Fotoğrafçının Tanıklığı
Bir zamanlar hepimiz, bir biçimde kazınmış fotoğrafların gölgesinde uykuya dalmış, uyandığımızda açılmış zihnimizle yolumuza devam etmişizdir. Yıllar geçmiştir aradan. Psikiyatrlara didikletmişizdir dünyamızı. Kapalı kapıları açmalarına izin vermiş, bilinçaltımızın dip odalarına buyur etmişizdir onları. Ne olursa olsun, bilmediğimiz nedenlerden o fotoğrafları hiç unut(a)mamışızdır. Gördüğümüz her yerde onları tanımlamış, yıl, yer ve fotoğrafçı adıyla, yalnızsak içimizden, yanımızda birileri varsa da yüksek sesle ve biraz da gururla bu bilgileri paylaşmışızdır.
Akılımızda tuttuğumuza göre de yüksek ihtimalle anlar üzerinden seçilip önümüze gelen bu görüntüleri beğenmişizdir. Bu beğeni, karşımıza çıkan başka görüntülerin takdirini zorlaştırsa da bir bakış yöntemi olarak zaman içinde bu fotoğrafları zihnimizde tutmanın faydalarını görmüşüzdür. Fotoğraf yolculuğumuzda birer şablon gibi kullandığımız bu görüntüler adeta bir filtre görevi yaparak çektiğimiz fotoğrafları belirlemede de önemli bir role sahip olmuşlardır. Kısaca, sevmişizdir, aileden biri gibi kabul etmişizdir onları.
Daha sonra gelecek daha çarpıcı anlarla bir kısmı yer değiştirecek olsa da ilk göz ağrımız olan bu fotoğrafları asla unutmamışızdır. Fotoğraf serüvenimiz içinde çektiğimiz tüm kareleri hep bu görüntülerle yarıştırmışızdır. Fotoğraf, fenomenolojik anlamda bir kez daha yinelenmesi asla mümkün olmayan bir eylemler bütünü de olsa, benzeşmelerle daima kendini hatırlatmıştır. “Taklit” ise yetersiz teknik ve estetik uygulamaların sonucunda adı “kötü” anılan bir deyim olmuştur.
Unutulmaz olan her şey, hatırlananlardan bir demettir. Algı mekanizması bir uyarı karşısında derinlere inebiliyor ve kurumuş gibi görünen bir kuyudan gereksinimi duyulan suyu çıkarabiliyorsa mesele yoktur. Elinde fotoğraf makinesi olan bir fotoğrafçı, bilgisini ve bilinçaltını kullanarak karşı karşıya geldiği görüntülerle bir hesaplaşma içine girecektir. Başlangıçta bu eylem bir savaş gibi görünse de aslında çıkacak fotoğrafların selameti, fotoğrafçının anlarla kuracağı derin ittifakı da oluşturmaktadır.
Bir hekim hastasını gözlemleyerek hastalığı tespit edebilir ama yine de de muayene öncesi hastanın derdini onun sözcükleri üzerinden duymalıdır. Daha sonra tetkiklerini yapmalı, ardından da teşhisini koyarak ilacını yazmalıdır. Belki elinde fotoğraf makinesi olan ve fotoğraf çekme planı yapan fotoğrafçı da bir hekimin analitik yolunu izleyebilir. Fotoğrafın oluşması sırasında gizli bir özne gibi saklı duran matematik de buna yardımcı olur. Hayatta da sanatta da çare, sonucun başarısıyla ilgilidir.

Bildiklerimiz ve Gördüklerimiz
Aslında fotoğrafın, veterinerlik mesleğiyle daha çok benzerliği vardır. Hayvanlar konuşamadığı için, veteriner onlara derdini soramaz. Gözlem yapıp en fazla muayene ederek hastalığın ilacını vermek zorundadır. Görüldüğü üzere tıpta da sanatta da gözlem çok önemlidir. Bir fotoğrafçının evreni kavraması için gözlemlerinin yanında doğayı da dikkatlice dinlemesi gerekir yoksa sadece derdini anlatmaya, çevresine sınırlı bilgisini ispatlamaya çalıştığında çok şeyi kaçıracaktır. İşte bu yüzden, fotoğraf çekmeden önce başkalarının fotoğraflarını incelemek ve onlardan ilham almak çok önemlidir.
