Mezarlıklardan Tablolar / 1: Hayatın Aynaları

//

Mezarlıklar: bizi unutmayın anıtları. Yaklaşık 120 milyar bireyden oluştuğu varsayılan insan türünün birbirlerine genetik/kültürel materyallerini aktara aktara geldiği yüzyıllar, binyıllar boyunca yaşaya öle, evrile devrile geldiği satır sonları.

Bir taphophile (mezalık gezgini/düşkünü) sayılırım. Dünyanın değişik mezarlıklarını merak eder, ziyaret ederim. Çok şey öğretiyor bana ölüler kentleri: o toplumun yaşama ve ölüme bakışını, yas kültürünü, tarih, sanat, inanç sistemlerini. Ama en çok da, ölümlülük gerçeğini içselleştirebildikçe yaşamın nasıl da zenginleştiğini.

Mezarlıklar: hayatın aynaları 1

Bizden sonra gelen kuşakların, yaklaşık üç dört ya da en çok yedi kuşak sonra adımızı bile hatırlamayacağı günlere birer gönderme. Göçüp gitmiş gidenler. Kalmamış geriye o soydan bir ardılı, gelip iki çiçek koyacak toprağına. Ne çare, benim haberim olmadıktan sonra; koklayamadıktan sonra o çiçekleri nasılsa, dercesine.

 

Sosyolojinin babası: Durkheim 2

Toplum bilimlerinin ve ruhsal sorunların toplumsal boyutlarını ilk kez irdeleyen bilim insanı Durkheim’ın mezarı başındayız. Yüzyıldan fazla zaman geçmiş o yokluğa karışalı. Hala anısına çiçekler ve küçük taşlar bırakanlarla ve yazdıklarıyla katılıyor hayata.

Paris Montparnasse mezarlığında mezarını bulmak neredeyse bir saatimi aldı; bulduğumda duyduğum sevinçten utandım; bilirsiniz, gidenlerin ardından yaşıyor olduğumuzu hissetmenin o buruk utangaçlığı işte.

Allende’nin mezarı başında 3

Bulmam zor olmadı, mezarlıkta bir yol ağzında. Yaşamı da bir yol ağzındaydı hep, varlıkla yokluk arasında uzun bir mücadele. Şili’nin başkentinde Santiago Merkez mezarlığında, Allende’nin mezarı başındayız. Pinochet diktatörlüğü döneminde, toplam elli bine yakın zorla kaybedilenler (“Desaparecidos”) ve öldürülenler (“Ejecutados”) anısına özel anıtlarını da barındırıyor bu mezarlık. Allende dışında Violeta Parra ve mezarında “el dereco de vivir en paz” (“huzur içinde yaşama hakkı”) yazan Victor Jara gömütlerini de.

Anılarım canlandı, 11 Eylül ‘80, Polonya Lodz kentindeki gece, onun başkanlık sarayında uçaklarla bombalanışının belgeselini izledim ilk kez televizyonda. Yurt odasında arkadaşlarla birlikte seyretmiştim; dona kalarak. Kapıdan elinde tabancasıyla çıkışı, o son görüntüleri ve 11 Eylül 1973’deki son radyo konuşmasının, ölmezden hemen önceki o veda konuşmasının sözleri mezar taşına kazılı4. Dört uzun beyaz sütunun ortasına yerleştirilmiş siyah granitten bir kayaya.

O günler, dünyanın birçok ülkesinde darbe günleri… Ertesi gün 12 Eylül’de binemediğim Sirkeci’ye giden tren ve bir süre zorunlu misafirliğim Tomek’lerin evinde… Vahşetin, katliamın, isyanın, üzüntünün, çaresizliğin iç sızlatan günleri…

Anılarımda, Victor Jara’nın stadyumda kırılan elleri… Isabel Parra, Angel Parra’nın 78 İzmir konseri… Şili ile dayanışma gecesi! “El pueblo unido jamás será vencido!” (Birleşik bir halkı hiçbir güç yenemez) ve ille de “Venceremos” (Kazanacağız) günleri…

O günlerden bu günlere daha da mı kötüleşti dünya halleri?

Brecht ve Helene 5

Bu kez, Berlin’de, Brecht’in ve eşi Helene’nin mezarları başındayım. Berlin’de, yaşadıkları evin hemen yanındaki küçük Dorotheenstadt Mezarlığında. Önce müze evi ziyaret ettim, ardından bir köşede, sade doğal birer hece taşı ile işaretlenmiş mezarlarını. Marksist düşünce çerçevesinde oluşturduğu epik tiyatronun6 kuramcısı, uygulayıcısı; buna daha sonra “diyalektik tiyatro” adını veriyor. Bu noktada, zihnimi kurcalayan sorular var: epik tiyatro anlayışının fotoğrafa etkisi olmuş mu; uygulayan sanatçılar var mı; fotoğrafta uygulanabilir mi ya da hangi fotoğraf uygulamalarını epik yaklaşım bağlamında değerlendirebiliriz?

