Akademik ortamdan Prof. Dr. Gülbin Özdamar Akarçay, amatör-profesyonel fotograf çevrelerinin yakından tanıdığı bir isimdir, samimiyeti nedeniyle de fotografçılar tarafından sevilen bir şahsiyettir. Gülbin hoca mütevazıdır, sempatiktir ve amatör fotograf derneklerinin etkinliklerine gönüllü olarak her zaman destek veren önemli akademik kadrolardan biridir.
Sayın hocamızın fotograf serüveni üniversite öğrenciliği sırasında başlar. Gençlik enerjisi ve sosyal meselelere duyarlılığın sonucu olsa gerek, gazeteci olma isteği sarıp sarmalar O’nu. Büyük bir hevesle yerel gazetede çalışmaya başlar. Gazetecilik serüveniyle birlikte toplumsal meselelere eğileceği, yaşanan olumsuzluklara parmak basacağı, negatif şeyleri ifşa edeceği bir enstrüman olarak fotograf önem kazanır.
Arzu ettiği konuya odaklanmışken şansı yaver gider. Öğretim görevlisi Merter Oral, Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotograf konusunda deneyimlerini ve birikimini paylaşır, yol gösterir, sahada çalışmasına destek olur. Üstadın desteği ve yol göstermesiyle önemli bir cezaevi pratiği gerçekleştirir. Sayın Oral bir zaman sonra Gülbin hocanın üniversitede asistan olarak işe başlamasına da vesile olur. Sonraki yıllarda üstad Levend Kılıç deneyimleri, disiplini ve birikimiyle Gülbin hocanın fotograf serüveninde önemli yer tutar. (*)
Fotografın büyülü dünyasında yolculuğa çıktığında Merter Oral ve Levend Kılıç hocalardan gayrı, memleket sathında Toplumcu Gerçekçi Belgesel/Sosyal Belgesel konusunda söz sahibi olan ustalardan bazılarıyla yolu kesişir. Uluslararası niteliği olan önemli bir semineri birlikte izler ve sahada birlikte çalışırlar.
Yıllar önce kıymetli hocamızla bir röportaj/söyleşi yapmış ve yaşam öyküsünü, fotograf serüvenini, duygu ve düşünce dünyasını “Işıkla Resmedenler” isimli seri kitapların 16.ncı cildine almıştık. Gülbin Özdamar Akarçay hakkında detaylı bilgi edinmek isteyen dostlar söz konusu kitabı inceleyebilirler.

Sayın Akarçay’ın “Görsel Sosyoloji” isimli kitabını ayrıntılı şekilde inceledik. Kitaptan ötürü kendilerini gönülden tebrik ettiğimizi, kültür-sanat hayatımıza katkı verdikleri için şükran borçlu olduğumuzu öncelikle ifade etmeliyiz.
Kitap, okunsun diye, uzunca bir zaman ve çokça emek sonucu inşa edilir. Tabiatı gereği bütün kitaplar okuyucunun ilgisini bekler. Her konuda olduğu gibi kitap konusunda da seçici davranılmalı, buna hiç şüphe yok. Seçici davranan okuyucunun kitaba dair söyleyecekleri kıymetlidir. Akademik çevrelerin, eleştirmenlerin her metni titizlikle ve eleştirel gözle değerlendirmesi beklenir. Bu kesimlerin dışında kalan okuyucu kitlesinin kitaba ilgisi önemli olmakla birlikte, az sayıdaki tutkulu, dikkatli okuyucunun kitaba dair düşüncesi, kitabı inşa eden şahsiyet için kanaatimizce oldukça değerlidir.
Bir kısım kitap sadece akademik ortam için hazırlansa da, kitapların ekserisi daha geniş kesimler esas alınarak hazırlanır. Sayın Akarçay’ın kitabı akademik ortamı ciddi anlamda ilgilendirir. Ancak bu kitap akademiden gayrı sanat ortamını, büyük ölçüde de fotograf ortamını ilgilendirir. Okumasalar bile amatör-profesyonel bütün fotografçıların kütüphanesinde böyle kitaplar bulunmalıdır. Çünkü gün gelir kitaba müracaat etmek icap eder, o vakit kütüphanenin rafından alıp inceleme olanağı bulunur.
