Fotoğraf: Sami Uçan

Gelişine Vurmak ya da İtinayla Kurmak

/

Şimdi Hava Durumu

Fotoğrafla mı girsek konuya, yoksa hayatla mı… Sözcüklerin yolunu her zaman bulacağını bir ok gibi hedefine gideceğini bilen bizler, o tozlarla toprağa inen yağmurların dağların, tepelerin arasından süzülerek bir pınarın güzelliğini oluşturacağını, biraz sabredersek de oradan kana kana su içeceğimizi biliriz. Sözle başladık öyleyse…

İnsan, pozitif alanların azlığı sonucunda negatif olandan beslenmeyi öğrenir. Kendini, sistemin belirlediği tuhaf koreografinin içinde duyulmayan bir müziğe eşlik ederken bulur. İnancını sorgular; bunu kimin için yaptığını… Sistemin kişiler üzerine kurulduğunu anlar. O da bir bireydir. Bundan sonraki tüm uğraşı iyi ve erdemli kalmak üzerinedir. Çoğu bu oyunu kaybeder, kalanı da yazgısı sandığı şeyin gelip onu kucaklamasını bekler.

Bunu düşünmek çoğu kez tedirginlik hissettirse de aslında uzun vadede atık suların bile -iyi arıtılması koşuluyla- bir gün musluğa kullanım suyu olarak geldiğini biliriz. Yaşam sürekli hareket halindedir. Fark ederiz ya da etmeyiz. İdrak ederiz ya da etmeyiz. İşte bu yüzden yudumladığımız her suda bizden bir parça vardır. Ailemizden, mahallemizden, okulumuzdan, öğretmenlerimizden ve ustalarımızdan bize geçen bir miras, kalan bir tortunun olması gibi.

Fotoğraf: Sami Uçan

Bilimde ve sanatta olan var olan her şey, ilhamını doğadan almıştır. Bilim insanları ve sanatçılar doğaya bakmış, akışı izlemiş; o sonsuz devinimin içindeki gizemi formüle etmeye çalışmışlardır. Filozoflar ise tüm gözlemlerini düşünceleriyle harman etmiş, onları söz düzleminde ele almışlar, zihinlerini çevrelerinde cereyan eden olayların sonuçlarına/akışına odaklamışlardır. En çok da en yakınlarında olanlarla çatışmışlardır. Düşünceleri hep insanlığın genetik kodu olsun ve düşünce evreninde yeni alanlar açsın istemişlerdir.

Zamana dair ilginç teorileri daima sevmişimdir. Kimilerinin söylediği gibi bu günlerde yaşadıklarımız belki de bir rüya. Ama insan uykuya da doyar ve sonunda bir şekilde uyanır. İşte o zaman gerçek ve aydınlık bir dünya ile karşılaşır. Bahar gelmiştir; dallar çiçeklenmiş ve kuşlar bir başka uçmaktadır serin denizlerin üzerinde. Koca bir insanlık tarihi, karşı karşıya geldikleri onca tehlikeye rağmen kimisi doğal oluşmuş, kimisi yapay oluşturulmuş güvenlikli bölgelerinde yaşamlarını sürdürerek bugüne kadar gelmişlerdir.

Yaşamımızı kıymetlendiren anılar, anların uzantısı oldukları için çok kıymetlidirler. Ve fotoğraflar bu dünyadaki en unutulmaz sahnelerimizdir. Fotoğraf çekmekten bakmaya fırsatımız kalırsa dünyanın ne kadar mükemmel olduğunu görürüz. Ömrümüz gözümüzün önünden fotoğraflar olarak geçecektir. Biz gözü açık rüya görenler; fotoğraflara bakmak için şimdi uyanmanın tam vaktidir.

Fotoğraf: Sami Uçan

Şimdi de Reklamlar

“Maskeni unutma. Kimseye dokunma. Mesafeni koru. Sevdiklerinden uzak dur. Yapay zekanın uşağı olmak bunu gerektirir. Her zaman olduğu gibi kalın sağlıcakla. Kalabilirseniz…” Reklamları izlediniz.

