Fotoğrafla Yazmak

///

Başlarken

Fotoğrafa Yazmak atölyesini hazırlarken, “yazmak isteyen herkes yazabilir” düşüncesinden yola çıktım. Atölye kapsamında fotoğraflar ve sinema filmleri üzerine konuşarak, yorumlarımızı katılımcılarla paylaştık.Sonrasında da konuştuklarımızdan esinlenerek çekilen fotoğraflar üzerine yazılar yazdık. Kısa da olsa yazmak, rastgele yapılan bir eylem değildir. Tıpkı fotoğraf çekerken olduğu gibi yazmak da ardında bir düşünce olan planlı bir yaratım sürecidir. Burada Rus Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Anton Pavloviç Çehov’un, başka bir Rus yazar arkadaşı İvan Şçeglov’a yazmakla ilgili söylediklerini sizlerle paylaşmak isterim. “İnanır mısınız Jan, bu sabah sizi düşünüyor, ‘Benim yazdıklarıma kıyasla niçin daha az yazıyor?’ diyordum. Sonra az yazmanızın nedenini buldum…”…”Bana kalırsa son derece öznel olmak, hep kendiniz kalmak istiyorsunuz. Böyle yazı yazılmaz Jan! Yalnız yaşadıklarınızı eşeleyip bunlardan bir şeyler çıkarmak güç iştir, buna yürek dayanmaz. Yazar dediğin, çevresini durmadan kolaçan eden, gözleyen, keskin görüşlü kişidir…Bu özellikler kendinde yoksa bile uğraşıp didinerek benimsemek, alışkanlık durumuna getirmek zorundasın.” (*)

Biz de bu atölye sürecinde fotoğrafçılar tanıdık, onların fotoğraflarını yorumladık; filmler izledik, bu filmler üzerine konuştuk. Tüm bunları da “EV” teması çerçevesinde yaptık. Mahallemizi, komşularımızı gözlemledik, dört duvardan oluşan odalarımıza baktık, yaşadığımız şehrin sokaklarında fotoğraflar çektik, konuyu ülkeye getirerek sınırlar üzerine konuştuk. Kendimizden başlayarak, izlenimlerimizi çevremize yönelttik. Gözledik, düşündük, konuştuk ve yazdık. Şimdi atölyede çıkan fotoğrafları ve bu fotoğraflardan esinlenerek yazılanları sizlerle paylaşma zamanı.

Berna Kuleli (Danışman) 

(*) Anton Pavloviç Çehov, Nişanlı Kız Öyküler / Cilt 8 İletişim yay.1.baskı 2022 s.426

Ev Kokusu

Koşa koşa eve geliyorum. Bahçeli ve tek katlı evimizin kapısı açık. (Bizde gündüz kapı kilitlenmezdi.) Evimizin kapalı balkonundaki çiçeklerin kokusunu içime çekiyorum. Annemin mum çiçeği de açmış. Mum gibi donuk, açık pembenin ortasına yuvarlaklar konmuş. Ve salıvermiş yeşilin pembesinden mis gibi kokusunu. Mis kokulu, başka hiç bir yerde olmayan parfüm. Balkon adeta bir çiçek salonu. (Anlayacağınız çiçekler bizde çok kıymetli.)  Koskocaman bahçede meyve ağaçları altında da çiçekler var.

Babamın sesi geliyor:

–       Reşide, her yeri çiçek doldurdun. Zebze bari ek de yiyelim. Karnımız doysun!

Salona geçiyorum. Halının üstünden atlıyorum. Koridora geçiyorum. Sağda mutfak var. Pencereler çiçeklerle öyle kaplı ki, perdeye hiç gerek yok.

Annem başında yemenisi, karnıyarık yapıyor. Daha yemek pişmemiş. Annemin bir sağına bir soluna ilişiyorum.

–    Anne hani ıspanak yapacaktın?

–       Kızım ıspanak da yaptım. Bak orda. Ye. Seni yisin, seviyosun diye yaptım.

Ispanakların kafaları iri iri. Sanki toprak kokusunu yemeğin içiyle bize taşımış gibi. Hafif buruk bir tat. Mideye ıspanağın kafalarını indiriyorum.

–       Kızım otursana.