Fotoğrafçı adayı, kendisinden önce çekilen fotoğrafları incelerken hem ilerideki yolunu çizer hem bilgilenir hem de çektiği fotoğrafların hangi fotoğraflarla akraba olduğunu öğrenir. Fotoğraf uzak bir bakışla basit bir sanat gibi görünse de içinde barındırdığı dinamikler, belge olarak tarihle olan ilişkisi ve günümüzdeki hızlı kullanım biçimi ile özellikle postmodern dönem sonrasında önemli bir alanı işaret etmektedir. 21.Yüzyılın ilk çeyreğinde fotoğraf dünyası, adı zaferinden sonra konacak yeni Boğaç Han adayı akımların müjdesini hâlâ sabırla beklemektedir.
Oysa bu arada, zaman kazanmak için ustaları inceleyerek onların yolundan gitmek de bir seçim olabilir. Her usta, herkesin ustası olamaz. Ustaların yolundan gitmek için örnek alınacak ustayı, mantıklı nedenler üzerinden seçmek gerekir. Fotoğrafçı adayının özendiği fotoğraf stili ile çektiği fotoğraflar çoğu kez örtüşmez. Üstelik beğeni ile izlenen projelerin uygulanış tarihleri çok gerilerde kalmış, kaynakları tükenmiş ve nesnel koşulları da değişmiş olabiliyor. Bu yüzden fotoğrafçının kendi yolunu arayıp bulması gerekir. Belgesel bazlı fotoğrafın en güzel yanı, belirli bir ölçüde çekildiği coğrafyaya bağlı olarak döneminin mikro ölçekli sosyolojisini yansıtıyor olmasıdır.
Daha önce fotoğrafçıda sanatsal görüş dahil var olan genetik kod, başlangıç olarak en iyi rehber olacaktır. Eğilim ve yönelimlerin tümü, yalnızca taraf tutmaya bağlı bakışı değil, fotoğrafın gerektirdiği kompozisyonları da belirleyecektir. Her çocuğa koş dediğinizde farklı hızlarda koşar. Ellerine flüt verdikten az sonra birisi henüz ses çıkarmaya alışırken diğeri tanıdık bir melodiyi üflemeye başlar. Genetik kod, kişinin, onu ileriye taşıyacak en belirleyici rehberidir. İşini doğru olarak tamamlayıp, parmağını ilk kaldıracak çocuk, büyük olasılıkla başarıyı daha erken kucaklayacaktır.
Sanatla bağdaşan her şey bir hissiyat işidir. Başkalarından daha hızlı hissedecek, daha önce görecek, daha iyi duyacak ve tanıklığını doğru anda fotoğrafına aktaracaksın. Hem bilgin hem duyarlılığın hem de şansın olacak. Hepsinden önce karar ânında tüm zamanı bir karenin içinde dondurarak sonsuzluğa mahkûm edeceksin. Yoksa eline her fotoğraf makinesini alan kişi fotoğrafçı olamaz, sadece bu kargaşa içinde yetersiz bilgisinin ona verdiği yetkiden dolayı kendisini fotoğrafçı sanabilir. Fotoğrafçı olduğumuza bizden önce başkalarının inanması da bu aşamada bir ölçüt olabilir. Normal şartlarda bunun tam tersidir.

Bir Disiplin Olarak Fotoğraf
Doğu ile Batı Almanya’yı ayıran Utanç Duvarı’nı, yıllarca gerçekleştirdiği işlevini ve yıkıldığı ânı düşünelim. Bir gün farkla iki ayrı bağlam fotoğrafın malzemesi olmuştur. Sınırlar kalktığında fotoğraf ne olacaktır. Onun her zaman referans noktalarına gereksinimi vardır. Sadece fiziksel bakış açısı değil, bir gecede anlam da değişmiştir. Yine de unutulmaması gereken, fotoğraftaki gerçeklik, akla gelen her saptama yönteminden daha güçlü de olsa, yanılsamalara açık ve taraf tutmaya karşı etkisiz kalacaktır.
Fotoğrafın çağımızdaki en başarılı yanı, insanları maharetle kandırıyor, bakanı da buna inandırıyor olmasıdır. Tarih, sanata karşı mesafeli duran ve kendine ait söylemi olan bir kavramdır. Akışa asla müdahale etmez, edemez. Olaylar yaşanırken ortada görünmez. Tarih, olup bitenin yaşandığı andan çok sonra sinsice saklandığı deliğinden çıkar. Genellikle yetke tarafından kabul edilmiş ve başı okşanarak okul kitaplarından hayatın içine boca edilmiştir. Geçmişe ait birçok akım, ideoloji ve kavramın adı sonraki dönemlerde konulmuştur. Her yönetim -bir öncekini karalayarak- kendine göre biçimlendirmiştir tarihi. Oysa sanat kendi yolunu iktidarlardan medet ummadan bulmuştur.