Burada izlerini sürdüğüm üç kişinin de ortak bir özelliği var: Durkheim, Allende ve Brecht; hem kendi hayatlarının birer kahramanı hem de kendi hayat romanlarının birer yazarı üçü de. Dolayısıyla, insanlığın toplumsal, bilimsel, kültürel mirasında yıllar boyu süren kalıcı izler bırakabilmişler.

Hayatım roman 7

Öyle demişti bu isimsiz kahraman. Her insan kendi hayatının kahramanı değil mi? Bir yandan, evrensel bir birey olarak ve bir yandan, o biricikliğinin yükünü omuzlayan birer kahraman. İlle de hatırlayan olsun bizi birileri; ama ne çare, hatırlayanlar olsa bile bilemeyeceğimiz hatırlandığımızı dahi. Ölmüş olma hali değil korkutan bizi; korktuğumuz ölüme giden yolun kendisi değil mi? Ölümle sonlanacağını bilmenin yüküyle hayatı taşımanın bir yolu belki de: hayatım roman!

Evet, hayatlarımız birer roman; kimin değil ki; ah bir yazan olsa. Ama ne çare, kendimiz okuyamadıktan sonra. Kimbilir, belki de en iyisi yaşarken hem kahramanı hem de yazarı olabilmek kendi romanlarımızın.

Mezarlık çiçekleri 8

Ah, doğmadan önce de yoktuk; öldükten sonra da yokuz. O iki tarih arasındaki incecik birer yolculuk yaşam.

Bir mezarlık çiçeği kadar geçici, kokusu kadar işte bir çiçeğin; uçucu, geçici, ille de geçiciliğin güzelliği, o sürekli değişimin muhteşem güzelliği; hayatın ta kendisi.

 

Meraklısı için notlar

Bu metin ilgili fotoğraflar ile birlikte Serkan Turaç (Akya Film) danışmanlığında yürütülen “Anektod” projesi (2023-24) kapsamında hazırlanmış, açık internet websitelerinden, yazar ve sanatçıların eserleri ve eserlerine iişkin çeşitli yorumlardan, kişisel izlenimlerimden ve çıkarımlarımdan yararlanılarak oluşturulmuştur. Metin başlığı Mussorgsky’nin “Bir Sergiden Tablolar” eserinden devşirilmiştir. Fotoğraflar dipnotlarda belirtilen yer ve tarihlerde çekilmiş ve tümü 2023 Kasım’ında “Photoshop” programı ile işlenmiştir.

1.     Fotoğraf Safranbolu Yörük köyü mezarlığında, 2018’de çekilmiştir.

2.     David Émile Durkheim (1858-1917), fotoğraf Paris Montparnasse mezarlığında, 2019’da çekilmiştir.

3.     Salvador Guillermo Allende Gossens (1908-1973), fotoğraf Şili Genel Santiago Mezarlığı (“Cementerio General”)’nda, 2015’de çekilmiştir.

4.     “Hiç şüphe yok ki, bu sizlere seslenmek için son fırsatım…. Teslim olmayacağım! Bu tarihi dönemeçte, halka olan sadakatimin bedelini hayatımla ödeyeceğim…. Tarih bizimdir, tarihi toplumlar yapar…. Size sesleniyorum Şili’nin insanları, işçiler, köylüler, aydınlar, zulüm görecekler, ülkemizde faşizm saatlerdir iş başında. Suçludurlar. Tarih onları yargılayacaktır!… Halkım kendini savunmalı ancak kurban etmemelidir… Er ya da geç, o büyük caddeler tekrar açılacak ve özgür insanlar yeni bir toplum oluşturmak için o caddelerden yürüyecekler. Bunlar benim son sözlerim, fedakârlığımın boşuna olmadığından eminim.”

5.     Eugen Berthold Friedrich Brecht (1898-1956) ve Helene Weigel-Brecht (1900-1971), fotoğraf Berlin Dorotheenstadt Mezarlığında, 2019’da çekilmiştir.

