Zaman Avucumuzda Misket Olsaydı

//

Esra Makara ile İlk Romanı Dönüş Bileti Üzerine

Keşke zamanı avucumuza alıp, bir güzel evirip çevirsek.

Esra Makara’nın Dönüş Bileti isimli ilk romanı bu cümleyle başlıyor. Ben de yazımın başlığını düşünürken romanın ilk cümlesinden esinlendim. Roman, bizi Devin’in renkli, hareketli, maceralı dünyasına davet ediyor. Rengarenk misketlerin yerlerde oynaşması gibi geçiveriyor zaman. Keşke Esra’nın dediği gibi elimizde evirip çevirsek.  Kitaba uzun bir yolculuğun başında uçakta başladım. Uçak batıya doğru Avrupa şehirlerini tek tek aşarken Girit’te Hanya’nın sokaklarında dolaştım. Nasıl ki, arkadaşları romanın karakteri Devin ’in anılarının birer parçası oldular diyor yazar, Devin de benim ve gezilerimdeki anılarımın bir parçası oldu.

Bir de, ilk adımlarını sokaklarında attığın şehrinden ayrılırken dönüş biletinin olmamasının kısa süreli bir ayrılış tercihi için değil ama tüm ömrüne yayılan bir durum olması gerçeği var. Ben bunları düşünerek on yedi günlük gezinin sonunda eve döndüğümde kitabı bitirmiştim. Yazarı Esra Makara’yla sohbet etmek istedim ama o Girit’te yaşıyor. Öyleyse ona mektup yazayım dedim. İsterdim ki zarfa koyup, pul yapıştırıp göndereyim. Okuduklarımı, Esra’yla mektuplaşmamızı sizlerle paylaşmak için bu seferki mektup e-posta oldu.

-Sevgili Esra’yı kendi cümleleriyle tanımak istesek, bize neler anlatırsın?

Edebiyata ve kurmaca romanlara sığınan bir çocukluk geçirdim. Yazar olma hevesiyle dilbilim okumaya karar verip, İstanbul Üniversitesinde Amerikan Kültür ve Edebiyatı bölümüne girdim ve 2008’de bitirdim. Herkes gibi ya bir şey olamazsam telaşıyla üniversitenin son bir yılında Marmara Üniversitesi’nde pedagojik eğitim aldım. Bana çok şey kattı, asla pişman değilim. Mezun olduktan sonra öğretmenlik, yeminli tercümanlık, yayınevlerinde editörlük yaptım. Derken İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik bölümüne girip yüksek lisans okumaya karar verdim. Hayallerimden biri de buydu çünkü, yazarlığın yanına bir de gazetecilik eklemek. O dönem Doğan Grubu’ndan çıkan Yacht Türkiye dergisine muhabir olarak girince hayatım denizlerin etrafında şekillendi. Yat yarışlarının takibi, tekne testleri derken yepyeni bir alana girmiş oldum. Oradaki özgürlük hissini çok sevdim. Eğitim aşkı biter mi? Bitmedi. Babamın yüreklendirmesiyle yine İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde doktora eğitimine başladım. 2015 yılında evlenip Girit’e yerleşince yazmaya devam ettim ve işte buradayım.

-Ben senin esin kaynağını, bu kitabı yazmak için seninle konuşan sesi merak ediyorum.

Girit’e geldim dedim ya, kolay olmadı. Âşık olmak sınırları aşmak için yeterli olmuyor. Ülke değiştirmek, yeni bir dilde yaşamayı öğrenmek büyük bir karar. Gidebildim ve özelim gibi bir yerden söylemiyorum bunu. İsteyen herkesin içindeki o gücü keşfettiğinde yapabileceği bir şey gitmek. Fakat insan gidince aitlik hissini, dünyadaki yerini de sorguluyor. İçine geldiğim kültüre ait olabilmeyi çok istedim. Çok insani bir istek bu. Ait olayım, kabul edileyim, sevileyim. Bu süreçte de pek çok insanla tanıştım elbette. Dansları öğrendim, müzik gruplarına girdim, dağlarda yürüdüm. Hepsi iyi güzel de müzik yaparken insanın bir başkasına dokunması daha kolay oluyor sanki. Böyle oldu bende de. Ütopik diyebileceğim bir arkadaş grubu edindim kendime. Saatlerce, günlerce, gecelerce enstrüman çaldık. Benim için çok özet geçilecek bir şey olmasa da konuyu çok da dallandırıp budaklandırmadan toparlamak istiyorum. Günün birinde o müzik sustu ve hep birlikte oturduğumuz o akşam yemeğinde masaya “Biz kimiz?” sorusunu yatırdık. O soru, yıkımı da beraberinde getirdi. Biz kimiz? Masadaki herkesin buna verilecek bir cevabı vardı ancak hiç kimse ortak bir noktada buluşamadı. Bir daha asla bir araya gelemedik. Yağmurun altında şemsiyesiz kalmışım da aceleden koşmak zorundaymışım gibi hissettim. Dağlarda yürürken tam dönüş yolunda ayağımı burkmuş gibi bir acı duydum. Diyelim ki tatlı olacağını düşündüğünüz bir lokmayı ağzınıza attınız ve son anda acısı hissedildi. Öyle bir duyguydu işte. İçimde büyüdü, büyüdü, büyüdü ve gidecek yer bulamadığı noktada yazma isteği doğdu. Aslında her zaman yazar olmayı hayal eden çocuğun ikna olması için meğer böylesi bir patlama yaşaması gerekiyormuş.