Tüm dünya yönetimlerinin insanların aklıyla alay ettiği bir dönemdeyiz. İşsiz trollerin ve gasilhane röntgencisi kadar aşağılık ve aciz gizli tanıkların aklına eseni suçladığı bir çağı yaşıyoruz. Söylenenlerin neredeyse tümü gerçeklerin karşısında yer alıyor. Yalan almış, beyanın yerini. 21. Yüzyılın onca teknolojisine rağmen ilkel bir şüphe kemiriyor insanın beynini. Çok seslilik yok; melodi ise yerlerde sürünüyor. Soranlara müzik dinliyoruz diyoruz, eski bir şarkının dijital seslerle taçlandırılmış yeni yorumuna.

Bize ait olmayan bir kederi yaşıyoruz, başkalarının yaptığı hataların bedeli olarak. Kaderimiz diyoruz. Atık sular kadar dönmüyor, ödediğimiz vergiler bize. Meditasyonumuzu cep telefonları üzerinden alıp, sağaltımı mızı yapıyoruz. Çağın gör(me)sel içerik üreticileri şifa dağıtmaya kendini adamış manyakçıbaşılarla bize “reel”lerden hep aynı müzikler eşliğinde popolarını sallayarak sesleniyorlar. Reklamların tümü düşük IQ’lulara sesleniyor. Ne felsefesi; düşünce paspas olmuş; düşünme yerini ahkâm kesmeye bırakmış.

Dünya hiç bu kadar pespaye bir yer olmamıştı. Virüs herkesi hastalandırmakla kalmadı, insanların içindeki şeytanı da çıkardı. Bakalım bu kara ayin, aşı savaşlarının ortasında daha ne kadar sürecek. Çakallar, dünyanın geleceğine uluyorlar. Siz duyduğunuz dış sesin izlediğiniz doğa belgeselinden geldiğine inandırmaya devam edin kendinizi. Gelecek, bugün işte ve asla bir daha geri gelmeyecek. Özenle yatırsınlar diğer ölülerin yanına sizi de. Yaşıyorum sanıyorsunuz ya, aslında ölüsünüz ve reenkarne olsanız bile böyle kötü kullanılmış bir ruhu hiçbir bedene kabul ettiremeyecek siniz. Araf bile hayaliniz olacak. Dinlediğiniz müzikler gibi sizden geriye, aşırı yüklenilmiş hoparlörlerin bas seslerinin uğultusu kalacak kulaklarda.

Fotoğraf: Sami Uçan

Sırada Haberler Var

Samimiyetimi mazur görün. Çoğunuzu tanımadan, sizlere sen demek istiyorum. Böylece hem söylediklerim daha samimi olacak, hem nız-niz eklerini ortadan kaldırıp sözcük tasarrufuna giderek böylece bana ayrılan “boşluklu” vuruş sayısına sadık kalmaya çalışacağım.

Öyleyse: Sen dünyalı; Mars’a inen araçtan gönderilen fotoğraflara bakarken ya da Ramses’in mumyasının taşındığı töreni naklen izlerken senin için ne tezgâhlar hazırlandığının farkında mısın? Dikkatini dağıtan cepçiler ya da tantanacılar gibi çalışıyor onlar. Anlayamadığın bir nedenden dolayı gözlerin dolmuş, yüreğin coşku içinde, kalp atışların hızlanmış biçimde olup biteni seyrederken senin her şeyini alıyorlar. Sohbetlerinde lanetini eksik etmediğin firavunların tarihi üzerinden, kapısından dahi geçmediğin bir müzenin parçası yapmaya çalışıyorlar seni. Ya da hayalini bile kuramayacağın Mars gezegeninin avlusuna bırakıp kaçıyorlar o taze bedenini. Bundan sonra kim bulursa o büyütsün seni. Mars’ta bir mumya olmak benimkisi…

Bu arada bir bakıyorsun, cebindeki banknotlar bozuk paralara dönüşmüş. Apollo 11 günlerinden aya ilk ayak basışın fotoğraflarının -bakın yine fotoğraf- gerçek olup olmadığı yönündeki tartışmalar hâlâ sürüyor. Olsun varsın; birçok doğrudan bellediğimiz fotoğrafın evrensel kurgunun birer parçası olduğunu bilmiyor muyuz zaten. Bu fotoğraflar, gerçeğin periferisinde dolanan politikacıların isteğiyle hazırlanmamış mıydı? Dünyanın görsel tarihinin “çakma” fotoğraflardan oluştuğunun farkındayız hepimiz. İlkokulda fotoğrafı anlatırken, görmediğimiz yerden bizleri bilgilendiren görüntüler olarak yaptığımız tarife, gerçekten yaşanmamış olayların ortalık karıştırıcı kurguları da ekleniyor artık.