–       Yok anne,vakit yok. Dersim var. Flüt çalıcam. Eeee, anne karnıyarık ne zaman pişer?

–       Yarım saat daha kaynasın.

–       Ben şimdi biraz alsam suyundan? Şu pişmiş sarımsaklardan, domates, biber, soğan, biraz da kıyma.

–       Tamam kızım.

–       Anne çok güzel olmuş yaaa. Mis gibi de kokuyor. Ellerine sağlık!

–       Afiyet olsun kızım.

–       Anne bu çiçekler, bu küçücük mutfağa nasıl sığıyor ?

–       Kızım bak ne güzel kokuyor. Çiçekleri vazoya koyacağımıza işte böyle koksun dursun burda. Pencereyi de aç. Hanımeli kokusunu da içeriye al! Ohhh mis…Boşuna mı suluyorsun çiçekleri? Güller de var bak. Onların kokusu da gelir.

–       Anne ayakkabımın konçlarını kuzu yemiş. Napçam şimdi ben? Okula neyle gidicem?

–       Hay Allah. Yaptırırız kızım üzülme!

–       Bu kuzu kimin? Neden benim ayakkabılarımı yedi…?

–       Kızım boş ver şimdi kuzuyu. Dersini yap. Şu flütü mülütü de bırak. Olmayasıya işlerle oyalanıyosun!

–       Anne yaaa…

Ayten Ünal

Hafızamı Kaybettim… Hükümsüzdür…

Kaybetmişti tüm hatıralarını. Nerede yaşıyordu? Evi mesela; yüz seksen katlı gökdelenlerin arasında nokta kadar kalmış şu yıkık, tek katlı, odasının birisinde büyüyen ağacın tavanı delip göğe yükseldiği ev gibi miydi?  Kimbilir, zamanında  kimler yaşadı; ne kavgalar edildi, ne sevinçler, ne kayıplar yaşandı bu evde. Akşam olunca geliyordu bu eve. Gündüz farklı yerlere gidiyor,  sokaklarda eski günlere dair anılarını arıyordu. Henüz yüksekliği arşa değen ucube bir bina haline gelmemiş; sokakta yaşayan ve sistem tarafından “potansiyel tehlikeli” olarak tanımlananların neredeyse tamamının toplandığı bu evi de yıkmak istiyorlardı.