Tutkulu, titiz ve dikkatli okuyucu herkesten farklı ele alır kitabı. Böyle insanlar satır altlarını çizerek, boşlukları notlarla doldurarak ve sindirerek okurlar. Derinlemesine inceler ve çoğu kez meseleyi farklı bir yaklaşımla değerlendirir, hatta tersten ele alırlar. Mukayese ederler, belleklerinde izleri bulunan benzer eserlerle birlikte düşünürler. Kitabın satış potansiyelini yükseltmek veya tersine yol açmak için yapılan çeşitli spekülasyonlardan uzak durur, kendi dünyalarında bir yer açarlar ona.
Yaşadığımız çağda genel anlamda entelektüel ortam, bilhassa akademik düzlem, iktisat terminolojisiyle söylersek, minimum maliyet, maksimum kâr esaslı bir zihinsel sabit ile düşünür ve eyler. Herkes değil elbette, ama baskın çoğunluk bu reçeteye sıkı sıkıya bağlıdır. Fazla emeğe karşın, düşük getiri kabul görmez, ötelenir. Oysa bazen fazla emek, az getiri son derece önemlidir. Hatta kimi zaman hiçbir getirisi olmayan yüksek emek her şeyden daha değerlidir.
Akarçay hocanın metni ticari kaygılarla hazırlanmış bir metin değildir. Ayrıca O’nun öyle bir derdi veya beklentisi olmadığını tahmin etmek de zor olmasa gerektir. Ticari kaygıyla, yani az emekle yüksek getiri elde etmek kaygısıyla hazırlanmış metinler bizi hiç ilgilendirmiyor. Onlar üzerine düşünce beyan etmek gibi bir zorunluluk (bilhassa iç dünyamızdan) doğmadıkça, zaman kaybı sayarız. Kırk yılda bir de denebilir, arada bir de, böyle bir meseleye ilişkin zaman kaybı yaşamak durumunda kaldığımız oluyor elbette. Ama her zaman değil.
Sözün burasında bir not düşmekte yarar görüyoruz. Yukarıda kullandığımız ‘getiri’ kelimesini iktisat terminolojisi bahsiyle, yani kapitalist sistemin minimum maliyet maksimum kâr paradigmasıyla dile getirmiş olsak da, buradaki anlamının onu belli ölçüde aştığını söylemeliyiz. Burada sosyoloji disiplini söz konusudur ve fotografın sosyolojiyle bağı yahut sosyolojik çalışmalara katkısı üzerinden kuramsal bir mesele irdelenmektedir ve fiziki çıktı bir kitaptır. Bu nevi kitapların ticari olmadığı, yani kâr hedefi bulunmadığı baştan bellidir. Dolayısıyla getiriden söz ederken, kâr kastedilmemiştir. Kastımız kitaba ilgidir; kitabın okuyucuya yüksek oranda ulaşması, hem akademik düzleme, hem de genel okuyucu kitlesine nitelikli bilgi aktarmasıdır. Böyle kitaplar için düşünülebilecek en önemli getiri budur. Şayet üzerinde konuşuluyor, tartışılıyorsa, çeşitli metinlerde, makalelerde ve başka kitaplarda kaynak olarak gösteriliyorsa, referans olma kabiliyetine haizse, beklenen (arzu edilen) getiri elde edilmiş demektir.
Bu açıklamadan sonra sözü bıraktığımız yere dönelim.
Tutkulu, titiz, dikkatli bir okuyucu olduğumuz iddiasında değiliz tabii ki. Ortalama bir okuyucu olmaya çalışıyoruz. Ortalama bir okuyucu olarak biz de bazen tutkulu okuyucu gibi davranma eğilimi gösterip bazı eserleri lime lime edecek kadar dikkatli okuyup satır altlarını çizer, sayfa kenarlarına notlar alırız. Böyle okumalar bizi daha fazla memnun eder. Tutku derecesinde bir okuma nedeniyle kimi zaman kendimizi rahatsız hissetsek de, kimi zaman bu tavır kendimizi iyi hissetmemize yol açar. Hani, “aman be, sana mı kalmış bunlara itiraz etmek, bırak kim ne söylerle söylesin” diye geçer aklımızdan ya, işte o zaman rahatsızlığa yol açar içten içe. “Burada bir şeyler söylemek elzem, ama kimseyi incitmeden” diye yola çıktığımızda ise, kendimizi iyi hissederiz.
