Marcus Aurelius’un “Kendime Düşünceler’’ kitabından bir cümle uzun zamandır kafamı meşgul ediyor. Stoacı felsefe acı çekmenin insanın yaratıcı gücünü geliştirdiğini söyler. Yaratmak dediğimiz şeyin duygularla çok ilgisi olduğu kesin. Yaratmak çok acı çekmektir ve aynı zamanda yaratmak çok haz duymaktır.
İnsanın yaratım sürecinde Aristoteles, Metafizik ‘inde (Metaph VI. 1025 b) insanda üç temel faaliyet bulur. Birincisi “bilme” ikincisi, eyleme geçme’’, üçüncüsü “yaratma” etkinliğidir.
Bu iki paragraftan yola çıkarak “acı’’nın sanatta olan bağına bakalım istedim. Çünkü sanat bazen sadece ifade değil bir çağın tanıklığıdır.
Dünyada yaşanan savaşlar, felaketler ve haksızlıklar için yapılan isyanlar gelecek nesillerin hafızası olmuş. Asırlardır, insanlar acılarını ağıtlarla, efsanelerle, yazıyla, resimlerle, heykellerle ve günümüzde görsel dilin etkin olduğu bir alan olan fotoğrafta bu acıları dile getirmiş ve hatırlanır kılmışlar. Bu acıları hatırlayalım ve tekrar etmeyelim diye.
Tarih Sümer’le başlar ama o kadar geriye gitmeden son yüzyılımıza bakalım beraber.
1935’te 1929’da başlayan Büyük Buhranın en yıkıcı etkileri görülüyordu. Walker Evans bu dönemde ABD İçişleri Bakanlığı tarafından geçici bir görevle işsiz kalan kömür madencilerinin yerleştirildiği yeni iskân bölgesini fotoğraflamak için gönderilmişti. Bu geçici iş kalıcı bir işe dönüşür ve hükümet Büyük Buhran yıllarında yaşanan sıkıntıların nelere yol açtığını belgelemek için Evans’ı resmi olarak görevlendirir. Yazar arkadaşı James Agee ile ülkenin güney eyaletlerine doğru yola çıktı. Agee çiftçilik yapan ailelerin hikâyelerini anlatacaktı. Evans da doğal olarak fotoğraf çekecekti.
Çiftçilerin giysilerinin, evlerinin ve yatak odalarının fotoğrafları inanılmaz derecede etkili portreler yaratıyordu. Zaten görevlerindeki en büyük amaçları insanları en duru halleriyle fotoğraflamak ve o anki durumu en gerçek şekilde aktarmaktı. Yazar James Agee’nin metinlerini ve fotoğrafçı Walker Evans’ın fotoğraflarını içeren, ‘’Let Us Now Praise Famous Men’’ 1941’de Büyük Buhran sırasında yoksulluk içinde yaşayan çiftçilerin hayatlarını belgeleyen kitaba dönüştü ve yayınlandı.


‘’Beni anlayabilmeniz için tablolarımı değil, acımı görmeniz gerekir.’’ diyen Picasso, yalnızca kendi yasını değil, bir dönemin içsel sancılarını da resmetti. Mavi dönemi sadece renk değil, bir ruh haliydi. Yıl 1901 henüz yirmilerinde olan Picasso Paris’te sanat çevrelerine yeni giriyordu. O sıralar en yakın arkadaşı ile bohem bir hayat sürüyorlardı. Arkadaşı bir aşkın yıkımıyla intihar eder. Picasso bu ölüme tanıklık eder ve tüm renkler yerini ağır bir melankoliye bırakır. Bu travma, sanatında derin bir iz bıraktı ve sanatında Mavi Dönem başladı (1901-1904). Bu dönem boyunca Picasso’nun ilgisi yoksullar, yaşlılar, körler, akıl hastaları gibi toplumun dışına itilmiş insanlara yöneldi. Onların yalnızlığı kendi yalnızlığıyla örtüştü.

Pembe Dönem (1904) Picasso, Fernande Olivier ile tanıştı, hayatındaki bu duygusal değişimin renk paletine yansıdığını görürüz. Mavi yerine pembe, turuncu ve toprak tonlarına geçer ve böylece Pembe Dönem başlar.
Renk, artık onun için sadece estetik değil bir duygu dili olur.

Guernica eseri yaklaşık 3,5 metre yükseklik ve 7,8 metre genişlik ile dikkat çekici büyüklükte, tuval üzerine sadece siyah ve beyaz renklerde yağlı boya ile yapılmış bir resimdir. Resimde İspanya iç savaşında yaşanan ölüm, şiddet, çaresizlik sahneleri yer alır. Acı çeken insanlar ve hayvanlar ile kaos içindeki yıkılmış binalar betimlenmiştir.