Sabah henüz gün yeni ağarmaktayken, gece üstüne yağan çiğden sırılsıklam ıslanmış halde beyni deliniyormuş gibi bir sesle uyandı. Bir süre ölü gibi yattığı yerden kalkamadı.Tüm eklemleri tutulmuş, bedeni ağrı içindeydi. Doğrulmaya çalışırken önünden geçen arabaya gözü takıldı; karşısındaki ekrana bakarak elleriyle tuhaf tuhaf hareketler yapan çocuğu görünce öylece şaşkınlıktan kala kaldı. Uzunca bir süre ne yaptığını anlamlandırmaya çalıştı ama anlayamadı. Çocuklar  nerede  şimdi? Nerede oynuyorlar? Sokakta hiç görmüyordu onları. Arabada gördüğü çocuklar için “Ne tuhaf” diye düşünürken uzaktan gelen bağırış çağırışlarla irkildi, bir grup insan gördü ileride; ne dediklerini anlayamıyordu. Merakla kalktı, kendini ittire kaktıra sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça yalnız olmadıklarını “Özel Unutturma Timi” tarafından çevrelendiklerini gördü. Bir yere doğru gitmeye çalışıyorlardı sanki. İlk önce en önde duran kadınla karşılaştı bakışları; esmer yüzünde öfkeden iki koca siyah gölge olan kaya gibi sert bakışlı iki siyah göz!  Sonra gözleri genç görüntüsüne tezat olan yüzündeki derin çizgilere kaydı; şaşırdı. Kadın  zırhlı timin karşısında, bir eli, her an  karşısındakinin yüzünde patlayacakmış gibi sımsıkı yumruk olmuş dimdik duruyordu. Kocasının katledilmesinden sebep içindeki öfke ve acı ile diğer elinde tuttuğu taşı büyük bir hırsla “Yıkamazsınız !” diye haykırarak tüm gücüyle fırlattı. Kadının fırlattığı taş havada bir yay çizerek kafasına şiddetle çarptı; “Pat!” diye bir ses duydu sadece, o kadar kanın bir anda insanın yüzünü kaplayabileceğini hiç düşünmezdi. Acıyı dahi hissetmedi; sanki bunu yaşayan kendisi değildi de dışarıdan izleyen bir yabancıydı! Tıpkı kendi hayatına yabancı olduğu gibi! Tekilleştirilmiş, varlıklarına başkalarının karar verdiği bir yabancı. Kan gözlerini kapamışken küçük bir an geldi gözünün önüne: Bir kadın! Evin önünde durmuş bağırıyor! “Burası benim evim! Burası benim evim! Burası benim evim!” Oğlu korkudan bacaklarına sarılmış annesinin arkasına saklanmıştı. Karşısında kocaman iş makineleri bir grup takım elbiseli adamlar o evin devlete ait olduğunu, yıkacaklarını söylüyorlardı. Kadın, o evin tüm yaşamı olduğunu anlatamadı, sürmek istiyorlardı onları oradan! “Devlet kim?” dedi kadın. “Devlet benim!” dedi, “Devlet benim! Ben insanım! Ben halkım!” Kadın yerden bir taş daha aldı takım elbiselilere doğru fırlattı. En öndeki kodamanın kafasının tam ortasına indi taş. Kadını iki kolundan tutup zorla, sürükleyerek götürdüler! Çocuğu da aldılar! Kollarıyla, bacaklarıyla çırpındı kendini yere atmaya çalıştı ama nafile, kocaman adamların elinden kurtulamadı. Tek Tipleştirilme Merkezi’ne götürdüler. Unuttu her şeyi. Kimdi? İsmi neydi? Nasıl bir çocuktu? Neyi severdi? Evi neresiydi? Sokaklar, hafızalar, hatıralar özenle silinmişti. Kendisi yoktu artık. Sadece büyük abilerin istediği gibi; hafızası ve tüm hayatı sıfırlanmıştı!

Eli başında, kanayan yeri tutarak, tam “Özel Unutturma Timi”nin gruba saldırdığı anda bir boşluk bulup aralarına karıştı. Yanındakinin koluna girdi bağırmaya başladı:

–       YIKAMAZSINIZ! Orası benim evim! Orası benim evim! Orası benim evim!

Banu Tutu

Geçmiş, geçmişte mi kaldı?

Hatırladığımız bazı kokular, şarkılar, sesler ve görüntüler bize neden hep eşsiz gelir? Cevap aradığımdan değil, bazı soruların cevabı yok, varsa bile herkes için aynı değil.

Unkapanı Manifaturacılar/Plakçılar Çarşısı’nın eski ve karanlık koridorlarında dolaşırken karşıma çıkıveren bir dükkânla bu çarşının bir zamanlar Türkiye’ye nice yıldızlar kazandırdığı bir dönemi hatırladım.

“Bir demet yasemen, aşkımın tek hatırası” çalıyordu o sırada dükkânda, Zeki Müren’in o güzel kadife sesi çınlıyordu plakta. Vitrindeki ve içerideki çeşit çeşit plaklar ve gramofonlar bizi geçmişe davet ediyordu sanki.

Bazen anılar o kadar tozlanır ki, hiçbir şey yaşanmamışçasına unutulurlar ya da siz öyle sanırsınız.

Eski şarkılar, eski plaklar, köhne bir çarşı… Tozların altında kalan anı parçaları, sihirli bir el değmişçesine birleşiverir. Sonra bu başlangıç diğer anıları tetikler. Zihin ne kadar ilginç!

Zeki Müren’in plağından hareketle eski günlere, çocukluğuma, ilk gençliğime dönmek ve orada bir süre kalmak ruhuma iyi geldi.

Sadece kasetlerden, plaklardan değil radyodan da şarkı dinleyebildiğimiz günler. Komşunun eve bir tabak fasulye turşusu ile geliverdiği, daha da güzeli gelen tabağı boş geri göndermemek için, rengârenk ve çeşit çeşit saç tokalarıyla doldurduğu incelikli günler. Aşure pişirildiğinde mis gibi kokusunun binaya yayıldığı ve komşuda pişenin bize de düştüğü paylaşımcı günler.

