Fotoğrafçılıkla ilgili zor sorulara hızlı cevaplar

Artık eskisi kadar kullanmasam da Facebook’da paylaşımlarını keyifle takip ettiğim biri var, sevgili dostum Haluk Safi. Arada bir ortaya bazı sorular atar, ben dahil bir çok kişi cevaplar. Kendi açımdan baktığımda bu tarzı hem farklı görüşleri okumak; hem de düşüncelerimi toparlamak açısından oldukça yararlı buluyorum. Fakat yazdığım cevapların sosyal medya ortamında yok olup gitmesine gönlüm razı olmadığından burada derli toplu halde yayımlamak istedim. Araya da son zamanlarda çektiğim bazı fotoğrafları serpiştirerek bir yazı haline getirdim, keyifli okumalar.

Ne yapınca iyi fotoğrafçı olunur? Ne yapınca yaratıcı fotoğrafçı olunur?

İyi fotoğrafçı olmak için kazancımızın bir kısmıyla ihtiyacı olan bir ailenin bir kız çocuğunu okutabiliriz mesela. Ya da aldığı maaşla evinin kirasını ödeyemeyen bir kişiye destek çıkabiliriz. Kimsesi olmayan yaşlılarımızı ziyaret ederek onlarla sohbet edip gönüllerini kazanabiliriz mesela… Ya da sokak hayvanlarına bir kap su bırakabiliriz. Bence bunları yapınca iyi fotoğrafçı oluruz.

Çoğunluğun anladığı anlamda “iyi fotoğrafçı” dendiğinde sanırım herkesin beğendiği fotoğraflar çeken ve paylaşan, ödüller ve takdirler alan, kitaplar yazan, sergiler açan, popüler vb. şeyler anlaşılıyor.

Bir fotoğrafçının kendinden bahsettirebilmesi için beni etkileyen fotoğraflar çekmesi, kendini ve derdini yine kendi çektiği biricik fotoğraflarla anlatabilmesi gereklidir ve yeterlidir.

Fikir mi daha önemlidir, eser mi?

Buradaki tuzak fikir veya eser kelimesinden ziyade “önem” kelimesinde bence. Önem ise görecelidir. Doğu’da fikir önemlidir. Batıda ise eser önemlidir. Batı ile Doğu’nun temel farkı da zaten budur. Bizim insanlarımızın çoğu doğu etkisinde kaldığından fikir önem kazanmıştır. (Burada bahsettiğim “doğu” ve “batı” zihin yapısı anlamında, coğrafi bölge değil.) Bu soruyu şöyle de sorabilirdik: Ruh mu beden mi? Ya da madde mi, mana mı? Yani aslında soru bin yıllardır sorulan, felsefenin temel sorusunun şekil değiştirmiş hali. Ben ise ikisini birbirinden ayırmanın haksızlık olacağını düşünüyorum, sentezini yapanlara ne mutlu.

Yurt içi ve dışı fotoğraf yarışmaları hakkındaki, olumlu ve olumsuz görüşleriniz nedir?

Fotoğrafçılık iki türlü yapılır, profesyonel ve amatör. Profesyonel fotoğrafçılar çektikleri fotoğraftan para kazanırlar. Çekmeleri gereken fotoğraflar onlara para veren kişiler tarafından sınırları belirlenmiş bir şekilde deklare edilir. Amatör fotoğrafçılar ise keyifleri için fotoğraf çeker. Bu iş için para harcarlar ve profesyonellerle aralarındaki temel fark budur.

“Yarışma fotoğrafçısı” adında bir kavram son zamanlarda sıkça dillendirilmeye başladı. Yukarıdaki tanıma göre bu fotoğrafçılar amatör değil, profesyoneldir.

Ülkemizde yapılan en büyük yanlış bu iki kavramın birbirine karıştırılmasından kaynaklanıyor. Amatör olarak fotoğraf çeken birisi bir süre sonra bu işten para kazanabileceğini zannediyor ve kulvar değiştiriyor. Ama o dünyada çok farklı parametrelerin hakim olduğunu bilmiyor. İşte asıl rekabet o zaman başlıyor.

Türkiye’de Belediyeler ve çeşitli markalar aslında profesyonellerin ekmeğiyle oynuyor, onların yapması gereken işleri daha ucuza amatörlere yaptırıyorlar. Ülkemizde fotoğraf yarışmaları veya fotomaratonlar yerine fotoğraf festivalleri veya fotoğraf kampları olsun isterdim.

Bir amatör fotoğrafçı önceden çekilmiş bir fotoğrafını belirlenen sınırlara uyduğudan dolayı bir yarışmaya gönderebilir. Bu onu profesyonel yapmaz. Ama özel olarak bir yarışmaya veya jüriye yönelik çekilirse amatörden ziyade profesyonel bir iş olduğu açıktır. Çekilme amacı, yani kısaca “Niyet” her şeyi belirler.