Bazen kendilerine ‘kızkardeş’ diye hitap ettiğimiz Gülbin hoca’nın büyük emekle ortaya koyduğu bu kıymetli eser bize ulaşırken epeyce talihsizlik yaşadı. Eksik olmasınlar kızkardeşin imzalayıp yolladığı kitap önce başka adrese gitti, başka adrese gitmesi gereken kitap da bize geldi. Kitabın yanlışlıkla gittiği adresteki fotografçı dostla iletişim kurduk, karşılıklı kitapları yollarken bu kez de bizden kaynaklı bir hata oldu ve kitaplar bir türlü yerlerine ulaşamadı. Velhasıl epey bir seyahatten sonra kitabımıza kavuştuk. Tabiatı gereği ilk anda yüzeysel olarak gözden geçirdik ve bilahare derinlemesine incelemek üzere kütüphanemize koyduk. Elimizin altında fotografçı dostların sıraya konmuş kitapları/albümleri bulunuyordu. Malûmları olduğu üzere son dönem fotografçı dostların yapıp etmeleri üzerine çeşitli metinler kaleme alıyoruz. Söz konusu metinlerin ilk bölümünü ‘Foto İntelijansiya’ adıyla basılı bir kitaba dönüştürdük. Kitapta 52 fotografçıya dair 62 metin yer alıyor. Hızımızı alamadık, bu kitabın ikincisini hazırlamaya koyulduk. İkinci kitap için de epey mesafe aldığımızı söyleyebiliriz. Bu vaziyet içinde ister istemez bazı eserler bir süre beklemek durumunda kalıyor. Öte yandan kıymetli hocamızın kitabı üzerine söz söylemek, takdir edersiniz ki hiç kolay değil. Bir akademisyenin kaleme aldığı önemli bir metin titizlikle incelenmeli, üzerine söz söylerken kılı kırk yarmalı. Aksi halde kolayca hata yapabilir (halk tabiriyle, çuvallayabilir) insan. Buna mukabil kızkardeşimizin engin hoşgörüsünü biliriz, herhangi bir eleştiri olduğu vakit olgunlukla karşılayacaklarına kuşkumuz yok. Tersine, eleştirel yaklaşılmasını daha fazla önemsediklerini ve kendileri için övgü dizilmesine ihtiyaç duymadıklarına eminiz.
Her hal ve kârda, şayet herhangi bir kusurumuz olur ise acemiliğimize, bilgi ve deneyim eksikliğimize verilmesini diliyoruz.
Douglas Harper’ın literatüre kazandırdığı Görsel Sosyoloji kavramını zihnimizde olgunlaştıramadığımızı söylemekle başlayalım. İlk anda antipatik gelmesi ihtimali bulunan bu cümle katiyen Gülbin hoca’ya dair değildir. Çünkü O, literatüre girmiş bir kavramı esas alarak ciddi bir metin hazırlamış. Bu itibarla Harper başka, Akarçay başka değerlendirilmelidir. Vakti geldiğinde doğrudan Harper’in metnini de ele alıp üzerine söz söylemeye çalışacağız.

