içine doğru konuşmaya başladı. Arada burnunu çekiyor. Kopuk kopuk bir şeyler duyuyor ama anlattıklarını takip edemiyorum. Başka bir dünyadayım.
Kasım ayıydı. Yavaş yavaş yükselen güneşle birlikte ağaçların gölgesi, kırağıyla kaplı otların üzerine uzayarak düşmüştü. Yerlere dökülen sarı kuru yapraklar pul pul parlıyordu. Hoca, “Galata Kulesini kadrajınıza almayı sakın unutmayın!” derken yavaş yavaş Yalçın’ın yanına yerleştim. Burnuma sabun kokusu doldu. Rüzgâr estikçe uzun atkuyruğu hafifçe bana doğru sallanıyordu.
Siyah paltolu, siyah bereli bir balıkçının, beyaz plastik kovalarıyla denize doğru yürüdüğünü görünce heyecanlandık.
“İçinde satamadığı balıklar var. Bekleyin.”
Kovayı boşaltır boşaltmaz, martılar üşüştü. Attıkları çığlıkların gürültüsüne deklanşör sesleri karıştı. Kiminin kanatları açık, kiminin kapalı olarak karelerimizde donup kaldılar. Balıkçının hareketlerine göre açımızı değiştirmek isterken farkında olmadan birbirimizin önüne geçiyorduk. O sırada balıkçı deniz suyuyla doldurduğu kovalarla bize doğru yürümeye başladı. Ağırlıktan dizleri bükülmüş, öne doğru eğilmişti. Galata Kulesi ve deniz, uçan beyaz martıların arkasındaydı. Deklanşöre bastım. Yalçın’ın eli girdi kadrajıma. Biraz yana kayarak bir daha bastım. Omuzu balıkçıyı kapattı. Bir sonrakinde yüzü vardı. Ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım hep bir parçası fotoğraflarımda kaldı.
Çekimler bitince yorgunluğumuzu atmak için bir yerde oturalım dedik, karşımıza bir Rum meyhanesi çıktı. Akşamcılar için saat henüz erkendi. Garsonlar boş masaları birleştirdiler, uzun bir masa yaptılar. Karşılıklı oturduk. Mezelerle birlikte rakı da söyledik. Fotoğraf makinesinin ekranından çektiklerimize baktık, birbirimize gösterdik. Elim eline değdi birkaç kez. Zaman ilerledikçe iyi akşamlar dileyip ayrılanlar oldu. Boşalan masalar birer birer eski yerine kondu. Bir baktık sadece ikimiz kalmışız. Başım bulutlu. İkide bir elini tutuyorum. Sarhoş olduğumun farkında, mesafeli davranıyor. Seni evine bırakayım dediğinde itiraz etmedim. Kahveye çağırırım diye geçiyor aklımdan. İnşallah evde vardır. Apartmanın kapısını açıncaya kadar yanımda kaldı. Uzandım öpeceğim ama eğilmedi. Dudağına yetişmedi dudaklarım. Yanağıma kondurduğu öpücükle kaldım.
Hafta içinde yaptığımız değerlendirme toplantısına gelmedi. E-maille göndermiş. Meğer benim çekemediğim fotoğrafı o çekmiş. Acaba sarhoşken yaptığım taşkınlıktan mı gelmedi diye düşünmeden edemedim. Ertesi gün aradım. “Böyle fotoğrafları olan biri niye toplantıya gelmedi diye merak ettim,” dedim. Bir şeyler söylemeye çalıştı, baktım anlatmak istemiyor, üstelemedim. O akşamdan, benim sarhoşluğumdan hiç bahsetmediği için mutluydum. Bir sonraki çekime birlikte gitmeye karar vererek telefonu kapattık.
