Cem Ersavcı’nın Fotoğraflarında İmge ve Gerçeklik

//

“… insan hayatı imgelerce hem kutsanmış hem de lanelenmişti; kendini ancak imgeler aracılığıyla kavrayabilirdi, imgelerin  zorla uzaklaştırılması imkansızdı; onlar, sürünün  başlangıcından beri içimizdeydiler, düşünmemizden çok daha önceye ait ve çok daha güçlüydüler, zamanın dışındaydılar, onlar geçmişi ve geleceği kendilerinde birleştiriyorlardı, bir rüyanın ikiye katlanmış hatırasıydılar ve bizden daha güçlüydüler: burada uzanmış yatan Vergilius da kendisi için bir imgeydi, ve geminin gerçekliklerin en gerçeğine dümen kıran, görünmez dalgalar tarafından taşınan, dalgalara batıp çıkma imgesi, aslında onun kendi imgesiydi, karanlıktan gelen karanlığa yelken açan, karanlığa gömülen Vergilius da uçsuz bucaksızlık olan o gemiydi, uçsuz bucaksızlığı hedeflemiş kaçıştı, kaçış halindeki gemiydi, hedefti, uçsuz bucaksızdı, bedenin manzarası, kuş bakışına ve düşüncelere sığmayan bir manzaraydı, gecenin yeraltı dünyasının uçsuz bucaksız, dev bir imgesiydi.”

Broch
“Vergilius’un Ölümü”

 

Görünümler, herhangi bir şeye kaydedilinceye kadar  sonsuz gerçeğin bir parçası olarak kabul edilirler. Kaydedildikten sonra gerçek nitelikleri tartışmalı hale gelir. Çünkü gerçekler inandırıcı bir şekilde bize gösterilse dahi, bu onlara gerçeklik kazandırmayabilir. Birçok insan, gerçek yerine onun fotoğrafik görüntülerini daha fazla inandırıcı görmüş, böylece fotoğrafa duyulan inanç, yer yer onu da aşan bir anlamla karşılık bulmuştur. Gerçek göreceli bir kavram olduğu için nasıl bir kesinlik taşıdığı ve algılarımız içinde ne kadar yer kapladığı tartışmalıdır. Bazı fotoğrafların gerçeğin yerini alacak kadar gerçeğe yaklaşmış olmaları fotoğrafın bir yüzünün gerçeğe, diğer yüzünün ise imgelere açık olmasındandır. Fotoğrafçı her ne kadar karşılaştığı görüntülerle fotoğraf çekmeye çalışsa da aslında düş dünyasında gördüğü imgelerin peşindedir. Bu yüzden fotoğraf imgeleşmiş bir görüntüdür.  Fotoğraf, imgeleşmiş bir görüntü olmasına rağmen onu gerçek olarak görmek isteyenlerle arasında doğrudan veya dolaylı olarak bir ilişki geliştirmiştir. Bu gerçek bir ilişki olmayıp sanal dünyanın yarattığı bir ilişki biçimidir. John Berger, her imgede bir görme biçiminin yattığını ve imgenin yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş bir görüntü olduğunu söyler. Gerçek yaşamdan koparılıp gerçekliği ve özgürlüğü benimseyen fotoğraf artık bağımsız bir varlıktır. Bağımsızlık duygusu ise fotoğrafı gerçekten uzaklaştırır. Sanatsal bir görüntüdeki gerçek, duygusal, düşünsel, estetiksel anlamda damıtılmış gerçekliktir. Gerçekliği kendine konu alan her çalışma ve sanat yapıtı bir yeniden sunumdur (1).

Yaptığı çalışmalarla sonsuzluğa uğurlanan Cem Ersavcı’nın fotoğraflarına baktığımızda bizi yeniden imge ve gerçeklik algısı ile baş başa bırakıyor (2).

Cem’in işleri, kendi karakteriyle uyumlu olarak, sade ve samimi, az ile çoğu anlatan, gösterişe ve abartıya kaçmadan, kendi yaşam alanını çok iyi analiz etmiş bir çift gözün ve zihnin filtresinden geçerek oluşturulmuş imgeleridir (3).