Sayın Akarçay “Kavramlar, Dönemler, Yöntemler” alt başlığıyla meramını ortaya koymuş zaten. Bizim itirazımız (itiraz olduğunu söylemek de zor, tereddüdümüz dersek sanki daha uygun düşecek) Görsel Sosyoloji kavramına. Sosyoloji, fotograf teknolojisinin hayata girmesiyle atbaşı olduğu düşünülen (fotograf ortamındaki genel kabul bu yöndedir) salt kendi başına bir disiplindir. Düşünürler sosyoloji disiplininin temellerini Karl Marks’ın attığını dillendirirken, alanın önde gelen uzmanları sosyolojinin yüzde sekseninin Karl Marks, yüzde yirmisinin de Karl Marks okuması olduğu kanaatini espriyle paylaşırlar. Sosyoloji başlı başına bir disiplindir kuşkusuz. Ona eklemlenebilecek, onu destekleyecek, onun yol almasını kolaylaştıracak diğer şeyler ki bunlardan biri merkezinde fotografın bulunduğu görsel materyaldir, başlı başına bir disiplin olarak ele alınabilir mi? Emin olamadığımız veya tereddüde düşmemize yol açan şey tam olarak budur. Altını çizerek belirtelim, bu tereddüt sayın Akarçay’ın metniyle katiyen ilgili değil, Douglas Harper’in kavramlaştırdığı Görsel Sosyoloji olgusunadır. Mantığa başvuruyoruz, akıl yürütüyoruz, meseleyi aynı yaklaşımla kavrayabilmek için çaba sarf ediyoruz, ancak üstad Harper’la aynı sonuca varamıyoruz. Görsel’in (görsel materyalin) sosyolojisi olur mu? Sosyolojik bir meseleyi anlatabilmek, açıklayabilmek (inceleme ve analiz) için görsel materyal elbette ki çok önemlidir. Dolayısıyla sosyoloji için görselin ciddi bir gereksinim olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. ‘Visual Art’ (Görsel Sanat) olur kuşkusuz, ama ‘Visual Sociology’ (Görsel Sosyoloji) olabilir mi? Sanat bağlamlı düşünüldüğünde; Fonetik Sanatlar, Sahne Sanatları, Plastik Sanatlar, Görsel Sanatlar vs pek çok ayırımı rahatlıkla yapılabilir. Bu sanat alanları isimlerinden anlaşılacağı üzere, hakikaten doğrudan onlarla şekillenirler, onlarla var olurlar. Seste var olur, sahnede var olur, tuvalde var olur, mermerde var olur, fotografta var olur, videoda var olur.
Öte yandan Görsel Sosyoloji olabiliyorsa, Görsel Psikoloji ve Görsel Felsefe de olmalı gibi başka bir şey geliyor akla. Onlar olamıyorsa, Görsel Sosyoloji de olmamalı diye tersinden düşünüyor bu kez insan. Görsel Antropoloji de buna benzer bir vak’a aslında. Visual Studies for Sociology gibi bir durum söz konusu esasen. Sosyoloji için görsel çalışmalar olduğu söylenebilir. Hem görsel materyali sosyolojik bağlamda analiz etmek, hem de sosyolojik vaziyetin görsel kayıtlarını gerçekleştirmek söz konusu. Ana gövde sosyoloji disiplinidir. İster başkalarınca yapılmış kayıtlar olsun, isterse araştırmacı bireyin sosyolojik analizlerine kanıt olması için bizatihi kendisinin gerçekleştirdiği kayıtlar olsun; sosyolojinin görsellerle açıklanmasına evet, fakat görselin sosyolojiyle açıklanmasına hayır diyor saf mantık. Aynı mantık sözün, yazının, resmin, heykelin, mimarinin, fotografik görüntünün, video görüntünün vb şeylerin sosyolojisi olmaz, ancak sosyolojik vaziyeti ortaya koyan, anlatan, açıklayan onlardır diyor. Tamamı için Sosyolojik Doküman demek mümkündür. O yüzden Görsel Sosyoloji kavramı veya ifadesi isabetli görünmüyor. Nitekim Akarçay hoca da kitapta yer vermiş; bazı çevreler bu tanıma, ifadeye, kavrama vaktiyle itiraz etmişler. Bu yaklaşım kimi akademik kadrolar tarafından kabul görmemiş.
Üstad Douglas Harper bizi bağışlasın, bin bir tereddütle tereddüdümüzü, kısık sesle itirazımızı ifade ettik. Yanılıyor olabiliriz. Yanılma endişesiyle sessizliğe bürünmek yerine, yanılma pahasına düşünceyi zarif bir dille (kaba söze meyletmeksizin) ifade etmenin daha iyi olduğu kanaatindeyiz.
