Anılar mı, yoksa fotoğraflar mı; yaşamın yanında soluk birer suret benzeri kalan küçük oyunların adı… Eski bir tahta ev, kırda yalnız ağaç, elindeki ekmeği kemiren çocuk, devrim yapan bulutlar, kentin en kalabalık caddesi, bir zamanlar uğruna her şeyi feda edebileceğinizi düşündüğünüz eski sevgili, su birikintilerinde yansıyan güneş, eski mezar taşları; geçen günlerimiz ve ömrümüz. Karşımıza çıkan her şeye bakacak, dinmez bir hırsla alıp eve götürmek isteyecek ve makinemizi çıkarıp fotoğrafını çekecektik. Anları mülk edinecektik, anıların geleceği için.
Tarihin çarmıhına gerilmiş görüntüler, unutmayı ne kadar erteler? Hafıza anılara yaslanmadan sağlıklı işleyebilir mi… Nesne kaybolursa, fotoğraf daha mı değerlenir? Ve gelecek söylendiği gibi geçmişteki anılarda mı yuvalanmaktadır? Galiba en önemlisi bakıp gördüklerini haz alma yolunda kullanmak. Kimileri içinse hatırlamaktır aslolan ve yeterlidir. Belki de yaşadıklarımız, konusu açıldığında ansızın gözümüzün önünde beliren görüntülerdir. Hani, bu dünya ile vedalaşırken bir dizi filme dönüşecek olan…
Bilindiği gibi, uzayda en az üç nokta bir düzlem oluşturur. Her ne kadar postmodern çağımızın cin çocukları, bunu iki nokta arasında kalın bir çizgi, hatta çapı geniş tek bir delik (nokta) ile tersine çevirse de otuz yıl öncesinin ders kitaplarında yazan her şeyi kutsal metinlermişçesine benimsemiştik. İnancımızın sağladığı bu devinim, hayatımızda siyah beyaz fotoğrafların reddedemediğimiz nostaljisi kadar önemli bir yer tutmaktadır.
İşte 1956 yılının yağmurlu bir New York sonbaharında körüklü kocaman kamerasıyla ünlü fotoğrafçı Richard Avedon, yanında da boynuna asılı çift objektifli Rolleiflex’iyle ünlü oyuncu Fred Astaire ve büyük bir ihtimalle elinde Leica’sıyla bu anı tarihe kazıyan David Seymour’un oluşturduğu düzlem, unutuşa meydan okuyarak yeni dönem için hafızanın yerine adaylığını koymuştur. Evet, üç nokta bir düzlem oluşturuyordu yine. Hepimiz, birbirimizin iç açıları toplamı değil miydik zaten?
Stüdyo dar gelmiş; dışarıda ise “Funny Face” filmi çekiliyor tüm hızıyla. Fred Astaire’ın yüzünde az sonra bir fotoğrafçıyı oynayacak olmanın heyecanlı ifadesi var. Astaire, az sonra, pelikül üzerinde bağdaş kuracak ve gerçek hayatla oyunculuğunu takas edecek. Bizler de fotoğraf çekerken, her defasında görünmez bir kameranın önünde fotoğrafçı rolünü oynayacağız. Bazı fotoğraflara misafirliğe gidecek, tecrübemizi aşan doğaçlama rollere soyunacak, günü geldiğinde de yalnızca bir fotoğraf olacağımızı bilerek yola devam edeceğiz. Zira, fotoğrafın dayanılmaz gücü bizi zinde tutmakta.
Seymour’un işi zordur. Görüntülediği kahramanlarından ilki, dünyanın en önemli fotoğrafçılarından Richard Avedon; diğeri de sinema dünyasının yetenekli oyuncusu, Fred Astaire’dır. O an hem fotoğrafa sığdırılması gereken neşe hem de çekim şartlarını zorlayan yağmur vardır. Avedon, Astaire’a nasıl fotoğraf çekmesi gerektiğini (çeker gibi yapmasını) göstermektedir. Belki de filmdeki rol, sanatçının ustalığıyla gerçeği aşacaktır.
Astaire, sinemanın en karakteristik oyuncularından biridir. Dans eder, şarkılar söyler, bir mimikle bin şey anlatır bizlere. Duyarlıdır, ama oynadığı filmlerde özellikle kadınlar karşısında hep kaybedecek gibidir. Kısayla uzun, uzunla kısadır. Öyle bir oyunculuk gücü vardır ki adını bilmeyenler bile uzak akrabalar gibi onun yüzünü hatırlar. Hayatı yaptığı figürler üzerine kuruludur. Ayağının altındaki kaygan zemine rağmen kayıp düştüğü hiç görülmemiştir.
Fotoğrafta yüzü görünmeyen biri onlara şemsiye tutmaktadır ama ıslanmalarına rağmen ikilinin keyfi yerindedir. Avedon, bu şartlar altında yaşamda ustası olduğu oyunun başlangıç dersini vermektedir. Amerikan sineması, iyi filmler için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, dünyanın en önemli fotoğrafçılarından biri olan Richard Avedon’u bu filmin fotoğraf sahneleri için danışman olarak atamıştır. Filmlerde önemli olan iyi fotoğrafçı olup düzgün fotoğraflar çekmek değil, o kişinin gerçekten fotoğrafçıymış gibi görünmesidir. Ve filmlerin birçoğu da gerçekliklerini bu tarz sahnelerde yitirirler.
Ve David Seymour (Chim), Magnum’un kurucusu, dünyanın her yerinde görünüp kaybolan ve sayısız belgesel çalışmaya imza atan foto-röportajcı; bu fotoğrafı çektiği yılın 10 Kasım’ında Arap-İsrail savaşını saptarken, bir Mısırlı askerin tüfeğinden çıkan kurşunla üç boyutlu dünyayı iki boyutlu fotoğraflara bırakarak aramızdan ayrıldı. Görüntü alanına giren on binlerce insanlık anını fotoğrafa dönüştüren Seymour, bir askerin hedefine girerek ayrı bir âlemin kütüğüne adını yazdırdı.
Geriye yalnızca fotoğraflar ve onların üzerinden okunan parçalanmış anılar kaldı. Bizler de zamanımızı, fotoğraflar aracılığıyla; o anların, o yerlerin ve o günkü şartların mantığını kavrayabilmeye ayırdık. Artık tanıyorum dediklerimiz fotoğralarını gördüklerimiz, biliyorum dediklerimiz de fotoğraflarla saptanan anlardı. Kendi gözlerimizle çok az olaya tanık olmuştuk. Sanki hayatımızın yüzde doksanı, penceresi fotoğrafla örülmüş bir duvardı.
Dünyamız yine de anılardan değil fotoğraflardan yana oynuyor kağıtlarını. Biz gidince fotoğraflarımız kalacak geriye. Hatırlanmak adına, başkalarının çektiği, üç boyutu iki boyuta indirgenmiş, eksik paydalı ve yanlış ölçekli fotoğraflarımız: Fred Astaire gibi, David Seymour gibi, Richard Avedon gibi. Öyle ya da böyle, aradan neredeyse 70 yıl geçmiş bile.
Fotoğraflarımıza bakan son bir çift göz kalıncaya dek Platon’un bize uygun gördüğü mağarada gölgelerimizle avunarak huzur içinde yaşayacağız!
Fotoğraf: © David Seymour / Fred Astaire ve Richard Avedon / 1956

Bize Ulaşın