İşte böyle bir mahallede büyüdüğümden, mahalle benim için; dostluktu, komşuluktu, bakkaldı, esnaftı ve emekti.

Zamanla değişmeyen hiçbir şey olmadığı gibi mahalleler ve elbette içinde yaşayanlar da değişti, dönüştü.

Bir şarkıda, bir kokuda, bir görüntüde kalıp tozlansalar bile o güzel anılar, biraz eşelediğinizde hâlâ oradalar…

Melike Akça

Hayatımız biraz sis, biraz duman…

Ve o günden sonra rüzgâr esmez, yağmur yağmaz oldu. Kış günü olmasına rağmen

gündüz hava sıcaktı. Gökyüzünde tek bir bulut yoktu. Gece çok soğuk yapmıştı. Ayaz

sonrası, gün ağarırken çukura duman yürüdü. Toprağın tenini okşar gibi akıyordu sis.

Acelesi olmayan bir müzik gibi ağır ağır aktı. Tepeliklerden çukurlara aktı, aktı,

aktı… Çukurdan taşan sis yamaçlardan tepelere, evlerin duvarlarından çatılara

tırmandı. Kabil’in günahını Habil’in ölüsünü örter gibi duman her yana aktı,

her bir yanı örtü…

Ve o günden sonra rüzgar esmez, bulutlar uğramaz, yağmurlar yağmaz oldu. Bereketi kalmadı toprağın. Tanrı’nın izi kayboldu yeryüzü toprağında.

Yağmurlar yağmaz olunca, martın 19’unda dönmeyi adet edinmiş kırlangıçlar o yıl dönmediler gittikleri yerden.

Sebepler, rivayetler muhtelifti. Ancak o  yıl ölüm her canlıyı yokladı. Toprak ölüleri kabul etmez oldu. Kuraklık, kıtlık olmuştu.

Yeryüzü toprağında izi kaybolan tanrı gökyüzünden kar yağdırmıştı ağustos sıcağında. Sarı sıcak günlerde bir ceza gibi yağdı insanlığın üzerine.

Bir hikâyeye, bir şiire girmek için yıllarca bekleyen meşe ağacı dile geldi.

Ulu meşe ağacı, dallarında dinlenen kuşları, gövdesinde gezinen canlıları, gölgesinde soluklanan varlıkları, son soluğunu az ötedeki uçurumun kenarında alan insanları anlattı. Dilsizleşen acıları, kanatlandıran neşeli anları anlattı ağaç. Ulu ağaç, acılara ömür biçen şey zaman değil sözdür, dedi. Kulaklarımız duymaz oldu, dilimiz tutuldu. İşittiklerimizi anlamaz olduk… Çünkü biz de artık nefessiz kalan evlerin yaşlı çocuklarıydık…

“Asla gerçekleşmiyoruz.

karşı karşıya duran iki uçurumuz biz-

Cennet’i hayranlıkla izleyen bir kuyu.”

Fernando Pessoa, Huzursuzluğun Kitabı

Şu dağın ardı deniz… Dağın ardı masal… Dağın ardı mavi sonsuzluk…

Her acının bir ömrü vardır, demişti ulu ağaç… Düz yolda yolunu kaybeden kendini de

kaybetmeden yolunu doğrultamaz, diye de eklemişti.

Vahap Erden

Komşum Kuğu Ailesi

On beş yıl önce, şehrin biraz dışında, karmaşadan uzak bu siteye güvende olacaklarını düşünerek gelmişlerdi. ‘Korunacağız ama mutlu olabilecek miyiz?’ demişti kızı, yaşadıkları ilk evi gördükleri şiddet nedeniyle terk etmek zorunda kaldıklarında.

Burası, duvarlarla dış dünyadan ayrıştırılmış, semtteki yalıtılmış bir “site mahallesi”ydi. İçinde yaşam sürdürenler birbirlerinin yemek kokusunu duyar ama birbirlerine ses vermez ve dokunmaz şekilde yaşamaktaydılar bu yalıtık site mahallesinde.

Tüm yalıtık olma halinin içinde, sakinlerinin gözü önünde yaşayan ve barınan tek aile, havuzdaki kuğu ailesiydi. Bu komşu aileyi oluşturan dişi ve erkek kuğu huzur ve estetik saçmaktaydılar çevreye.