Diğer yandan literatüre girmiş bir kavram için tereddüt belirtmek veya karşı söz ima etmek de pek hoş karşılanmaz, çoğunlukla sert tavırlar gösterilerek önemsiz kılınmaya çalışılır. Oysa literatüre girmiş her kavram, yeni kavramlara yerini bırakmaya daha ilk günden adaydır. Unutmayın, yakın bir zamana kadar dilden düşmeyen “Toplumcu Gerçekçi Belgesel Fotograf”, yeni zamanda hızla “Sosyal Belgesel Fotograf”a evrildi. Önceki yüksek itibarlı parlak ifade (tanım) tarihin tozlu raflarına kaldırıldı. “Sosyal Belgesel Fotograf” da kuşkusuz aynı kaderi paylaşacaktır. Yoksul çocuk fotografları, bir anda ‘sümüklü çocuk’ fotografları diye aşağılanmaya başlandı. Çalışan, emek koyan, eli nasırlı insan fotograflarının yerini nü fotograflar, manzara fotografları, çiçek-böcek fotografları aldı. Şimdi onların tahtı sarsılmaya başladı, çünkü her yeri savaş gürültüsü sardı ve yeniden mağdur olan insanın, perişan vaziyetteki kadının, çocuğun, yaşlı insanın yürek paralayan vaziyeti fotografın başköşesine oturdu. Yarın hepsinin yerini Yapay Zekâ marifetiyle elde edilmiş gerçeklikle hiç bağı bulunmayan görseller alabilir. ‘Foto röportaj’ gelecek on yıllarda ne durumda olacaktır? ‘Belgesel Fotograf’ kulvarında anılan fotografik etkinlikler nereye evrilecektir? ‘Foto aktivizm’ hangi zamana kadar devam edecektir? Bir gün bir aklı evvel çıkar da ‘fotograf, bir laf-ı güzaftır’ derse, ne söylenecektir?
Marifet o ki, bilhassa entelektüel ortamda hiçbir tereddüdün veya itirazın önü kesilmesin, her şey konuşulup tartışılabilsin. Çünkü düşünme alanı kapatıldığı takdirde, bütün gelişmelerin önü kesilmiş olur. Fotograf ortamında zaten çok küçük bir düşünme alanı var. O alanı genişletmek yerine büsbütün kapatırsak, çoğunluğu Batı’da geliştirilen kuramlara, şimdiye dek olduğu gibi bundan sonra da muhtaç olmaya devam ederiz. ‘Bizden bir şey çıkmaz’ yolundaki tembel görüşü geride bırakmalı ve araştırıp düşünmeli, konuşup tartışmalıyız.
Kıymetli hocamızın hazırladığı kitap aynı zamanda sıkı bir Sosyal Belgesel Fotograf tarihçesi niteliğine haizdir. Sosyolojik vaziyetin görsel materyal aracılığıyla belgelenmesi ve/ya sosyolojik analizler için görsel materyalden yararlanılması başat enstrüman iken böyle bir tarihçenin hazırlanması kaçınılmaz bir gerekliliktir. Usta fotografçı ve akademisyen sayın Akarçay durumu tepeden tırnağa resmetmek suretiyle okuyucunun izleyeceği yol çizgilerini oluşturmuş.
Sayın Gülbin Özdamar Akarçay hocamızın kitap için kaleme aldıkları ‘Giriş’ metninden bazı bölümleri paylaşarak kitaba biz de giriş yapmış olalım. “Fotoğraf, kendi teknik becerisinin bir adım ötesine geçerek teknolojik yeniliklerin öncüsü oldu. … Antropoloji, sömürgecilik yüzyılında, uzak topraklarda bir öteki yaratmak, onu tanımlamak ve kategorize etmek ve kendine benzemeyeni kanıtlamak için fotoğrafı oldukça sık kullandı. … Kült fotoğraflar o dönemin tarihsel, sosyolojik, kültürel ve politik bilgisini içinde barındırırlar ve dönemin panoramasını tek bir çerçeveye sığdırırlar. … Marx’ın metinleri dönemin ünlü belgeselcilerinin fotoğraflarıyla birlikte yayınlansaydı ya da toplumsal değişimlere fotoğraflar eşlik etseydi ne olurdu? … Günümüzde imgeler her yerde. Bu bombardımandan kurtulmak neredeyse imkânsız. Hatta fotoğrafın kanıt olma, belgeleme ve gerçeği aktarma niteliği aşınmış durumda. … Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyecek şekilde