İFSAK fotoğrafçılık seminerleri 275. Grup olarak başladım ve derslerin ufuk açıcı büyüsüne kapılarak fotoğrafçılık okyanusuna daldım. Öncelikle İFSAK dersleri beni Lacan seminerlerine götürdü. Lacan seminerleri ile fotoğrafçılığı anlamsal olarak birleştirip yazdım ve yaratıcılık konulu dersten önce seyretmemiz önerilen “Kurt ve Yedi Küçük Oğlak” çizgi filmini izledim. Çoğumuzun ilk tepkisi “anlamadık, çizgi film bu” demek oldu. Konunun yaratıcılık ile ilgisinin kapsamı tek kelime ile sarsıcıydı. Öncelikle özetle anlatacağım hikayeyi, çizgi film olarak bu linkden seyredebilirsiniz:https://www.youtube.com/watch?v=xqSQxPnL3SI&t=99s
Bir zamanlar ormanın kıyısında yaşayan bir keçi ve yedi küçük oğlağı varmış. Keçi her gün yiyecek aramaya gider, gitmeden önce de yavrularına sıkı sıkı tembih edermiş:
“Ben gelene kadar kapıyı kimseye açmayın. Kurt kurnazdır-sesi kalındır, ayakları siyahtır; sizi kandırmak için her yolu dener!”
Keçi gider gitmez kurt kapıya dayanmış: ”Ben geldim çocuklar, annenizim; kapıyı açın! Ama oğlaklar hemen anlamış:” Hayır! Sesin çok kalın, sen annemiz değilsin.”
Kurt sinirlenmiş, sesini inceltmek için değirmene gidip un yutmuş. Sonra tekrar kapıyı çalmış. Bu kez sesi incecikmiş. Ama oğlaklar yine anlamış: ”Hayır! Ayakların kara , annemizin ayakları beyaz!”
Kurt bu kez bacaklarını un çuvalına sokmuş; beyaz beyaz olmuş. Üçüncü gelişinde kapı açılmış. Kurt içeri dalmış, altı oğlağı yutmuş, en küçüğü duvar saatinin içine saklanmayı başarmış.
Anne keçi döndüğünde ev darmadağınmış. Küçük oğlak olanları anlatmış. Keçi hemen ormana koşmuş ve uyuyan kurdu bulmuş. Kurdu sessizce yarıp altı oğlağını sağ salim çıkarmış, yerine de ağır taşlar doldurmuş. Kurt uyanıp kalkınca yürüyememiş; susamak için dereye gittiğinde suya düşüp boğulmuş. Ve keçi ile oğlakları bir daha hiç kapıyı yabancılara açmamış.
Hikâyenin tarihsel kökeninde söz edecek olursak Jacop ve Wilhelm Grimm 1812-1815 arasında yüzyılda Almanya’da halk arasında sözlü dolaşan masalları derlediler. “Der Wof und die sieben jungen GeiBlein / Kurt ve Yedi Küçük Oğlak” masalı Almanca sözlü geleneğe ait çok daha eski bir anlatı olup, Grimm’ler bu masalı köylülerden, hizmetçilerden, taşra anlatıcılarından topladılar.
Şimdiki aşamada hikâyeyi Jung, Winnicott ve Klein ekseninde okuyarak psikanalitik bağlamda açıklamak istiyorum. Çünkü “Kurt ve Yedi Küçük Oğlak” aynı anda görünmeyen anlam düzenini ve gölgeyi (Jung), yaratıcılığı mümkün kılan korunmuş alanı/saklanmayı (Winnicott), tehdit algısını (Klein) sahneleyen, üç psikanalitik hattın kesişiminde bulunan nadir anlatılardan biridir. İyi bir fotoğraf çoğu zaman “nedenini açıklayamadığımız” bir içsel itkinin sonucudur, psikanalitik sezgiye sahip bir fotoğrafçı görülmeyen şeyin ona neden göründüğünü anlar ve bu fark yaratıcılığın kalbidir.