Şimdi, tarihi ve onu çıkarları için kullananların manipülasyonlarını bir yana bırakıp sanatı rayına oturtmaya çalışalım. Sanat kendi inanç sistemini oluşturacak kudrete sahiptir. Yapıt ortaya çıktıktan sonra çevresinde hayranlarını toplamaya başlar. Hatta çok benimsenirse, yapıt sadece bağlamından kopmakla kalmaz, sanatçısını da unutturur. İyi yapıtlar, doğada kendiliğinden var olan nesneler gibi insanlarca sahiplenilirler. Ya da en çok bir müze bileti kadardır bedelleri. Zihinde taşınarak, topluma mal olurlar. Durup dururken bir sendrom dahilinde baş dönmesine, yürek sıkışmasına neden olurlar.
Ne futbol maçı gibidir ne de siyasi mitinglere benzer izleyicinin sanatsal eylemi. Bu yüksek enerji, sanat yapıtı ile onu hisseden kişi arasında, gizli ve özeldir. Tarife gelmez, dilde barınmaz. Susturur, konuşturmaz. Sanat bundan dolayı güzeldir; ne seçilmiş politika kuklalarına ne ruhban sınıflarına, ne de araya girecek bir “kul” a ihtiyaç duymaz. Yüreklerinin kapısını sanatın ışıklarına açan sanat izleyicisinin tek bir sınıfı vardır zira…
Duyduklarımıza karşı nasıl dikkatle yaklaşıyorsak, gördüğümüz her şeye de inanmamamız gerekiyor. Yanlışı bir kez doğru olarak kabul etmek, tüm geleceğimizin yanlış yönlenmesine neden olacaktır. Geçmişin fotoğraflarında belgelenmiş olası gerçeklik, aradan zaman geçtikçe başka bir hal alacaktır. Sahip olduğumuz verileri, konuya sessiz bir biçimde müdahil olan kameranın gördüğü açıdan bağımsız düşünemeyiz.

Yaşamak ve Hayal Etmek
Fotoğraftaki görüntüler gerçeğin suretini önümüze kadar getirerek bir ölçüde hayal dünyamızı yitirmemize neden olur. Aynı zamanda henüz gidemediğimiz veya asla gidemeyeceğiz yerleri de adeta haritada işaretler. Hayalle gerçek arasındaki ince çizgide duran fotoğraf, bulunuşundan günümüze kadar bize iki boyutlu bir nesne üzerinden en detaylı bilgi aktarımını sağlar. Her fotoğraf, o ânın tanığı olmasak da bir zamanlar yaşanmış olayların yeniden üretimi olarak bizleri her bakışımızda bugün üzerinden geçmişle yüzleştirir.
İşte bu nedenle baktığımız her fotoğraf, geride kalmış hikâyeler olarak tarifsiz bir hüzün verir bizlere. Hele yıl olarak insan ömrünün toplamı kadar gerilere giden fotoğraflar, adeta bir ölüler resmi geçidi olarak karşımıza çıkar. Elimizden geçen tüm fotoğraflar bazen ağırlığını kaldıramayacağımız bir yoğunluğa ulaşır. Oraya hapsolmuş ruhlar her bakışımızla kısa süreliğine de olsa kendi maceralarını hatırlarlar.
Sonra bir yorgunluk sarar bizleri. Aile albümlerine, gazetedeki fotoğraflara, kütüphanemizde bulunan fotoğraf kitaplarımıza ya da arşivlerimizde sakladığımız eski dergilerin sayfalarına baktığımızda tek şeyi görürüz; yaşanmış ve de hüzünlü bir geçmiş. Neden baktığımız fotoğraflar neşeden çok bizi kasvetin kucağına atmakta, çıkmaya çalıştığımız bir çeşit bataklığa çekmektedir? Bunun ne kadarı bizde ne kadarı fotoğrafın içinde gizlidir?