Derken çocukları oldu kuğuların. Baba keyfine bakmaya devam ederken, anne kuğunun çocuğunu büyütmek için verdiği emek gözlerden kaçmadı. Kadın emeğinin kuğularda da aile denen kavram olduğunu düşündürdü herkese.

Büyüdü bebek kuğu. Anne kuğu, bir yıl sonra yeniden kuluçkaya yattı, kendinden beklenen yeniden üretimi sağlamak için. Ne olduysa bu aşamada oldu, baba kuğu yavru kuğuyu öldürmek için uğraş vermeye başladı. Denemeler sonlanmayınca, görevliler uzaklaştırdılar ergen kuğuyu ailenin yanından. Baba yumurtaları ve doğan yedi yavruyu kıskandığı için ergen kuğuyu yok etme ataklarına devam ederken, ergen kuğu yalnızlığa mahkûm edildi, mahzun kaldı bir köşede. Anne kuğu ne düşünür bilinemedi, yedi çocuğu için emek verirken.

Eril şiddeti, hayvan türünde de yaşamlara acı katarken, özellikle yalnız yaşayan kadınlar şehrin kaos ve şiddetinden kaçmak için duvarların arkasındaki saklı yaşamlara sığınmak zorunda kalmaktalar.

Evet ergen kuğu gibi korundular, bu yalıtık siteye taşındıkları için, mutluluk ise yeryüzünde bütün türlerin beklenti ve özlemi olmaya devam ediyor.

Tabii onlar içinde.

Zuhal Ateş

B-akış Açısı

Yüksek dağların sınırladığı ancak karın yağmadığı ve sonbaharın hiç sarı geçmediği bir şehirde doğmuştu kıvırcık saçlı kız. Memur maaşıyla geçinen çekirdek ailenin ikinci çocuğu olarak aynı mahallede/ okulda farklı kültürlerden arkadaşlarıyla bir arada, mutlu büyüdü. O şehirden çıkıp üniversite için İstanbul’a gelmesi rüştünü ispat ettiği döneme denk geldi.

Geldiği bu keşmekeş şehirde, okulunun o heybetli kapısından içeri adımını atarken hayatının bu denli değişeceğini elbette bilemezdi. Askeri hastane olarak inşa edilen, bir zamanların kışlası o koskocaman binada ne uzun günler geçti, ne bitmek tükenmek bilmeyen projeler teslim edildi.

Güneşli günlerde çimlerinde arkadaşlarıyla yayıldıkları devasa binanın ortasındaki avlu, kıvırcık kızın “seçilmiş ailesi”ne ev sahipliği yaptı. Neşesiyle, üzüntüsüyle, ortak dertleriyle öğrencilik göz açıp kapayana kadar bitti.

Ortak atölyelerde geçen günleri tamamlasalar da, Orta Avlu’daki seçilmiş ailenin bireyleri hep birlikte çeyrek asrı devirdiler, yıllar içinde evlenenler ve doğan çocuklarla kocaman bir aile oldular. Öte yandan hayat arada herkes gibi seçilmişleri sarstı, sarsmaya da devam ediyor.

Seçilmiş ailedeki sarsıntılara nasıl atlatacak kıvırcık kız? Daha sakin geçirmek mümkün olabilir mi? Çok yara almadan bu dönemi geçirmek için nerede durmalı, nasıl bakmalı?

Belki biraz içerden bakmak gerek, belki de dışarıdaki yansımalara hiç takılmamak… Sahi geldiği gibi geçmesine izin verebilmek mümkün mü?… Peki ya sen okuyucu, sen hayatı akışına ne kadar bırakabiliyorsun?

Zeynep Erdoğan (Danışman Yardımcısı)

 

Yorum Sayıları: 2

  1. Sevgili Berna, ne güzel bir işe imza atmışsın. Ben de fotoğrafla birlikte yazmaya başlayanlardanım. Yazmak ruha çok iyi geliyor. Belli ki sizin atölyede de öyle olmuş.
    Ayrıca bu atölyede tanıdık arkadaşların güzel yazılarını okumak da bana çok iyi geldi. Umarım devamı gelir
    Sevgiler

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…