Cem Ersavcı’nın hayatında yol esastı. Jack Kerouac’ın “Yolda” kitabındaki gibi bir arayış, ancak arayıp da bir bulamayış da vardı. Cem’in fotoğraf çekme pratiği içerisinde yola gitmenin de önemi büyüktü. Bu nedenle dünyayı, yaşadığı ve gezdiği coğrafyayı gezerek belgeleyerek anlama ve anlamlandırma arzusu vardı. Ve bu anlayış fotoğraflarının özünü oluşturuyordu.  Yolda olmak, kimi fotoğrafçılar için yaptıkları işe odaklanmalarını sağlayan önemli bir unsurdur. Amerika’da 1975’te George Eastman House’ta açılmış olan ve o güne kadar manzara fotoğrafı anlayışını tamamen değiştirmiş olan “New Topographics” sergisinin fotoğrafçıları gibi Cem Ersavcı’da  bir topografik incelemenin, bir yüzey araştırmasının oturduğumuz yerden yapılmayacağını biliyordu (3). Bu nedenle belki de canı pahasına yolda olmayı önemsiyordu. Belki de kendisine Stephen Shore’ı örnek almıştı. Stephen Shore, kendisinin önemli işlerinden sayılan “American Surfaces” ve “Uncommon Places”ı üretirken yaşadığı yolda olma halini; “Birkaç gün geçtikten sonra çok farklı bir psikolojik duruma giriyordum. Sanırım bunun, dikkatimi saatlerce odaklanmış bir şekilde tutmak ve yolun geçişini izlemekle ilgisi var; ben dümdüz ileriye odaklanıyorum ve dünya yanımdan geçip gidiyor. Birkaç gün böyle devam ettikten sonra çok daha enerjik, çok net ve çok odaklanmış oluyordum ve bu haftalarca devam ediyordu.”  diye özetliyordu (4). Benzer bir şekilde, ölümünden hemen önce tüm Anadolu’ya yayılan yeni bir iş üretmek için hazırlık yapan Cem’in de ilham kaynaklarından birinin bu “yolda olma hali” olması kuvvetle ihtimal. “Milli Coğrafya Sınırlarında Bir Yol Hikâyesinin Cep Atlası” çalışma başlığını taşıyan yeni işi için 2014’te kaleme aldığı taslak metinden alıntılamak gerekirse: “Bu atlas, içinde bulunduğum coğrafyayı anlatmaktan ziyade benim yapmış olacağım gezinin önemli gördüğüm veya hoşuma giden yerlerini resmeden bir defter olacak. Bir cep defterine geçtiğim, gördüğüm, kaldığım yerlerin küçük harita çizimlerini yapıp yanlarına notlar yazacağım. Böylece bu yolculukla, aynı zamanda geniş bir coğrafyada, kendimi konumlandırma dürtüsüyle ilişkilendirmiş olacağım.” (5).

Cem Ersavcı’nın fotoğrafları bize; şehirlerin tükenişi veya tüketilişi, doğa talanı ve doğanın yanında saf tutma durumlarını (belki de ikilemlerini),  ütopya ile distopya arasında gidip gelerek kaybedişin, arayışın, buluşun  veya bulunmayışın sorgulayıcı yanlarını imgelerle ve gerçeklikle hafızamızı hantallıktan kurtaran anları olarak anlatıyor (6).  Zamanın insanları sürüklediği ve insanların zamanın akışı içindeki değişimini de gösteriyor karelerinde… Fotoğraflarını doğanın ve insanın bulunduğu, durduğu, var olduğu ve hızla tükettiği  veya tükendiği yerle ilişkisine göre yoğunlaştırıyor. Bazen görmekten kaçındıklarımızın bazen de görmek zorunda kaldıklarımızın anlatıcısı.

Cem Ersavcı’nın fotoğraflarında doğanın ve  insanın yalnızlığı kadar toplumla kurduğu ilişki ve birlikte olma halini yansıttığını görebiliriz. Görüneni de gizleneni de, var olanı da yok olanı ve yok edileni de göstermekten kaçınmıyor. Yaşadığımız dönem uzun zamandır doğanın, kentin, insanın ve yaşamın tüketilişine denk geldiğimiz bir dönem. Kentlerin geçirdiği dönüşüm, kentsel dönüşüm ya da rantsal bölüşüm, toz duman arasında yaşamak için direnen doğa ve canlılar, şehirleri fethetmeye ya da yağmalamaya koyulan inşaatçılar, devasa havaalanları, şehir hastaneleri, AVM’ler… Bunlar gibi yapay afetler artık doğal afetlerin yanında bir hiç kalıyor. Tüm dünya iktidarları doğayı, insanı, mekânları yok etmek için el birliği içinde çalışıyor. Doğal afetleri yönetemediğinizde -o bir de- yapay afetlere dönüşüyor ki en tehlikelisi de bu. Cem Ersavcı, sanatsal olanın hayli politik, politik olanın da sanatsal olabileceğini de  gösteriyor bize.