Portre fotoğraflarını ele alalım, hatıra fotoğraflarını eleğimizden geçirelim: Bu arada hatıra fotoğrafları dünyanın en değerli hazineleridir. Bir fotoğrafta poz verenler, kalmak hatırlanmak için fotoğraflara bakarlar. Kısa süreliğine de olsa ölümsüzlük üzerinden ölümü zihinlerinden geçirirler. Bir gün ölecekler fakat bu fotoğrafta sonsuza kadar sabırla duruşlarını koruyacaklardır. O donuk suret onları asla tanık olamayacakları zaman dilimlerine taşıyacaktır. Zaman içinde fotoğraflarıyla yüz yüze gelseler de o yaş ve fiziksel görüntülerde asla olamayacaklardır. İnsanlar fotoğraflarıyla birlikte yaşlanırlar. Poz verdikleri fotoğrafların içinde sonsuza dek tutsak kalırlar.
Poz, sessiz emridir makinenin. Fotoğraftan en az birkaç saniye önce modeli dondurur. Fotoğrafçının “çekiyorum” komutunu sabırla beklerler süje. Dik dururlar, karınlarını içeri çeker, bakışlarına bir gizem eklerler. Olmadıkları gibi olurlar. Koca bir yaşamı tek karenin içine sığdırmaya çalışırlar. Bir coğrafyaya ait bir fon vardır arkalarında. Bir saat vardır fotoğrafın çekildiği, bir gün, bir ay ve bir yıl. Ruh akar fotoğrafın içine, yaşanan bir an olarak bir tabaka halinde sıvanır fotoğrafın üzerine. Görev yerine getirilmiştir. Ölmeyecek, yaşayacaktır bütün zamanlarda. Fotoğraf, biz bir gün ölecek olduğumuz için vardır.

Seni Neden Takip Edeceğim?
Canı sıkılan hanım kızlarımız, bir baltaya sap olamamış gürbüz delikanlılarımız, suyu çıkmış fıkraları cep telefonlarının gelişmiş kameralarıyla kötü oyunculukları üzerinden canlandıran, ilkokul esprileri ellerinde patlamış, futbol maçlarında kenarda bekletilip oyuna alınmamış ezik çocuklar, çoğumuzun bildiği ama senin henüz duyduğun konu ve bilgileri büyük bir buluşmuş gibi insanlarla alçak gönüllülükle paylaşan bey amca; neden sizlerin hesabını kayıt edip “takibe almam” gerekiyor. Siz, hepiniz; yakın gelecekte teknolojik oyuncağınız elinizden alındığında gardınızın nasıl düşeceğini ve korku filmlerinde yüzyıllarca yattığı mezarından çıktıktan sonra toza dönen şeytani yaratıklar gibi kalacağınızı biliyorsunuz değil mi? Öyleyse bu karmaşa içinde kaybolacağınızı bile bile gösterdiğiniz çaba niye?
Ne zaman bir İtalyan ya da Fransız isimli -bir türlü doğru telaffuz edemediğin- yeni bir pastane açılsa oradasın; dört toplu taşıma aracı değiştirip şehri boydan boya kat ediyor, cebindeki son parayı o süslü ama kreması çok kötü pastaya veriyorsun; sonra da “Çok lezzetli muhakkak burayı deneyin” diyorsun. Bizi acına ortak etmek istiyorsun. Akşama da ailene eve neden geç geldiğinin hesabını veriyorsun. Bizi neden kandırıyorsunuz a dostlar; biz takip ettiğimiz hesaplara bakarken önümüze düşen “reel” lerinize safça göz atan sıradan ve ölümlü insanlarız. Allah için, bize de acıyın.

Kimsin, nesin; in misin cin misin? Nerelerdeydin, bugüne kadar, bu özel yeteneğini nasıl da özenle sakladın? Başkalarına ait içerikleri kendininmiş gibi kullanırken hiç mi için sızlamıyor? Ne fikirlerin doğru ne de konuşmalarındaki vurguların; videolarının altına eklediğin yazılarının Türkçesi ile ilkokul üçüncü sınıfa bile geçmen için torpil lazım. Ettiğin küfürler 70’li yılların İstanbul’unda ihmal edilmiş mahallelerinin sokak çocuklarından duyduklarımızdan bile daha seviyesiz. Ama sen de haklısın, sen küfrettikçe ünün artıyor. Zira küfür edildikçe beslenen organizmalar da var bu toplumun içinde. Bazıları çok ünlü; onlara çok izlenen programlar bağışlıyorlar televizyon kanallarında. Doğru kullanmayı bilsen, kabul ederiz; edebiyatın içinde bile argo var. Bilinçsizce yapılmış videolarla, filmlerle tam bir çöplüğe dönüştü sosyal medya mecraları. Kimse bir fotoğraf projesi için seriler ya da bir kısa film yarışması için film üreteyim demiyor.
