Elimizde mozaikler, ters perspektif; eski bir Bizans resminden sökülmüş gibi. Yakınlaştıkça uzaklaşıyor, çözdükçe karışıyor. John Berger’den çok önce, üzdüğü kadınlar ona “istilacı” adını takmışlardı. Picasso’nun gözünün görebildiği bütün kıyıları alma tutkusu vardı. İyi ki, yalnızca bir ressamdı. İstediği her şeyin resmini yaptı ve ünü tüm dünyayı tutmuş bir efsane olarak yapıtlarıyla bizi hayli meşgul etti.
Onca geometrik formun arasından hüznü seçilen Mandolinli Kız’ı, Bask’ın incisi Guernica şehri Alman uçakları tarafından bombalandıktan hemen sonra yaptığı o büyük mahşer manzarasını; göğüsleri dışarıda çılgınca el ele koşan iki kadının yer aldığı Yarış’ı, İkinci Dünya Savaşı’nda Paris’in kurtarıldığı gün Poussin’in Pan’ın Zaferi’ni -belki de sıkıntısını atmak için- kendi biçemi içinde yeniden yorumladığı Baküs Ayini’ni ya da Avignonlu Kızlar’ını yaşadığımız sürece belleklerimizden kazıyıp atmamız çok zor olacaktı. Picasso bizim genetik kodumuz, sanatın fırtınalarında sığınacak ilk limanımızdı.
Picasso’nun resim öğretmeni olan babası, oğlunun yeteneği karşısında tüm resim malzemelerini ona verip bir daha resim yapmamaya karar verdiğinde, Picasso henüz on dört yaşındadır. Sonra, her şey olması gerektiği gibi gelişir. Nehirler okyanuslara doğru akar. Barselona’dan Paris’e, oradan da tüm dünyaya resimle yayılan ünlü bir isimdir artık Picasso. Henüz daha yaşarken, dünyanın en tanınan ressamı olarak diğer büyük ressamların kaderini paylaşmaz. Guernica, Vinci’nin Mona Lisa’sından sonra dünyanın en çok adından söz edilen resmine dönüşmüştür. Gerçi hayli soyuttur bu iş; adı bilinip kendi bilinmez çok yerde.
Var oluşu her şeyidir Picasso’nun. Hoyrat ruhu ile yapar resimlerini. Elinde fırçası, anılarına daldırarak biçimlendirir, önünde sonsuz bir deniz gibi uzanan tuvalini. Libidosu kadın resimleriyle öne çıkarken, kendi portrelerinde de güçlü egosuna selam verdiğini görürüz. Babasının küçük Pablo’su, kadınların sevgilisi ve çağının sıra dışı ressamıdır Picasso. Brassai’den Kahnweiler’a, Zervos’tan Ara Güler’e, huzuruna çıkabilen birçok kişi, yüzlerce anıyla geriye dönmüş ve Picasso efsanesinin dünyada yaygınlaşmasını sağlamıştır.
Yunan sanatından Afrika sanatına, geçmişten geleceğe, batıdan doğuya yatay bir akışı, dikey akslarla bölmüştür Picasso. Belki de sanat tarihinin köküne asit dökmüştür. 20. yüzyılın gezgin ressamlarının soluklandığı büyük bir tapınak olmuştur onun yapıtları. Dünyaya karşı “poz” vermeyi kendine iş edinmiştir Picasso. Karşılığını da dünyaya ölümsüz eserler bırakarak ödemiştir. Sözü senet, resmi de hamiline çektir Picasso’nun. Protestosu mümkün değildir.
Uzak Doğu’nun yol boylarında, adı mayınlarla toprağa kazınmış bir fotoğrafçı olan Capa’nın 1951 yılında çektiği bu fotoğrafta Picasso, sıcak bir yaz gününden bize el sallamaktadır. Üzerinde şortu ve esmer teninin göründüğü düğmeleri açık gömleği vardır. Heykele dayadığı elinde yarısı içilmiş bir sigara durmaktadır. Çapraz tuttuğu ayaklarında tuhaf terlikleri seçilmekte; gözleri ise Capa’nın gözlerindedir. Tam bir poz fotoğrafıdır onunki. Picasso’nun delip geçen bakışları, sanki gelecek çağların yeni hedeflerini arar gibidir. Heykelin arkaik beyazlığı ile Picasso’nun esmerliği arasında tuhaf bir karşıtlık görülmektedir.
Solda mermer erkek heykeliyle başlayan, Picasso ve onun beş yıl önce yaptığı ünlü Triptik ile devam eden, aceleci bir perspektif göze çarpmaktadır bu fotoğrafta. Grimaldi Müzesi’ndeki yapıtının önünde duran Picasso, boyunun iki katını bulan heykelin yanında bile aynı mağrur ifadeyi korumaktadır. Picasso, bu Triptik’te yer alan figürleri; daha sonra aynı yıl yaptığı Yaşama Sevinci isimli neşeli tabloda biraz daha değiştirerek kullanmıştır. Fonda müzik, dans ve coşku vardır.
Picasso, aramadı; buldu. Gitar resimlerini, eline gitarı almadan yaptı; o ünlü boğa güreşi resimlerini ise, boğa güreşlerine girebilmek için bilet parası adına yaptığını söyledi. İnananlar ile inanmayanlar ikiye ayrıldı. Okyanusun ona getirdiği taşların üzerine kaş-göz kazırken, bunları yeniden bulacak olan insanların sevincini merak etti; bunun, doğanın bir mucizesi olduğunu sanmalarını istedi. Picasso, kendini daima bu evrenin nesnelerini biçimlendiren parçalarından biri, hatta bir gezegen olarak gördü. Picasso, biz mutlu olalım diye mutsuz oldu; biz mutlu kalalım diye ressam oldu. “Aksi ihtiyar” tanımlamasını kendine yakıştırmayı bildi.
Sanki zamanın bir adım önünde gibiydi Picasso. Sevecek kadın, gidecek yol bırakmadı kendinden sonra gelenlere. İşte, hayatımızın en özgün sahnelerinde bile biraz acemi, biraz telâşlı ve biraz da Picasso kalışımız hep bu yüzdendir.

Bize Ulaşın