manipüle edilen fotoğraflar sayesinde gerçek kaybolmuş durumda. … Bile isteye kendi mahremimizi sanal dünyanın içine serpiştirip, başkalarının bu fotoğraflarla her şeyi yapabilme ihtimallerini umursamıyoruz. Hepimiz çok sayıda numaralardan ibaret dijital imgeleriz. …fotoğrafın modernist vizyonundaki niteliklerine sahip çıkarak geri dönmemiz gerekiyor. … toplumsal olguları betimlemek, tanımlamak veya analiz etmek için araştırmacıların fotoğrafı kullanma yaklaşımları olarak tanımlayabileceğimiz görsel sosyoloji, tam da bu noktada devreye giriyor. … Görsel kültür içinde üretilmiş tüm imgeler, görsel sosyolojik bir perspektif ile disiplinler arası bir şekilde yorumlanabilir. … Görsel sosyolojiyi anlatabilmek ve fotoğrafın sosyoloji ile kurduğu paralelliklerin daha iyi anlaşılmasını sağlamak için belgesel fotoğrafın ne olduğunu, nasıl tanımlandığını, değişimini örnekleriyle betimledim. Ardından görsel sosyolojinin tarihi çerçevesini, önemli sosyologların yaptığı çalışmalar ve yaklaşımlarını belirterek çizmiş oldum. Görsel sosyolojinin tanımını yaparak, alanın kapsamını belirlemeyi ve hatta sınırsızlığına vurgu yapmayı amaçladım. … Ülkemizin önemli sosyologlarının, antropologlarının görsel kullanımlarını gördükçe şaşkınlığım daha da arttı. … 2000’li yıllardan sonra imgeleri analiz eden, sahada fotoğraf kullanan çalışmaları da anlatarak, görsel sosyolojiye olan ilginin Türkiye’de giderek arttığını vurgulamak istedim. …”
Kitabın birinci bölümü ‘Görme Biçimlerinin Değişimi’, ikinci bölümü ‘Belgesel Fotoğraf’, üçüncü bölümü ‘Görsel Sosyoloji: Tanımlar, Kavramlar, Yöntemler’ başlıklarını taşıyor. Her bölümden alıntılar yapmak suretiyle kitabın genel vaziyetine, içeriğine ilişkin çok miktarda bilgi paylaşılabilir, yazarın ve referansların yaklaşımları dört başı mamur ortaya konabilir. Fakat bu yapıldığı takdirde, okuyucunun kitapla buluşma gereksinimi kısıtlanmış olabilir. Böyle bir duruma yol açma olasılığı bile çok rahatsız edicidir. İlgili herkesin kitabı tedarik edip okuması, okuma etkinliğinin insan evladının hayatından neredeyse tamamen çıkmak üzere olduğu yeni koşullarda, hem yazar ve yayıncı bağlamında, hem de kültür-sanat ortamı bağlamında çok kıymetlidir. Onca emeğin ve birikimin ürünü olan bu kıymetli eserin, başta akademik ortam olmak üzere kültür-sanat ortamında kendisini inşa etmeye çalışan her bireyin kişisel kütüphanesinde bulunması gerektiği kanaatindeyiz. Okumadan kitap hakkında hüküm vermek, yazarın yaklaşımı hakkında ahkâm kesmek yakışık almaz. Ciddi anlamda okuyup inceledikten sonra, kim ne söyleyecekse söylesin. Her kitap için, her makale için, her sergi ve sunum için yapılacak şey tam olarak budur. Başka türlüsünü entelektüel ortamda ciddiye alan olmaz.
Son kısım Foto-Etnografi çalışmalarına ayrılmış, hem yazarın bu bağlamda olmak üzere geçmiş zaman içinde kendisinin yaptığı bir çalışmadan, hem başka araştırmacıların memleket sathında yaptığı görsel sosyoloji ve/ya görsel antropoloji bağlamlı çalışmalardan söz edilmiş, deneyimler aktarılmış ve bu gibi çalışmalarda dikkat edilmesi gereken hususlara dair kritik bilgiler sunulmuş.
Gülbin Özdamar Akarçay hocamızı akademik ortama, kültür-sanat ortamına yaptıkları engin katkıdan ötürü gönülden tebrik ediyoruz.
(*) Merter Oral ve Levend Kılıç hocalarımız ne yazık ki yaşama veda ettiler. Onlar, artık aramızda değiller. Saygıyla yâd ediyoruz.

Bize Ulaşın