-Yazmak için okumak tabii ki çok önemli. Senin okuma alışkanlıkların nasıl? Yazmaya nasıl başladın? Biraz da öykü ya da roman yazmak isteyenlere, kitabı olsun isteyenlere yol göstermek anlamında soruyorum.

Okumak benim için hep başka dünyalara kaçış ve o dünyaları keşfediş yolu oldu. Çocukken daha çok fantastik kurgu romanlarını tercih ettim. Başka bir dünyanın olma ihtimali her zaman heyecanlandırır beni. Bir de tabii farklı hayatların nasıl olduğunu görme arzusu var. Nerede yaşıyorlar, o yaşadıkları yerlerde rüzgâr nasıl esiyor, çocuklar hangi oyunları oynuyor, yollar nelere uzanıyor, penceresi hiç açılmayan o evlerde neler var? Yeni bir ülkede gezerken evlerin açık pencerelerinden göz ucuyla bakma gibi bir alışkanlığım var. Kulağa çok güzel gelmese de o evdeki bir nesneyi bile görürsem içinde yaşayan insanları hayalimde canlandırırım. Kitaplarda o tek bir nesneden çok daha fazlası var. O insanların duygularına kulak veriyorsunuz. Okuyabilmek beni bu nedenle çok heyecanlandırıyor. Günümün herhangi bir saatine kısa da olsa okuma alışkanlığına yer vermeyi seviyorum. Ruhumu doyurmam lazım, aksi çok zor olabilirdi. Öte yandan, yazmayı da çok besleyen bir alışkanlık bu. Pek çok insan bir kitabı olsun ister. İstemek yetiyor mu? Yetmiyor bence. Öyle olsa içimdeki duyguların bunca zaman patlamasına gerek kalmadan yıllar önce kitabımı yazmış olurdum. Kısacası, insanın anlatacak bir şeylerinin olması ve bunu yordamınca yapması yazılan kitabı da zengin kılıyor.

-Yazma alışkanlıkların var mı? Örneğin sabah mı, örneğin yalnız mı, örneğin kalabalıklar içinde mi?  Bir de tabii yazmak için gözlem de çok önemli. Karakterlerinin doğma süreci nasıl oldu?

İlk önce kafamda yazarım. Ben yürürken hikâyeler oluşur, karakterler toplaşır ve hep birlikte bitmeyen bir diyaloğun içine girerler. Sabah veya akşam yazarım gibi bir tercihim olamıyor çünkü herkes kadar ben de hayat gailesinin içinde koşturuyorum. Bir şekilde kendime ait bir zaman dilimi yaratıp yazmaya gayret ediyorum. Keşke hep sabahları yazsam demiyor da değilim tabii. İnsanın zihni en çok sabahın erken saatlerinde, henüz kimseyle konuşmamışken, dert dinlememişken, haberleri okumamışken açık oluyor. Gözlem konusu bence işin en eğlenceli kısmı. Kendimi bildim bileli etrafımdaki insanlara hikâyeler yazmışımdır. Vapurdaki adamın o gün kaç mola verdiği, genç kadının hangi kitabı okuduğu gibi detayları hayal ederim. Bütün gün okuyup gözlem yapıp, ertesi sabah yazabilmeyi ister miydim?  Hem de nasıl!  Dönüş Biletinin karakterleri kendileri geldiler. Kitabı yazmaya karar verdikten sonra yoğun bir okuma sürecine giriştim. Mentorum ve arkadaşım Irmak Zilelinin de yazar olmak isteyenlere yıllardır öğretmeye çalıştığı bu.  Yazmak isteyen kişi, kendine dert edindiği konuya dair derin okumalar yapmalı ki hikâye kendini bulsun. Dürüst olmak gerekirse yazma sürecinin en sevdiğim kısmı okumaları yaptığım o dönem oldu. Hiç bu kadar büyük bir arzuyla okumalar yapmamıştım. Sanki aç kalmış, susuz kalmış gibi romanın konusuna dair farklı okumalar gerçekleştirdim. Ruhum öylesine doydu ki o dönem, karakterler yavaş yavaş hayatıma girmeye başladı. Belki delice gelebilir kulağa, ama bir noktada romanın karakterleri elimdeki kalemi alıp yazmaya başladılar gibi hissediyorum.