Kişisel olarak baktığımda ise; Fotoğraf türleri birbirinden o kadar ayrı disiplinler ki. Belli bazı türlerin (daha çok fotoğraf tekniğine dayalı) yarışmalarının olmasını anlayışla karşılayabiliyorum. Örneğin makro, manzara, yaban hayatı vb. fakat diğerlerinin belgesel, sokak vb. yarışmalarının yapılmasını çok da olumlu bulmuyorum. Bunların daha farklı değerlendirilmeleri gerekir. Nasıl mı? Çok uzun ve apayrı bir konu. Bu konuda ülkemizdeki üniversitelerin ve akademisyenlerin yeterince aktif olamadığını düşünüyorum. Kendileri ayrı dünyalarda yaşıyorlar (Bir kaç kişiyi hariç tutabiliriz sanıyorum)

Günümüzde insanoğluna öğretilen bazı kavramlar var. Bunlardan birisi rekabet, bir diğeri ise başarı. Tüm saçmalık yarışmaların temelini oluşturan bu iki kavramın yanlış anlaşılmasından kaynaklanıyor. Ne yazık ki pragmatizm kanımıza işlemiş durumda.

Başarı çektiğiniz fotoğrafların içeriği ve o fotoğrafın izleyicilerde yarattığı etki ile ölçülür.

Bana dünyadan ve Türkiye’den bir kaç fotoğrafçı say dediğim kimse yarışmalarda başarılı (!) olan fotoğrafçıları saymaz. İstediğiniz kadar yarışma kazanın Joel Sartore gibi bir Photo Ark projesi yapmadıktan sonra; ya da Robert Frank gibi The Americans tarzı bir kitabınız yoksa; ya da Salgado gibi bir Workers kitabınız yoksa kimse sizi hatırlamaz.

Hangisi daha iyidir? Arzunun peşinde olmak mı, akışta olmak mı? Neden?

Tamamen toplum tarafından şekillendirilmiş biri (yani büyük çoğunluk) arzuları sanki kendininmiş gibi kabul eden kişidir. O arzular kendisine dışarıdan, toplum tarafından empoze edilir (örneğin güzellik anlayışı) dolayısıyla şuursuzca arzularının peşinden gider, bazen bunları “hayallerim” veya “ideallerim” olarak da adlandırabilir.

Kendi üzerinde çalışmış biri arzunun kaynağına inebilir ve neden o şeyi (!) arzuladığını rahatlıkla bulabilir. O zaman dilerse arzunun peşinden koşar, dilerse vazgeçer. Tam olarak akışta olan kişi arzulardan kurtulmuştur. Ara sıra arzulasa da onları hemen analiz edip çözümler ve gerekli görürse sönümlendirir. Yani arzuları kaale almaz. Bir adım ötesinde aslında arzuları tamamen akışla paralellik göstermeye ve örtüşmeye başlar. Yani akışın kendisi onun arzusu haline gelir.

Akışta olduğunu zanneden ama arzularının peşinden sürüklenenlerin varlığı gibi, bir de yarım olarak akışta olan kişiler vardır, bunlar sadece bilmemezlikten gelirler.

Sorunun cevabına gelince: hepsi iyidir, hepsi insan içindir.


Bu yazı ilk olarak 18 Haziran 2020 tarihinde
https://hakkiceylan.com/fotografcilikla-ilgili-zor-sorulara-hizli-cevaplar
adresinde yayımlanmıştır. 

İstanbul’da doğdum ve büyüdüm. Aslen kuzeyliyim; yani Karadeniz kültürü ile yetiştim. İTÜ Gemi İnşaatı Fakültesinden mezun oldum ve uzun yıllar I.T. sektöründe çalıştım, sonra istifa edip Turizm sektörüne geçiş yaptım.

İlk fotoğraf makinemi 1989 yılında o zamanki Rus Pazarından satın almıştım, lise son sınıftaydım. O zamandan beri fotoğrafçılığa olan ilgim artarak devam etti. Son on beş, yirmi yıldır hayatımın merkezinde yer alıyor. Fotoğraf çekiyorum ve fotoğrafla ilgili yazıyorum. İşim gereği çok seyahat ettiğimden her kültürden ve bölgeden insanlarla temasım oluyor. Fotoğraf ise zihnimdekilerle etrafımda olup bitenin bir bileşkesi olarak ortaya çıkıyor.

Hayata bakış açımın son aldığı şekil tek kelimeyle: Zen. Fotoğrafla Zen’i birleştirebilmenin tek yolunun da Sokak Fotoğrafçılığı olduğunu düşündüğümden son zamanlarda sadece sokak fotoğrafçılığı ile ilgileniyorum. Zen’de hedef yolun kendisidir. Bir amaç için fotoğraf çekmiyorum, belgeleme veya sanat eseri oluşturma gibi bir iddiam yok, benim fotoğraflarımda da amaç basitçe o fotoğrafın kendisidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…