Brecht yirminci yüzyılın ilk yarısında her iki dünya savaşına da tanık olan ve 1956’da, 58 yaşında sonsuzluğa giden kuramcı, tiyatro yönetmeni, oyun yazarı ve şair. Nazi döneminde, önce İskandinavya sonra ABD’ye sürgüne gidiyor, soğuk savaş yıllarında soruşturmalara uğruyor ve II. Dünya savaşı sonrası Demokratik Alman Cumhuriyeti’ne, yurduna geri dönüyor; aynı zamanda 1950’den itibaren Avusturya vatandaşı. Oyuncu ve eşi Helene Wiegel ile birlikte, efsanevi Berliner Ensemble tiyatrosunu kuruyor. İlk büyük ses getiren oyunu “Üç Kuruşluk Opera” yanında, özellikle, savaş yıllarında faşizme karşı en ünlü oyunları (Galile’nin Hayatı, Arturo Ui’nin Önlenemez Yükselişi, Kafkas Tebeşir Dairesi, Cesaret Ana ve Çocukları, Sezuan’ın İyi İnsanı gibi) sahneleniyor. Birçoğu, ülkemizde de, Ankara Sanat Tiyatrsou (AST) ve Dostlar Tiyatrosu (Genco Erkal) tarafından başarıyla sahnelenen ve zevkle izlediğim oyunlar bunlar.

6.     Geliştirdiği epik tiyatro anlayışı, izleyicinin oyun karakterleri ile duygusal açıdan özdeşleşmesini ve katarsisi engelleyen, bunun yerine izleyicinin kendi analitik düşüncelerine dalmasını ve sahnelenen oyuna eleştirel bakabilmesini cesaretlendiren bir anlayış. Bunun sağlanması için de, Brecht’in Verfremdungseffekt (V-effekt) dediği “yabancılaştırma etkisi” kullanılıyor. Bu kavramın çevirisinde tartışmalar var; İngilizce’de “alienation effect” sık kullanılıyor ama yerine önerilen şu kavram daha uygun görülüyor: “alışıldık olanı garip / yabancı / şaşırtıcı olan haline getirme ya da yabancılaşma / uzaklaşma / soğuma” yaratma (to make the familiar, ‘strange’ or ‘estrangement’).

Örneğin, oyuncular doğrudan seyirci ile konuşuyor, parlak sert sahne ışığı; çoğu şiirlerinden bestelenen ve oyun akışını kesen şarkılar; olan biteni açıklayan tabelalar/görseller kullanılıyor, yönetmenin yönergeleri yüksek sesle dile getirilebiliyor. Tüm bunlar ile izleyicide duygusal bir boşalma ya da karakterler ile özdeşlik kurma yerine, sahnelenen oyunun gerçekliğin kendisi değil, gerçekliğin bir temsili olduğu, bir kurgu olduğu bilincinin oluşması bekleniyor. Böylelikle, izleyicinin, aynı oyun gibi, kendi hayatının da kader değil, insan eliyle inşa edilen bir hayat olduğunu, dolayısıyla değiştirilebilir olduğunu düşünmesi amaçlanıyor.

Epik tiyatro sanatın diğer çağdaşı yenilikler ile akraba; örneğin, James Joyce’un Ulysses romanı, Sergei Eisenstein’ın sinemada uyguladığı “montajcı” inşacı (constructivist) tekniği ya da Picasso’nun görsel sanatlarda kübik “kolaj” tekniği gibi.

Brecht için tiyatro, sadece bir dışavurum değil kollektif bir tecrübe; dolayısıyla kariyeri boyunca, birçok düşünür, yazar, besteci, dramaturg, yönetmen ve oyuncu ile uzun süreli işbirlikleri yapıyor. Öte yandan, yıllar içinde, kendisine, birçok romanda, filmde, şarkıda bir karakter olarak yer veriliyor; Brecht’in kültürel etkileri sürüyor.

7.     Bu fotoğraf Paris Montparnasse mezarlığında, 2019’da çekilmiştir.

8.     Bu fotoğraf Paris Montparnasse mezarlığında, 2019’da çekilmiştir.

 

Fotoğrafa merakı geçen yüzyılda, 70’li yılların ikinci yarısında, üniversite yıllarında başladı; sanata, edebiyata, resme, şiire, saza söze, arkeolojiye, tarihe meraklıydı oldum olası; giderek dünyayı değiştirmeye, tıbba ve psikiyatriye merakı da aynı yıllara rastlar. Tank gibi bir Zenith TTL makinayla dolanırdı ortalıkta. Güneşli havada 125’e 16, merdiven altında karanlık oda, ah bir 400 ASA’lık film alabilsek de, çekebilsek yarı karanlıkta. Her biri 36 kare, aman hemen bitmesin, yanında yedek film var mı, nasıl çıktı acaba, gel de bekle bir hafta, derken, fotoğraf öğreneceğim diye sabırlı olmayı öğrendi bir de. Beklemeyi, zamana inanmayı öğrendi.