“Biliyorsundur karısını çok seviyordu. Aslında tuhaf bir ilişkileri vardı. Bir bakıyorsun barışmışlar aynı evde yaşıyorlar sonra bakıyorsun karısı, kızını alıp yine evi terk etmiş. Dönecekler diye hiçbir eşyanın yerini değiştirmemişti. Sizi birlikte görünce çok sevinmiştim.” Şaşkınlıkla baktığımı görünce açıkladı. “Sizi Balat’ta görmüştüm. Yanımdan geçtiniz ama beni fark etmediniz. Nedense ikinizi birbirinize çok yakıştırmıştım.”
Güneş gökyüzünü kızıldan sarıya boyarken buluştuğumuz sabah. Sahilden başlayıp rengârenk cumbalı evlerin arasına girdiğimiz, ışık nerdeyse o sokağa döndüğümüz, sık sık kaybolduğumuz o sabah. Dinlenmek için girdiğimiz kafede, şekersiz çaylarımızı içerken anlatmaya başlamıştı. “Bir akşam eve geldim yoklar. Düşünebiliyor musun not bile bırakmamış. Neden gittin diye soramadım, o da anlatmadı. Belki de duyacaklarımdan korktum, kim bilir. Her şeye rağmen umudumu kaybetmedim, geri dönecekler biliyorum. Toplantı olduğu akşam onunla buluşmuştuk. Tamam, dönüyorum demedi ama en azından benimle buluştu. Sence de bu iyiye işaret değil mi?”
Atkuyruğunu düzeltip saç lastiğiyle bağlarken, “Kızımınkiyle aynı renk, onu çok özlediğim için uzatıyorum, bir türlü kesmeye kıyamıyorum,” dedi. Bakışlarım sıkı sıkı topladığı koyu kestane saçlarında dolaştı. Konuştukça karısını, kızını ne kadar sevdiğini, onlarsız bir hayat düşünemediğini anladım. İçime tarifsiz bir sıkıntı çöktü. Bir hayal kırıklığı daha. Oysa ondan çok hoşlanmıştım. Konuştukça kapılar birer birer kapandı. İçimde çok iyi bildiğim, unutuncaya kadar içinde yuvarlanıp duracağım o koca boşluk yine açıldı. Neyse ki diğerleri gibi sen daha iyilerine layıksın masalını anlatmadı. Gökyüzünün laciverti kararmaya yüz tuttuğunda gözlerimin ta içine bakarak sordu. “İlk kar yağdığında fotoğrafa çıkalım, söz mü?” Anlaştık. Karaköy iskelesinin önünde ayrıldık. O vapura bindi, ben dolmuşa yürüdüm.
“Gelecek istasyon Osmanbey,” anonsuyla yerimden kalktım. Melis’e hoşça kal dedim mi bilmiyorum. Her şey bulanık. Yağmur sulu sepkene dönmüş. Kar soğuğu var. Dişlerim birbirine çarpıyor. Eve nasıl geldim, kapıdan nasıl girdim hatırlamıyorum.
Beni arasın diye niye beklemiştim ki. Acaba kar yağsaydı o beni arar mıydı? Karnıma bir sancı saplandı. Gözümün önüne ilk tanıştığımız gün geldi. Pencere önünde sigara içişi. Yüzük var mı diye parmaklarına bakışım. Utanışım. Birden kadrajıma parça parça girdiğini hatırladım. Bilgisayarın düğmesine basarken elim titriyordu. Görüntüler arka arkaya gelmeye başladı. Uçuşan martıların önünde kesik eli. Balıkçıyı kapatan yarım omuzu. Onca fotoğrafın arasında yüzünün tam olarak girdiği sadece bir kare buldum. Martılar net, balıkçı net, uzaklarda minicik görünen Galata Kulesi net. Bir tek onun yüzü bulanık. Büyüttükçe görüntü bozuluyor. Gözlerim doluyor, ağlayamıyorum.
Pencereden dışarıya baktım. Kar başlamış, lapa lapa yağıyor.

Fotoğraflar: Münevver Antczak
Not: Bu öykü ilk olarak Notos Dergisi’nin 103. sayısında yayınlanmıştır.

Bize Ulaşın