Kamerasını çıkarıp yıllardır boş kaldığı belli olan bir evin fotoğrafını çekiyor. Yaban enginarları büyümüş bahçesinde. Ameli filminin o ünlü alıntısını hatırlayıp sesli bir şekilde söylüyor. Oysaki siz bayım, bir sebze bile olamazsınız. Çünkü enginarların bile bir kalbi vardır. Yanlarında bir limon ağacı büyüyüp serpilmiş enginarların. Sanki biz bize yeteriz der gibi… Sahiden de çok eski bir yer olmalı. Kim bırakıp gitti acaba bu mavi panjurları? En son kimin eli değdi kilidine? Giderken hissedilenleri değil de söylenebilen sözleri düşünüyor Devin. Gitmek kolay belki, ama içindekileri söyleyip gitmek var bir de.

-Lea, Mina ve Devin… Bunların arasında neredeyse hiç olmayan bir kadın daha var. Anne … Ama bir yerde o da hayata karışıyor. Bu çok cesaret verici. Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm, yaşarken, çok dillendirmesek de kafamızın içinde kararlar alıyoruz ve bir gün nehir denizle buluşuyor. Ne dersin? Senin için cesaret, umut hayatın hangi alanlarında yer alıyor?

Anne… Yaşananlardan en habersiz kalan o. Ne annesinin yasını biliyor ne de çocuğunun acısını hissediyor. Korkularla saklanan kimliğin bir neticesi aslında o anne. Hayata karıştığını düşünmenize sevindim. Yazarken bunun olmasını çok arzu ettim çünkü. Umut hep var. Bazılarımız onu en derinlere saklasa da görünür olacağı zamanı bekliyor bence. Cesareti tetikleyen de umudun kendisi, ama tek başına da yeterli değil. Cesaret için insanın zihnini çok güçlü kılabilmesi gerekiyor. Tabii ben bir filozof falan değilim. Bir şekilde emek verip kendime yol çizerken hayatı kavrayabildiğim kadar anlatıyorum. Dilim döndüğünce, kalemim yazdığınca diyelim.

-İstanbul – Girit arasında yapılan yolculuk Devin ‘in içsel yolculuğuna da paralel gidiyor. Kitabın baştan sona durmamayı anlatıyor. Ben bu hareket halini çok sevdim. Senin için de böyle bir zaman oldu mu?

Son dönemde Hanya’da izlediğim bir tiyatro oyununda kendini sıkça tekrarlayan bir cümle vardı: Her şey bir daire halinde dönüyor ve her şey yeniden geliyor. Geceler gündüzleri kovalarken insanlar olarak bizim sabitlik peşinde olmamız çok gülünç değil mi? Kitap boyunca hareket ettikçe yenilenen, değişen yüzleri anlatmaya gayret ettim. Bir ritim oturtmaya çalıştım aslında. Hayatın içinde de vardır o ritim. Yürürken, bir kapıyı aralarken, yemek pişirirken ya da başka herhangi bir şey yaparken duyarsınız. Bir değişim ve dönüşüm hali. Kitabın adı Dönüş Bileti de boşuna değil.

-Sevdiğin yazarlar, kitaplar, senin yazmanı etkileyen edebiyatçılar kimler? Sinema, fotoğraf, müzik de mutlaka etkili oluyordur. Yazmak için motivasyon kaynakların ya da beslendiğin alanlar nedir?

Müzikten çok beslendim. Ama tüm enerjimi salt ondan aldım diyemem. Sinemadaki anlatılar, iyi çekilmiş bir fotoğraf karesi veya derinlikli yazılmış bir kitap zihnimi besledi. Bir arkadaş olarak Irmak Zileli kitaplarıyla beni çok etkiledi. Nurdan Gürbilek kitaplarını üst üste okuduğumu hatırlıyorum. Rebecca Solmit’in Kaybolma Kılavuzu, Zygmunt Bauman’ın Kapımızdaki Yabancılar da şu an aklıma gelenlerden. Bir de bu kitabı yazarken tanıştığım Byung-Chul Han var. Her kitabını defalarca okuyabilirim.

– Sormak istediğim bir konu daha var. Lea gerçekten var olan bir akraba mı? Benim yazdığım bazı öykülerde esinlendiğim gerçek karakterler var. Ben yazarken gerçekten yola çıksam da bir yerde bir bakıyorum kurguya kaymışım ya da esprili bir dille söylesem uyduruvermişim. Bu uydurma halini çok seviyorum. Hayal dünyam öykülerdeki gerçekle buluşuyor ya, o çok heyecan verici. Senin için Dönüş Bileti nasıl gelişti?