Kitapta “Kıyı” dışındaki bütün bölümler, Cem’in Türkiye’de gerçekleştirdiği işlerinin seçkilerinden oluşuyor. Bunun da fotoğrafçılığını inşa ederken her ne kadar evrensel olsa da, konu edindiği işlerin ağırlıkla yaşadığımız coğrafyadan beslendiği gerçeğiyle paralel bir karar olduğunu belirtelim (2).

Kitapta yer alan ilk iş olan “Bilinmeyen Ada”, aslında Cem’in daha somut konulardan yola çıktığı farklı projelerinden fotoğraflarla yeni bir anlatı kurguladığı; farklı zaman, mekân ve projelerden seçtiği fotoğrafları bir duygu bütünlüğü içinde bir araya getirdiği bir seri… Bir bakıma yaşadığı coğrafyadaki daralma halinden sıyrılmak için oluşturulmuş, sığınak niteliğinde bir ada (5). Ersavcı bu çalışmasını; “Farklı zamanlarda, bir kısmı uzaklardan bir kısmı yakın çevremden biriktirdiklerimden imgesel çağrışımlara uzanan, mekanların bağlamlarını unutup ruhlarını düşünmeye çabalayan bir yolculuk…” olarak tanımlıyor (2).

 

 

 

 

 

 

 

Kitapta ikinci konu olarak kişilerde özgürlük, sonsuzluk ve hafiflik hissi yaratan çalışması “Kıyı” geliyor. 2012 yılında İngiltere’de bulunduğu sırada Okyanus kıyısındaki sahillerde oluşturduğu bir seçki. Denizin sonsuzluğuyla karanın buluştuğu ve insanın doğanın gerçeğiyle apaçık karşılaştığı bir mekân olarak betimlenen “Kıyı”, Cem’in bilmediği ama merak ettiği uzak ve yabancı bir coğrafyaya duyduğu ilgiyi göstermesi ve bu merakı nasıl görselleştirdiğini izlemek açısından da önemli. Kıyı çalışması için; “Okyanus kıyılarını etkileyici ve eşsiz buluyorum. İnsanları ve yapıları, tarih ve zamandan uzaklaştırıyor, arka plandaki büyük sonsuzluk ile “burası” arasında bir ikilemde, kıyıda bırakıyorlar sanki.” diye betimliyor (2).

2006-2014 yılları arasında çektiği fotoğraflardan oluşan oldukça  kapsamlı “Sosyal Manzaralar” bölümünde Cem Ersavcı kendini bir fotojurnalist veya sıcak haber fotoğrafçısı olarak tanımlıyor (5). Bu fotoğraflar  Cem’in çeşitli politik eylemler, direnişler, kutlamalar veya bayramlar üzerinden yaşadığı ülkeyi ve dünyayı anlama ve anlamlandırma çabasının da bir simgesi. Gezi çalışmasında olduğu gibi bir yandan içe yönelmiş, bireyselliği öne çıkaran fotoğraflar değil bunlar. Politik olanın zaman zaman küçümsendiği bir zamanda, objektifini yönelttiği görüntülerin taşıdığı tehlikeyi cesurca alaşağı eden fotoğraflar (7). Çok geniş bir “Eylemler” arşivinden seçilmiş fotoğraflara baktığımızda Hrant Dink cenazesinden YÖK  protestolarına, Cumhuriyet mitinglerinden TKP kongrelerine, Newroz kutlamalarından Onur yürüyüşlerine, tezkere protestolarından Tuzla Tersanesi’ndeki protestolara, seçim kampanyalarından 1 Mayıs kutlamalarına, mitinglerdeki portrelerden Aşura günü anma etkinliklerine ve Gezi direnişine kadar sosyal haksızlıklara yönelik isyanlar, hak talepleri  gibi birçok konuyu gerçeklik algısından yola çıkarak Türkiye’nin yakın tarihini toplumun hafızasına kaydediyor. Çalışma  ağırlıklı olarak yaşadığı İstanbul’daki eylemleri odağına alsa da, sırf içinde yer almak ve belgelemek için gittiği, ülkenin başka şehirlerinden eylemlere de yer veriyor.