Fotoğraf: Sami Uçan

Umarım “belgenin içine sinsice yuvalanmış” kurgu fotoğraflardan neden bu kadar rahatsız olduğumu anlatıyordur bu düşüncelerim. Tarih yazmak istiyorsan başka, fotoğraf makinenin firmasının sana önerdiği tarza yataklık etmek istiyorsan yapacakların başka olacak. Omurgalı olmak önemli. Fotoğrafın soy tarihi, kemik yaşından daha çok ilgileniyor fotoğrafçının beyin yaşıyla; ruhuyla ve insanlığıyla. Bir de insanlığın, yeterince büyümemiş çocukların naif kurgulu evcilik oyunlarının fotografik versiyonlarına ne kadar gereksinimi var, bir yandan da bunu düşünmek gerekiyor.

Bak, daha senin internetin doğru çalışmıyor. Elektriğin, suyun sıklıkla kesiliyor. Adına arıza diyorlar, arkasına saklanıp bu tuhaf sözcüğün. Bakım diyorlar adına, neye bakıyorlarsa yıllardır. Doğalgaz seni ısıtamıyor, gelecek faturaları düşünmekten sanata da gelmiyor bir türlü sıra. Çıkıp özür bile dileyemiyorlar yaptıkları tarihi hatalardan dolayı. Sanatın ürkek dokunuşlarını bile yetersiz bularak affetmeyen tarih, uygarlık düşmanlarını mı affedecek. “Ey yanlış beslenmiş hafızam, ey kalkanım olan unutmak; kölesidir genlerim, geçmiş yüzyıllardan bize faturası çıkarılan her şeyin.” Kurulu masalarda geçti ömrümüz. Daha da geçecek…

Ayı, uzayı unutun. Aya bakıp hayal kurun, uzayın sonsuzluğunu düşünün; bu herkese daha iyi gelecek. Savaşlarla insanlar birbirlerini katlederlerken, silah endüstrisine bağış oluyor insanların ödediği vergiler. Sen fotoğraf kitabına sponsor ararken, farkında olmadan adı konmamış dünya savaşlarının çoktan sponsoru olmuşsun. Savaşın kazananı yoktur. Bunu çok eskiden duymuştun ve giderek doğruluğunu ispatlıyor tanığı olduğun her dönem. Ayrıca kontrol edemediğin hiçbir şey senin değildir. Yok hükmündedir. Yoktur. Yok olacaktır.

Fotoğraf: Sami Uçan

Adı, televizyon seyretmek: Yasaklanmayan cinayet programları, basit magazin kuşakları, kimin kimle ne yaptığını bir türlü çözemediğimiz aile entrikaları; bizi ilgilendirmeyen bir sürü acayip konu altın tepsiyle konuyor önümüze. Ya diziler; kısa yoldan bir yere varmak isteyenlere güzel örnek teşkil ediyorlar. Herkes yalıda oturuyor, herkesin jipi ve tabancası var. Ölümün terkisinde pis sakallarıyla, garip bakışlarıyla kameraya racon kesip bölüm başına yüzlerce asgari ücret maaşı alıp götürüyor hayran olduklarınız. İnsanlar dizilerde olanı gerçek sanıyorlar. Ardından haberler başlıyor: Tarihi yeniden yazmaya kalkıyorlar, oysa metin yazarları acemi. Az önceki diziyi bile özlüyorsunuz. Neyse ki gece yarısından sonra tekrarı olacak dizinin.

Erkekler ayrı, kadınlar ayrı, çocuklar ayrı programlarla eğitiliyorlar. Televizyonunuz bilgisayarınız, tabletiniz olsun yeter. Uzaktan sizi itinayla eğitirler. Roman, film önerisi isteyenlere, George Orwell’ın 1984’ünü, Hayvan Çiftliği’ni bir kez daha okumalarını, Fritz Lang’ın Metropolis ya da Ken Loach’un “Ben Daniel Blake” filmlerini bir kez daha izlemelerini öneririm. Büyük biraderin kameralardan, kredi kartlarından, alışverişlerimizden bizi izlediğini, internetin görünmez vampirlerinin kanımızı emdiğini, ruhumuzu ve cebimizi boşalttığını artık iyice biliyoruz.