Yüzyılın en etkili ve sonraki nesillere acılar bırakan olaylarından biri de elbette Nazi toplama kamplarında yaşananlar olaylardır (1933-1945). Bu dönemle ilgili hepimizi derinden etkileyen filmleri izlemiş ve tarihe tanıklık eden yazarları okumuşuzdur. Hepsini sıralamak bile uzun bir liste oluşturur sanıyorum. Ama hepimizin bildiği ortak duygulara hitap eden bir yazarın kitabı, etkisi büyük “İnsanın Anlam Arayışı’’
Viktor E. Frankl, bu otobiyografik kitabı Holokost’tan kurtulma deneyimlerini ve bunun insanın hayatına anlam bulma anlayışını nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Frankl’a göre insan, işinde, bir başkasına duyduğu sevgide ve acıya katlanmak için gereken cesarette anlam bulabilir.
Kitaptan alıntı; “Kampta bizim hayatta kalmamızı sağlayan şey, bu günler bittiğinde sevdiklerimize kavuşma ümidiydi ancak savaş bittiğinde gördük ki ne sevdiklerimiz hayatta ne de evlerimiz var. İşte o zaman bizi daha zor günlerin beklediğini anladık.”
W.Eugene Smith’in Minamata fotoğraflarına bakınca içimizi acıtan olaylar örgüsünü öğreniriz. Japonya’da bulunan bir balıkçı köyünde sanayileşmenin başlaması, bir fabrikanın zararlı atık sularının Minamata koyuna akıtılmasıyla başlayan bir hikâye. Köy nüfusunun en önemli besini olan deniz ürünleri aracılığıyla yıllar sonra zararlı atıkların etkileri görülmeye başlar. Köyde yeni doğan nüfusta uzuv kayıpları, kas hastalıkları, denge sorunu, koku alamama ve gözlerde problemler gibi çeşitli rahatsızlar baş gösterir. Fotoğrafçı köylülerin bu sorunlarını tüm dünyaya duyurabilmek için uzun süre orada kalır. Çünkü onların acılarına tanıklık etmek zorunda hissediyordu kendini.
Köylülerin güvenini kazanan Smith serideki en etkili fotoğrafını anne ve kız çocuğunun iznini alarak soğuk bir Aralık günü geleneksel Japon banyosunda çekmiş (1971).
Fotoğraflar 1972’de LIFE’ta yayınlandı, küresel sergilerde gezildi ve 1975’te ortak yazarlı Minamata kitabının yayınlanmasında bir araya gelindi. Fotoğraflar, endüstriyel su kirliliğinin korkunç sonuçlarının tarihi bir kaydı, ancak dünya bu trajediden ders çıkardı mı?

Uzaktaki acıları gösteren fotoğrafların sağladığı bilgi ne işe yarar?
“Başkalarının Acısına Bakmak” ve savaş insan türünün doğasından gelir. Böyle diyor Susan Sontag kitabında, ‘tefekkür nesneleri olarak’ savaş ve dehşet fotoğraflarından hareketle kaleme aldığı sarsıcı kitabında. Daha sonra da Goya’nın “Savaşın Felaketleri” serisinden Amerikan İç Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Nazi ölüm kamplarının fotografik belgelerine ve daha yakın tarihimizde Bosna, Sierra Leone, Ruanda, İsrail, Filistin ve 11 Eylül 2001 New York City trajedilerine, zaman içinde bir gezintiye çıkıp, asıl olarak şu soruyu yöneltiyor bizlere: “Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?”. Başkalarının Acısına Bakmak, kesintisiz görüntü bombardımanının tüm hayatımızı kuşattığı bir çağda, Susan Sontag’ın savaş fotoğrafçılığının misyonu ve başkalarının acılarıyla ıstıraplarına duyarlı olmak üzere bir insanlık dersi verdiği kitabıdır.
Fotoğrafların etkisi giderek azalıyor; peki bu, sadece seyirci olarak kalma kültürünün, vahşet fotoğraflarının ahlaki gücünü nötralize etmesinin bir kanıtı mıdır acaba?
İnsan zaman zaman bazı şeyleri unutmaya meyillidir. Kuşkusuz her şeyi unutamaz insan. Anımsamak ya da unutmak arasında kalan insan bir bahçıvanın yaptığı gibi ayıklamak ve budama yapmak ister.
Richard Misrach- ‘’Plajda’’ (2002-05) serisi de bir unutmaya çalışmayla anımsama arasında çektiği fotoğraflar serisinden oluşuyor. Seri 11 Eylül olaylarına karşı kişisel tepki olarak ortaya çıkar. Terör saldırısının sabahında Washington’dadır ve umutsuzca New York Üniversitesi’ne henüz başlamış olan oğluna ulaşmaya çalışır. Arabasına atlayıp oraya vardığında gece yarısıydı. Halen gökyüzünde küller uçuşuyordu. Bütün bu olanlardan sonra bu deneyim onu esir alır ve aylarca çalışamaz. Ve eşiyle beraber Hawaii’ye gider. Otelinden plajdaki kaygısızca eğlenen insanlara bakmak ona ikiz kulelerin televizyonlarda gösterilen görüntülerini hatırlatır. ‘’Ama bu kez aşağıdan yukarı doğru değil yukarıdan aşağı doğru bakıyorum’’ der ve seriyi çekmeye başlar. Misrach insan figürünü kendi ölçeği içinde cüceleştirmiştir. Ona göre ‘’ Cennet rahatsız edici bir mesken haline gelmiştir. Bu yüce deniz kırılganlığımızı ve hassasiyetimize ilişkin bir çerçeve sunar.

Can acıtıcı olayları bilerek ve isteyerek hafızamızdan yok ediyoruz. Günümüzde ‘’acı’’ etkileşim yaratmak, sürekli birbiriyle yarışan, yarıştırılan seyirlik vaat eden bir kültüre dönüşmüş durumda. Gelecek yeni ‘’acı’’ haberi bekler ve bir önceki haberi unutur olduk. Elbet bu durumların bir yansıması olacaktır sanata.
’Acı’’dan yaratılmış esreleriyle, buraya yazmakla sığdıramayacağım kadar yazar, şair, ressam, müzisyen ve sanatçı vardır elbette. Aklınıza gelenleri sizler de ekleyin lütfen.
Belki bir daha ki sefere burada ‘’mutluluk’’ başlığıyla yazılar yazılır neden olmasın.
Kaynaklar:
Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak
Jackie Higgins, Fotoğraf Neden Kusursuz Olmak Zorunda Değildir
Will Compertz, Pardon Neye Bakmıştınız

Bize Ulaşın