Cem’in İstanbul’un yakın çevresinin son çeyrek yüzyılda geçirmekte olduğu akıl almaz değişimi belgelediği “Dışarısı” ve “Kuzey Ormanları”. “Dışarısı”, kentin çeperlerinde yer alan ve yakın bir zamana kadar doğaya ait olan su havzaları, doğal yaşam alanları, ormanlar gibi alanların, kentin genişle(til)mesi sonucu giderek yok olması ve dönüşmesine dair gözlemlerini içeriyor (5). Kent için önemli bir işleve sahip olan bu alanlar, kentin üzerlerine gelmesi sonucu değişiyor, dönüşüyor ve kaybediliyor.

“Dışarısı” serisinde Cem, kenti ve onu çevreleyen banliyö hayatını anlatılarının zemini ve hikâyesinin etkin bir öğesi olarak kullanırken, etrafında giderek büyüyen kentleşmenin, tüm bunların şekillendirdiği şehir hayatının, antropolojik ve sosyolojik bir incelemesini yapıyor (3). Banliyölerde ele almış olduğu hikâyeler çerçevesinde oluşturduğu imgeler, şehirli yaşamının insan üzerinde yarattığı çıkmazları, kaygıları, korkuları ve sıkıntıları sembolize eder biçimde anlatıyor.

 

 

 

 

 

 

 

“Dışarısı” isimli projesine ait fotoğraf kitabındaki önsözde; “Kent merkezindeki hayatın tüketiliyor olması, yaşanan krizler, parlayan gayrimenkul piyasası ve nihai bir meta olan toprağın yeniden keşfi kentin etrafını arka bahçe işlevinden çıkararak fethedilecek topraklara çevirmiş durumda. Su havzalarından geçen otoyollar, ormanlık alanları kemiren siteler, ardı ardına açılan alışveriş merkezleriyle oluşan yerleşim alanları yeni topografyayı oluşturuyor. Bu durum ortaya sınırları belli olmayan, çevresindekileri yutan ve sonuç olarak hiç bitmeyen bir şantiyeyi andıran kent manzarası sunuyor. Kent ve ütopya kavramlarının iç içe olduğundan bahsedilir; kentleri planlamak bir anlamda buralardaki hayatın nasıl yaşanacağını planlamak anlamına gelir. Benim gördüğüm ise ters bir ütopyadan görünümler gibi…” yazıyor (2).

“Kuzey Ormanları” ise kentin kuzeyine yapılmakta olan yeni havalimanı ve otoyol projeleri nedeniyle gözden çıkarılan ve tahrip edilmeye başlanan ormanlık alanların fotoğraflandığı bir çalışma (5). Fotoğraflar çevreye olan duyarlılığı ve bu alanların kaybedilmesiyle yaşanacaklara dair olan endişeleri  gözler önüne seriyor.

 

 

 

 

 

 

 

Kuzey Ormanları”nda adeta bir araştırmacı titizliğiyle orman tahribatını, o dönem henüz kaybedilmemiş ormanları, yollar için yapılmaya başlanmış olan şeyleri, ormanken devasa boş arazilere dönüşen alanları belgeliyor. Kuzey Ormanları fotoğraflarında katman katman kazılmış toprağı, metrelerce genişlikte biçilmiş ağaçların açtığı düzlükleri gösteriyor. Bu durumu şöyle anlatıyor;  “Toprakların kazılması sonucu ortaya çıkan durumun, doğa ile kültür ilişkisinde bir kesinti ve doğal sahnenin temsiliyetinde bir bozulma olarak okunabileceğini düşünüyorum.” (2).