Sığındığınız küçük odalarda mutlu olmaya çalıştınız. Sonra geçer dediniz. Ardından çilem dediniz. Altın vuruşu yapmış keşlerin şırıngası gibi kullanılmış tevekkülünüzle bir sabah ebedi uykunuzda buldular sizi. Yaşınızı söylediler; nereli olduğunuzu, cebinizden çıkan parayı sonra da resmi kanallardan “HD” “6K” bir sesle yorumlarını yaptılar. Haber oldunuz. Yok oldunuz. Hakk’ın rahmetine kavuştunuz.

Ey özgür ve özgün fotoğrafçı adayları; size de tezgâh açıyorlar: Örnek olarak farklı coğrafyalardan güzel fotoğraflar gösteriyorlar. Elinizdeki makinelerle oradaki fotoğrafların benzerini çekeceğinizi taahhüt ediyorlar. Yalancı şahitlik ediyorlar. Ki gidip bulmayın başka mahalleleri; iyi çocuk olun, Galata Köprüsü’nün üst merdivenlerindeki nöbet yerinizden ayrılmayın. Ara sokaklara girmeyin. Çektiğiniz fotoğrafınız da sağlıklı yaşamınızın her aşamasında olduğu gibi “light” yani “organik” olsun. Daha kötüsüne daha fazla para verin, olması gereken size “special” diye pazarlansın. Siz de kendinizi özel sanın. Çağımızda pazarlama, taktiğin ta kendisidir.

İnsanın en büyük özelliklerinden biri de taklit yeteneğinin yüksek olmasıdır.

Üretmektense kopya etmeyi, takdir etmektense karalamayı yeğliyor insanoğlu. İlk sergisini açan, ilk kitabını yapanlara alkış tutmaktansa bu entrika dolu dizi filmlerinden öğrenilen kulisleri onlara yapmaya başlıyorlar. Üretimin hiçbir aşamasında yer almayan boş insan, en fazla gözlem yapıp hata arayan ve bulduğunda da sevinçle havaya zıplayandır. Aman bunlardan uzak durun, hele fotoğrafçı olanından.

Hayatta iki oyunu çok sevdim: Biri Türkçe altyazılı Monopoly oyununun tercümesi olan “Borsa”, diğeri de “Amiral Battı”. Bunların olmadığı günlerde ise kağıt-kalem ve sözcüklerin boşluğuyla oynadığımız “Adam Asmaca”. Ne tuhaf değil mi, sanki tüm oyunlar Türkiye’nin kısa tarihi. Kurulu masalarda kandırıldığımız, aldatıldığımız…

Söz veriyorum, dilediklerim ve özlediklerim gerçekleştiğinde yanıma cipsimi ve gazlı içeceğimi alıp koltuğa kurulacak, bir dizi film tadında olup biteni keyifli izleyeceğim. Neyse, yokuş yukarı çok gaza basmayalım, motoru çatlatmayalım. Çıktığımız vitesle inelim.

Fotoğraf: Sami Uçan

Bir Eğilim Olarak Fotoğraf

Fotoğraf ile diğer disiplinler arasında daha doğru ve çok yönlü fotoğraf okumaları yapmak için bağlar kurarız. Vardığımız sonuçlardan biri de günümüzde fotoğrafa en yakın dalın yoga olduğu gerçeğidir. Bunu odaklanabilme ve anı yaşama olarak ele alabilirdik ama ne yazık ki öyle değil. Her ikisi de en çabuk öğrenilen ve üç ayda hocası olunabilen iki mübarek dal. Yogilere haksızlık yapmayalım ama gözlemlerimiz bu şekilde. Bu kadar kısa zamanda, bırakın hocalığı, ne Sirkeci’den alınan meşin topla futbolcu, ne Galipdede’den satın alınan yan flüt ile müzisyen, ne de Kadıköy’den edinilen resim malzemeleriyle ressam olabiliyorsun.