Ellerinde patlamış çürük malları yüzyılın icadı gibi satmak için çabalayan üçkağıtçılar, çakma psikologlar, kifayetsiz diyetisyenler, baca temizleyicisi yöntemleriyle iş bağlayan çakra açıcılar, nereden çıktınız sizler? Kolon temizliğimden, karnımın şişkinliğinden ya da daralan ruhumun selâmetinden sizlere ne. Sen doktor değilsin, hasta dahi olamayacak kadar bu dünyadan kopuksun. Şizofrenler gibi kurduğun kendi dünyanın içinde esirsin. Biraz sanat terapisi sana iyi gelir diyeceğim ama onu da verenlerin senden hiçbir farkı yok.
Nerede yeni bir bina restore edilse, bir müze ya da sergi açılsa oradasın. Fakat ya güzelliklere sırtını dönüyor ya “selfie”ye çıkıyor ya da yanındaki daha az uyanık halayığına eserlerin önünde boy boy fotoğrafını çektiriyorsun. Sorsak, o binanın tarihi nedir, o eserin sahibi kimdir ve sanatçısının ne anlatmak istediğini, hiçbir şey bilemeyeceksin. Çünkü sadece bilmem kaç megapiksellik kamerası olan cep telefonuna oynamak için yazılıyor bu senaryolar. Televizyonun sizi uyutmak üzere planladığı dizilerdeki oyuncuları unut, kaç gerçek sinema yönetmenin, kaç sıkı fotoğrafçının, kaç gerçek müzisyenin adını biliyorsun. Dur anlayacağın dilde konuşayım: Sen sistemin oyuncağısın, seni “like” larıyla o kadar güzel kullanıyor ki…
Şimdi dikkatle konuyu bağlayalım. Kimseyi kırmayalım. Sen “influencer” ya da “fenomen” olayım derken “looser” olmuşsun, haberin yok! Bak, düşmanın seni uyarmaz; dostun kırılmanı istemez. Arka arkaya gelen fotoğrafların bir gösteri, çektiğin sahnelerin de bir sinema olmadığın biliyorsun değil mi? Nasıl olsa seni yeni bir icada kadar bir süreliğine daha idare edecektir. Ya sonra… Acemi tariflerini üzerimizde deneyen şef bozuntularından ve cahil politikacıların gerçeklerle örtüşmeyen beyanatlarından ve bizlere siyasi anlamda kurulan ve (herkese göre ayrı ayrı yem konulan) tuzaklarından uzak duralım. Fotoğraf bir endüstridir aslında, bizde hiç olmamış ve asla olmayacak olan.
Algı yönetimi ruhumuza bir yılan gibi çöreklenmiş. Herkes doğru ya da yanlış duyduğunu savunuyor. Sistemlerin gücünü tartmanın en kolay yolu ondan uzak durmaktır. Kıyameti beklemeye gerek yok. Sadece birkaç gün televizyon izlemeyelim, maillerimize bakmayalım; bilgisayarımızı açmayalım. Mobil cihazlarımızdan sosyal medya diye bize sunulan alanlara bakmayalım. Çökertmeyi başaracak kadar sabrınız varsa eğer. Sistem hâlâ işliyorsa sıkıca sarılalım. Biraz asosyal olalım. Hatırlayın, eskiden bilgisayar ve cep telefonumuz yokken daha huzurlu yaşamıyor muyduk?
Simya her zaman doğru işlemiyor, şimdi altın, gümüş zamanlardan teneke zamanlara dönüş var. Değerli Kardeşlerim, takipçileriniz daim, gazanız mübarek olsun. Yazımızı bir tekerleme ile bitirelim o zaman. Ne demiş büyük üstat Şekspir; “tubiornattubiyutubır”. İşte bütün mesele bu. Mantranız benden hediye. İyi çekimler diliyor ve sizleri merakla izliyorum. Başarılı olanlar kişiler arasından eksik dersleri verme koşuluyla, fotoğraf dünyasına yatay geçiş yapmak mümkündür. Kalın sağlıcakla. Sizleri seviyorum.

Bize Ulaşın