Lea gerçek bir akrabam değil, ama yazım sürecinde kendime çok yakın hissettiğim bir kadın oldu. Aslında kitaptaki karakterlerin hiçbiri gerçek değil. Bazen bana Devin ‘in benim olup olmadığımı soruyorlar. Hayır değil. Ben Devin ‘in gösterdiği cesareti gösteremedim hayatımda. Belki de bu yüzdendir, onu yazmak bana çok iyi geldi. Bazı karakterlerin esin kaynağı var diyelim. Mesela, Katina Hanım. İçinde sakladığı acılara rağmen şen şakrak, herkese iyi gelen biri. Onu yazarken eşimin hiç tanımadığım anneannesini hayal ettim. Girit’te savaş döneminde yaşadıkları çok acı verici. Onun hayalinin bende bu şekilde yankı bulmasını sevdiğim için bu hayali yaşatmak istedim. Yoksa, söylediğiniz gibi, yazmak biraz da uydurma hali. Olmayan bir dünyayı kurguluyorsunuz. Bir de bakmışsınız ki, yazdığınız sokaklardan yürürken o karakterleri arar olmuşsunuz. En azından benim tecrübem bu yönde oldu.

Damakta gezinen tatların insanı bulunduğu yerden çok uzaklara, hatta bazen seneler öncesine götürmesi ne tuhaf.

-Bir de dönüş biletin yoksa doğduğun köye, o tatların anısı nasıl birikir, yer eder dimağında…

 

1966 yılında İstanbul’da doğdu. Kadıköy Anadolu Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. 1998 yılında İFSAK üyesi oldu. Farklı dönemlerde İFSAK yönetim kurulu üyeliği yaptı. İFSAK Kısa Film Yarışması ve Festivali, İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali düzenleme kurullarında uzun yıllar çalıştı. Karma sergilerde fotoğraflarıyla yer aldı. Bir Şehre Dokunmak ve İstanbul Gece Olunca Seni Affettim isimli dia gösterileri İstanbul Saydam Günleri ve Selanik’te Türk Haftası’nda gösterildi. İFSAK Fotoğraf ve Sinema Dergisi, Geniş Açı Fotoğraf Dergisi, Altyazı Aylık Sinema Dergisi, Sinema Dergisi gibi dergilerde, Dünya, Radikal, Birgün gibi gazetelerde sinema ve fotoğrafla ilgili yazıları yayınlandı. İFSAK Blog, perasinema ve Mikroscope sitelerinde yazıyor. Yazı ve fotoğrafı birleştiren atölyeler düzenliyor. Aşk Ağustosta Güzeldi isimli ilk kitabı 2020 yılında, Kafa Hep Pazar isimli ikinci kitabı 2025 yılında yayınlandı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Edebiyat

O Kış Kar Yağmadı

Bu öykü, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Münevver Antczak  https://www.instagram.com/munantczak/ tarafından yazılmıştır. . . . .…

Anna Karenina Ölmedi

“Bütün mutlu evlilikler birbirine benzer (oscarlı oyuncu değillerse) oysa mutsuz evliliklerin farklılıkları vardır.”   Tolstoy’un “Anna…

Gamzede Saklı Çocukluk

Bu öykü, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/sema.vurucu Sema Kahraman Vurucu tarafından yazılmıştır. . . .…

Benim Kararım

Aniden Filmi Üzerine Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/berna_kuleli1  Berna Kuleli  tarafından hazırlanmıştır. .…

“Yol Kenarı” üzerine *

denizler. O uçsuz bucaksız milyarlarca yıldır salınan, İçlerinde türlü çeşit can, Büyük büyük atalarımızı doğuran o…

Sevmek Zamanı

orada sen ve yalnızlığın erosun oku değdi tenime ve ben burada yalnızlığımla naso magister erat **…

Zigotlarımız

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu‘ndan Özlem Dikeçligil tarafından hazırlanmıştır. . . . . .…

Dün Yağmur Yağacak

Saatin altında yazardı; “Bir bakıyorsunuz üç, bir bakacaksınız hiç…”  Özdemir Asaf  Özdemir Asaf’la tanıştınız mı? Konuştunuz…

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin…

Emel’in Kaçamağı

Kadın vestiyere astığı şalını aldı, katlayıp çantaya yerleştirdi. İtalyan ayakkabısını çekmeceden çıkardı, spor ayakkabısını onun yerine…

Olduğu Kadar…

Bu ayki yazıma başlamadan önce kulaklığımı taktım ve Spotify’dan Romen şarkıcı Maria Tanase’yi açtım. Parmaklarım klavyeye…

Balkondaki Kadın

Fotoğraflar Nasıl Kaybolur? Doğan zil sesi ile uyandı. Başındaki saate baktı. Saat 09.00’u gösteriyordu. Çalan telefonu…