Nedir fotoğrafın bu makus talihi. Fotoğraf makinesi üreten firmaların dolduruşuyla fotoğrafa başlayıp, makinenin ve fotoğraf işleme programlarının olanakları dışında hiçbir şey yapmadan, yoksunluktan seni alkışlayacak kişileri bulup komün kuruyor, fotoğrafın ihtiras dolu kayıp tarihine katkıda bulunmayı seçiyorsun. Sonra tüm yatırımlarını bir yana bırakıp başka bir alana gidiyorsun. İlanlarda satılık makinelerin olduğunu duyuruyorsun ya da çocuğuna “Karıştırma onları!” derken kendini buluyorsun.

Dünyanın en güzel duygusudur amatör olmak. Sınırsız bir özgürlük alanı sunar insana. İstediğini, istediğin zaman yaparsın. Bazen tüm hayatını verirsin seçtiğin o dala, bazen de boş zamanlarının sana en çok huzur veren uğraşı olur. Kimi sınırlı bir bütçe ayırır, kimi de varını yokunu amatör uğraşına yatırır. Tutkunun en güzel şeklidir amatörlük. Amatör olabilmek, ardında büyük bir keyif ve mutluluk barındıran mütevazı bir yapıyı koruyabilmek demektir. Özüne saygı duymak, geçen zamana selam durmaktır.

Amatörün düşüncesi her dem taze ve gözlemleri içtendir; bir çocuk resmi gibi coşkun ve biriciktir dünyayı algılayışı. Henüz eğitimle ve başkalarının işlerine bakarak bozulmamıştır. Öğrenme isteği sınırsızdır. Ham olan her malzeme, doğru bir biçimde ve sistemli olarak işlendiğinde mucizevi sonuçlara ulaşılacaktır. İnsan ister bankacı, ister sanatçı olsun başlangıçta deneyimsizdir ama bunu çalışarak kapatacaktır. Aynı iş defalarca yapıldığında ustalığa giden yolu açar. Herkes ilk adımlarını atarken heyecanlı bir amatördür. Bu arada kimleri örnek aldığın çok önemlidir. Özellikle müzisyenler ve ressamlar, kimin öğrencisi olduklarını her fırsatta belirtirler. Özgeçmişlerindeki bu satırlar, katıldıkları yarışmalarda aldıkları dereceler kadar önemlidir.

Ama en önemlisi, hırsla değil, dilediğin noktaya gelebilmek için sağına soluna bakmadan istek ve azimle çalışmaktır. Bunun için de hedefi doğru olarak seçmek gerekir. Yol arkadaşını rakibin olarak görmeyecek, hayat sana ilk iltimasını geçtiğinde yakınındakileri satmayacak, onları bozuk para gibi harcamayacaksın. Astların ve üstlerin olacak. Onlara sevgi ve saygı duyacaksın. El alıp el vereceksin. Erdem ile vefa gibi iki güzel kardeşin arasında duracaksın. Mürşit arıyorsan dürüstlüğün eteklerinden ayrılmayacaksın. Cenazende hiçbir kimseyi gönülsüzce hakkını helal etmek zorunda bırakmayacaksın. Önce insan, sonra sanatçı olacaksın.

Sanatla yoğrulmuş bir yürek, hacminden fazla suyu emen bir sünger gibidir. Yüksek kapasiteye sahiptir. Sadece kendine değil, başkalarına da iyi gelir. Çevresinde hayranlık uyandırır. Kendisi gibi tüm hassas yürekler bu titreşimi duyar. Bu hareket büyük kayaları küçük parçalara böler. Dağlara geçitler açtırır. Uzağı yakın kılar, zoru kolay. Kitleler böyle harekete geçer, devrimler böyle gerçekleşir. Özgürlük ve sanat birbiri olmadan yapamazlar. Çarpıcı fotoğraflar, illüstrasyonlar, şiirler, sloganlar ve marşlar hep o dolu yüreklerin ilerledikleri yolda zaferlerinin kıymetli parçaları değil midir? Varsın, ara ara da sanat siyasete yol göstersin. Ne olur ki…

Fotoğraf: Sami Uçan

Kapanış

Anı, yaşanmış anları ve olayları biriktirmektir. Birçok koleksiyoncu biriktirdikleri nesneler hakkında müthiş bir bilgiye sahiptir. Pullarla posta tarihini, dolmakalemlerle yazının serüvenini ve kalem dünyasını, plaklarla müziğin ve kayıt endüstrisinin tarihini toplarsınız. Yıldızları ve gök sistemlerini hocalarından daha iyi bilen amatör astronomlar vardır. Oysa sadece benzemeye çalıştığı fotoğrafçının adı ve elindeki fotoğraf makinesinin özelliklerinden başka bir şey bilmeyen fotoğrafçılardan geçilmiyor ortalık. Bir konuda söz sahibinin olanın, bilgi sahibi olması da gerekiyor.