Cem’in kitapta yer alan son konusu ise kendisinin ortaya çıkarmaya zamanının yetmediği “Koruganlar”. Kendisinin anlatımıyla;  “Koruganlar” büyük bölümü Büyükçekmece ile Terkos (Durusu) Gölü arasında yer alan, İstanbul’u İkinci Dünya Savaşında olası bir Alman saldırısından korumak amacıyla inşa edilen savunma yapılarının bugünkü hallerinin bir dökümantasyonu.” (2). “Koruganlar”, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Trakya’da Alman ordusunun olası tehdidine karşı Durusu ile Büyükçekmece arasında oluşturulan -ve Fransızların sonradan işlevsiz hale gelmiş Majino Hattı’ndan esinlenen- Çakmak Hattı’nda yer alan koruganların bugünkü durumunu belgeliyor. Yakın döneme ait tarihî bir olgunun görsel yüzey araştırması olarak nitelendirilebilecek “Koruganlar”da Cem, bu yapıların işlevsiz kalmalarının ardından terk edilmeleri, doğa tarafından ele geçirilmeleri ve yok olma süreçlerini belgeliyor (5).

Cem Ersavcı, sanatçının içinde yaşadığı dünyaya karşı sorumluluğunun bilinci ile hikâyelerini ele almış, ancak bu hikâyeleri en yüksek görsel duyarlılıkla sanat eserine dönüştürürken, olayları ve durumları estetize etmeden, tarafsız bir bakış açısıyla, izleyen için en sade biçimde bir durum tespiti yapmanın yollarını aramış ve bunu işlerine yansıtmış. Ersavcı pekâlâ düz anlamıyla bir manzara fotoğrafı olarak da görülebilecek bir kareyi diğer karelerle bir araya getirip bir seri oluşturarak kendi içinde tutarlı, anlamlandırmaya açık bir imgeye dönüştürebilirdi. Ancak bunu yapmamış. İçinde bulunduğu dünyayı ve kendisinin dert edindiği konuları fotoğraflayarak anlamaya çalışmış, hayata ve yaşadığı coğrafyaya duyduğu merak duygusu ile adeta sonradan birleştirilecek bu farklı yapbozları bir araya getirerek daha büyük resmi görmemizi istemiş. Sadece mitingleri, newrozları fotoğraflamakla kalmamış, hiçbirimizin aklına gelmeyen, unutulmaya yüz tutmuş koruganların, İkinci Dünya Savaşı’nda olası bir Almanya saldırısına karşı inşa edilmiş beton savunma yapılarının peşine de düşmüş. Masasının üzerindeki bir çiçekten yağmur ormanında bir patikaya, kapalı kapılardan bilinmez sokaklara, fırtınalı bir sahilden çıplak bir bedene salınmış (3,6,7).

İyi ki annesi, arkadaşları (Refik Akyüz&Serdar Darendeliler) ve Espas yayınları böyle bir albüm çıkararak, bizlerin Cem Ersavcı’nın çalışmalarına bütüncül bakmamızı ve unutulmamasını sağlamışlar.

Kaynaklar

1)  Ali İhsan Ökten, Fotoğrafın Eleştirel Gücü- Fotoğraf Yazıları II. Fotoğrafik Görüntüde Gerçeklik, Alter Yayıncılık, Ankara, 2013, Sayfa 78-84
2)  Cem Ersavcı, Proje Koordinatörü: Umut Sülün, Yayına Hazırlayanlar: Refik Akyüz ve Serdar Darendeliler, Espas Sanat Kuram Yayınları, İstanbul, 2024
3)  Tuna Uysal, Cem Ersavcı Anısına
https://www.ortaformat.org/cem-ersavci-anisina-18
4)  Stephen Shore, “The Genius of Photography”, BBC, Episode 4, 2007
5)  Refik Akyüz & Serdar Darendeliler, Cem Ersavcı: Yarım Kalmış Bir Yol Hikâyesi, Espas Sanat Kuram Yayınları, İstanbul, 2024 sayfa 177-190
6)  Ali Bulunmaz,  Cem Ersavcı’nın Fotoğraf Yolculuğu, 2024
https://bianet.org/yazi/cem-ersavcinin-fotograf-yolculugu-301214
7)  Necdet Dümelli, Kök Salmış Bir Fotoğrafçı, Cem Ersavcı, 2024

1963 yılında Tarsus’ta doğdu. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesinden mezun oldu. 1991-1997 yılları arasında Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi I. Beyin Cerrahi Kliniğinde ihtisasını tamamlayarak Beyin Cerrahi Uzmanı oldu. 2013 yılından itibaren Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Beyin Cerrahi Kliniğinde Eğitim ve İdari Sorumlusu olarak çalışmakta. 2015 yılında Beyin Cerrahı Doçenti oldu.