“Yeni Fotoğraf” dergisinin çıkışını heyecanla her ay alışını, üç arkadaş evin alaturka tuvaletini karanlık odaya çevirişlerini, bol fotoğraf çekmeden bu işin öğrenilemeyeceğini anladıklarında, film masrafını kısmak için, Sirkeci’den 300 metrelik film alıp onu kasetlere bölüp bol bol siyah beyaz fotoğraf çekişlerini, o günlerden kalan görüntüleri; Alsancak’ta ayı oynatan adam ve ayısının görüntülerini, Kayseri’de çeşme başında oynayan çıplak çocukların, İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda büyük mitinglerin görüntülerini, ille de kordon görüntülerini hayal meyal hatırlıyor.

Ardından, uzun bir ara girdi fotoğrafla arasına. Psikiyatri eğitimi ve uzmanlığıyla artık makinasız fotoğraflar çekmeye dönüştü adeta bu merak. Yardım için başvuran kişileri dinlerken kendi zihninde onların fotoğraflarını çekmeye, onların iç dünyalarını, duygu hallerini zorluklarını, hayat mücadelelerini zihninde imgelerle canlandırmaya dönüştü bu merak. 80’li yılların başlarından itibaren artık mesleğine gömülmüştü. Araştırma yapmak, ders vermek, klinik pratik, meslek örgütlenmelerinde aktif görevler üstlenmek ve bu görevleri bağlamında yüzün üzerinde ülkeye seyahat etmek, konferans vermek. Buralarda mutlaka sanat müzelerini, az da olsa fotoğraf müze ve sergilerini ihmal etmedi; tabii, elindeki genellikle kompakt makinaların deklanşörüne gelişine basmayı da.

Altmışından sonra, taa gençlik yıllarından beri uzaktan beğeniyle izlediği İFSAK’ta kurs görme zamanı bulabildi; ardından, fotoğrafın günlük hayatında kapsadığı zaman, alan genişledi. İFSAK’ta Temel Eğitim Semineri, ardından, Pitoresk projesi, Çekim Teknikleri, Portre, Makro, Uzun Pozlama dersleri, çalışmaları, Semt projesi çalışmalarında, katılabildiği fotoğraf gezilerinde rastgele, gelişine fotoğraf çekmemeyi öğrendi. Ortaya çıkmasını istediği fotoğrafı, önce zihninde kurgulamayı, onu mümkün olduğunca önce zihninde tasarlayıp görmeyi, imgeleştirmeyi, ardından dış dünyayı bu zihnindeki tasarıya göre gözden geçirmeyi, dış dünyanın kontrolü dışı olan gerçekliklerini dikkate alan bir bakış açısı benimsemeyi, mümkünse dış dünyaya az da olsa istediği biçimi vermeyi ve elindeki teknik olanaklar çerçevesinde zihnindekinin mümkün olup olmadığına karar vermeyi ve teknik ayarları / düzenlemeleri buna göre yapmayı öğrendi. Dış dünyadan edindiği izlenimleri iç dünyasında kurgulayıp / tasarlayıp, sonra bu tasarımı dış dünya ve teknik olanakların sınırlılıklar çerçevesinde, dış dünyanın içinden çekip çıkarması ve fotoğrafa dökmesi gerektiğini öğrendi. Fotoğrafın “çekilen” değil, “yapılan” bir şey olduğunu; fotoğrafı “çekmek” değil, “yapmak” gerektiğini öğrendi.

Fotoğrafın, dış dünya ile iç dünyasını birleştiren bir araç olduğunu; dış dünyayı
kendisine göre yeniden inşa ederken iç dünyasını zenginleştiren bir araç olduğunu kavradı.

Bu yüzyıla devrilmişti zaman; sayısallaşan bol renkli dünyada, “tekniğin önceliği, estetiğin üstünlüğü, yaratıcılığın hazzı” der durur oldu; bu dediğinin peşine düştü. Fotoğrafın “makinenin çektiği birşey değil, fotoğrafçının yaptığı bir şey” olduğunu kavradı. Kısaca, hayatına “fotoğrafça bir anlam katma” peşinde bir fotoğraf meraklısı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Renklerin Dili

Fotoğrafta Renk Çağrışımları Renkler güçlü bir iletişim aracıdır. Fotoğraflarda bir eylemi bildirmek, izleyicinin duygularını, ruh halini…

Foto-Virtüözüte

Malûmları olduğu üzere virtüöz kelimesi, daha ziyade müzik alanı için dillendirilir. Herhangi bir müzik enstrümanını ortalamanın…

İyi Kalpli Erendira

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Özlem Dikeçligil   tarafından hazırlanmıştır. . . . . .…

Post Arabesk Çağı

Kasetten Bluetooth’a D/Evrim Önce kablolar kayboldu. İnsanlar sevindi. Havadandı artık iletişim. Havadan sudandı, tıpkı ilişkiler gibi.…

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…