Sanat, bir sanat dalının seçilmesiyle, sanatçının içindeki duyguları ve düşünceleri elindeki malzeme ile izleyicilere aktarma işidir. Ruha hitap ettiği için kutsal bir iştir. Sanatçı genelde muhaliftir. Çevresine, ülkesine, dünyaya, olup bitene bakarak ve bunların üzerinde bıraktığı etkiyle yapar işlerini. Belirli bir forma sokar düşüncelerini. Sanat, koca bir geleneği arkasına alır, diğer yandan da uzun bir geleceği düşlerken, yapıtlarının ileriye kalacağının hayalini kurar. Sanatçı inatla değil, inançla yapar işlerini; tutku, sabır ve özeni yanından eksik etmez. Karşılık beklemez, takdir edilmek dışında. Sanat görünmez statiğiyle yüzlerce yıldır insanlığı ayakta tutar. İnsana dayanma gücü ve yaşama cesareti verir.

Güzel adımlarla başlayan her yürüyüşte bütün yollar sanata çıkar. Sanatı lanetleyenlerden sen de uzak duracaksın. Gördüğün yerde onlardan kaçacaksın. Sanatın kalitesi talep olmadan arz edilmesinden gelir. Bir şiir ondan güzeldir. Bir resimdeki kuş ondan böylesine maharetle şakır. Bir fotoğraf hem an hem de sonsuzluktur aynı zamanda. Ama kolay değildir bu işler: Dünya şiirini bilmek gerekir; kendi memleketinin şiirini de elbette. Resimde kilometre taşı ressamları tanıyacak, müzikte bestecileri, yorumcuları bileceksin. Bilgi insanı olgunlaştırır. Öğrendikçe sen de işi ciddiye alacaksın.

Ne tetikçisi olacaksın ne de mafyası sanatın. Bir forsa gibi işini yapacaksın, umudu kaybedersen başka kıyılara ulaşamazsın. Dünyanın makus talihi, sen de bir gün fosil olacaksın. Tanık olmadığın zamanlara sıkı yapıtların, belki de kötü ününle kalacaksın. Kuşakları bile formüle edip harflere indirgediler ve merakım, Z Kuşağı’ndan sonra gelenlerin bitmiş bir alfabede hangi harf ile değerlendirileceğidir. İhtiyaçtan yeni bir harf daha mı icat edilir, Mısır’ın hiyeroglifine ya da Sümer’in çivi yazısına mı başvurulur. Bekleyip göreceğiz.

Hayat kısa, sanat uzun. Anlar uçuyor. Elinizde fotoğraf makineniz var. Koşun; yakalayın zamanı. Fotoğraf tutkunu herkes, zamanı kavramak ve olan biteni anlamak için bir araya gelen gizli bir örgütün üyesi gibidirler. Günümüzde fotoğrafın iki ana yolu var: Ya anlar üzerinden gelişine vuracağız ya da sokakta veya stüdyoda itinayla sahneyi yeniden kuracağız. Taklitlerden kaçınınız. “İyi Fotoğraf; 1839’dan beri!” Reklamlar bitti.

Sağlıcakla kalın. Her zamanki gibi.

Fotoğraflar: Sami Uçan

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Kitsch (Kiç): Hayatın Ta Kendisi

Kültür-sanat ortamında (entelektüel ortamda) ‘kiç’in ne anlama geldiğine bakıldığında, üç aşağı beş yukarı şu sözcüklerin karşılığı

Tren Sesi

…bir tren sesi duymaya göreyim,       iki gözüm iki çeşme… Orhan Veli Orhan Veli’nin bu duygularını milyonlarca

Minimalizm

Aşağıda okuyacağınız Minimalizm yazısı ilk olarak 2013 yılında, İFSAK Fotoğraf ve Sinema Dergisi’nin 149. sayı, 82.

Fanus Hayatlar

Sabah yedide alarmın sesi ile uyandın -bana bakma ben değil sen uyandın-. Kalkıp elini yüzünü yıkadın.