Bilimsel hayatı dışında, fotoğraf ve sanatı ile de ilgilenen Dr. Ali İhsan Ökten’in yazarlık kimliği de vardır. Bugüne kadar bir çok farklı fotoğraf proje çalışması yapmış ve bir çok yerde fotoğraf sergisi, söyleşisi ve sunumu yapmış, ulusal ve uluslararası birçok ödül almıştır. Fotoğraf sanatı üzerine yazdığı “Fotoğraf Yazıları”, “Fotoğrafın Eleştirel Gücü” isimli kitapları, ayrıca Çukurova Üniversitesi eski rektörü Prof. Dr. Can Özşahinoğlu’nun yaşamını fotoğrafladığı ve yazdığı “Yetişmiş İnsanın Gücü: Prof. Dr. Can Özşahinoğlu” kitabı ve Dr. S. Haluk Uygur ile birlikte Çukurova tıp tarihi üzerine editörlüğünü yaptığı “İlk Çağlardan Günümüze Çukurova Tıp Tarihi” kitapları bulunmaktadır. İçinde söyleşi ve yazılarından örneklerinde olduğu Tekin Ertuğ’un yazdığı “Işıkla Resmedenler-8; Ali İhsan Ökten” kitabı da mevcuttur. “Bir Cerrahın Kaleminden-Tıp, Felsefe, Sanat ve Sağlık Politikaları” kitabı ve Arap Alevi kültürü üzerine yazdığı “Anadolu’nun Sırlı Aynası: Arap Aleviler/Nusayriler” kitabı yeni yayınlanmıştır. Yakında “Sanatın Kıyısında Fotoğraf” kitabı çıkacaktır. Dr. Ali İhsan Ökten ayrıca 10 ayrı sanat içerikli kitapta konuk yazarlık veya bölüm yazarlığı yapmıştır. Türk Tabipleri Birliği Edebiyat Matinelerinin Başkanlığını yapmaktadır.

Fotoritim, Fotoiz, Hekimedya, Altın Şehir ADANA, Adana Tabip Odası Dergisi ARTI, Türk Nöroşirürji Derneği Bülteni, ARATOS Bilim ve Felsefe Dergisi, İFSAK Sinema ve Fotoğraf Dergisi, Evrensel Kültür, Altınrota Gezi Dergisi ve Yeni-e dergilerinde fotoğraf ve sanat ağırlıklı olmak üzere sağlık sistemi ve sorunları, kent sorunları üzerine yazılar yazmıştır.

2012-2014 ve 2016-2018 yılları arasındaki dönemlerde Adana Tabip Odası Başkanlığı, 2008-2010, 2010-2012 dönemi Adana Tabip Odası Onur Kurulu üyeliği, bir çok kez TTB Merkez Konsey Delegasyon üyeliği yapmıştır. Halen Adana Tabip Odası Yönetim Kurulu üyesi ve Türk Nöroşirürji Derneği Sekreteridir.

Yorum Sayıları: 4

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Otoportre

Kendine Bakmak mı, Kendinle Karşılaşmak mı? Sönsöz Yerine Bir aynaya her baktığınızda aynı kişiyi gördüğünüze emin…

Çizginin Tuhaf Tipleri

Çizmek var olmak demektir, çizebilmek ise özgürlük… Daha sözcükleri öğrenmeden, çizgilerle ifade etmeye çalışıyoruz kendimizi. Ve…

Ucube Fotoğrafçısı: Diane Arbus

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Ahu İncekaralar https://www.instagram.com/ahuincekaralar_tarafından yayına hazırlanmıştır. . . . .…

Yol Boyu İspanya

2024 yılı Ekim-Kasım aylarında Başkent Madrid’de başlayıp İspanya’nın Endülüs bölgesine de uğrayarak Akdeniz ve Atlas Okyanusu…

Görmenin Metafiziği Üzerine

Gerçek ve Güzel İnsan, yapısı gereği, tereddütlerinin izinde, görünenin ardındaki gerçeğin peşinden gider. Herkes kendini olduğundan…