Jung’a göre masallar, kolektif bilinçdışının en saf ifadeleridir. Arketiplerin çatışması ve yaratıcı dönüşüm bağlamında yapacağımız Jung’cu okumada “Kurt ve Yedi Küçük Oğlak” doğrudan Kurt’un ontolojik Gölge arketipiyle başlar. Kurt toplumun ve bireyin bastırdığı, görmek istemediği aldatma, saldırganlık, açgözlülük, yıkıcılık gibi yanların temsilidir. Masalın dramatik gücü tam da bastırılan gücün kapıya gelip, tanınmak istemesindedir. Anne keçi ise besleyen, düzenleyen, bütünleyen güç olarak koruyucu arketipi -Anima- oğlaklar masumiyet, yenilik, kırılganlık saf potansiyel olarak içsel çocuk, ve bütünlüğü çağrıştıran yedi sayısı ile oğlaklar benlik kompleksinin parçalarını ifade eder. En küçük oğlak “ilahi çocuk” arketipiyle özdeşleşir, ve bütünleşmiş benliğin ilk ışığını taşımaktadır. Jungcu bakış açısıyla her karakter, her nesne ve her olay kolektif bilinçdışından fırlamış gibi evrenseldir. Masal bireyin gölgeyle yüzleşmesi, anima ile yeniden birleşmesi ve bireyin “Self” ilk filizlenmesi üzerine kuruludur.

Kurt, kapıyı çaldığında altı oğlak hemen teslim olur; çünkü gölge henüz entegre edilmemiştir. En küçük oğlak ise gölgeyi tanır ve reddeder: “Sesin kalın, patin siyah” Bu, Jung’un bireyleşmenin ilk adımı dediği gölgeyle yüzleşme anıdır. Fotoğrafçı da aynı şeyi yapar: en korkutucu, en tabu, en kötü konuyu (savaş, ölüm, cinsellik, delilik) kadraja alır; çünkü ancak gölgeyi görüntüye dökebilen kişi onu entegre edebilir.
Anne keçinin geri dönüşü, anima’nın (erkeğin bilindışında bulunan dişil arketip) bireyle yeniden buluşmasıdır. Jung’a göre yaratıcılık anima rehberliğinde gerçekleşir. Fotoğrafçının en iyi işleri genellikle “dişil” bir akışta ortaya çıkar: uzun pozlamalar, karanlık oda ritüelleri, sezgisel kadrajlar. Anne keçiyle en küçük oğlağın birlikte kurdun karnını açıp yeniden dikmesi, ego-Self ekseninin yeniden kurulmasıdır; bilinç (oğlak) ile bilinçdışı (kurt) arasında yaratıcı bir diyalog başlar.
En küçük oğlağın saklandığı yer, Jung’un mandala sembolizmindeki “koruyucu daire”dir. Fotoğraf makinesi bu mandalanın objektif, sensör, karanlık kutudan oluşan teknik biçimidir. Vizörden bakmak, Jung’un aktif imgeleme tekniğine benzer: kişi kendini bilinçdışının ortasına yerleştirir ve oradan dünyayı yeniden yaratır.
Hikâyenin sonu Jung açısından tamamen bir alkimyasal süreçtir. Jung 16. Yüzyıl alkimyacılarının kullandığı Nigredo, Albedo, Citrinitas, Rubedo kavramlarını bilinçdışının dönüşüm aşamaları olarak sistemli bir şekilde psikolojiye taşımıştır. Hikayemizde Nigredo gölge ile tam karşılaşma, egonun çözülmesi, Albedo tanımanın devreye girmesi, arınma, Citrinitas; bilgelik taşının yüklenmesi ego-Self ekseninin kurulması, Rubedo; Bütünleşme, Self’in gerçekleşmesidir. Masalın finali alkimyanın özeti gibidir.
Kurt kuyuya düşüp boğulur, su artık kızıldır. Ruh ancak kendi karanlık karnına girip (nigredo) orayı boşaltıp yeniden doldurarak (albedo-citrinitas), en sonunda kendi ağırlığıyla patlayıp ölerek (rubedo) yeniden doğar.
Fotoğrafçılık 21.yüzyılın en saf alkimyasıdır. Nigredo; deklanşöre basıp, ışığı öldürmektir, albedo; banyo veya Lightroom’da yıkamaktır, Citrinitas; tonlamak, renk vermektir, Rubedo; baskıyı almak veya paylaşmaktır. Fotoğraf ölmüş bir anı taşır ve izleyicide yeniden doğar.
Donald Winnicott kuramında ve gerçek benliğin doğduğu yer (true self) yaratıcılığın ve gerçek benliğin, iç dünya ile dış dünya arasındaki “potansiyel alan”dır (potential space). Bu masal, söz konusu alanı ve onun yaratıcı imkanlarını sergileyen eşsiz bir anlatıdır. Anne keçinin evden ayrılması annenin geçici yokluğunu ve tutma ortamının (holding environment) kesintisini simgeler; yavrular, yalnız kalabilme kapasitesini (capacity to be alone) ilk kez sınar. Kurdun kılık değiştirmesi, yalancı benlik (false self) örgütlenmesini simgelerken, yavruların saklandığı nesneler ne tamamen benliğe ne de dış gerçekliğe ait, kaygıyı düzenleyen ve yaratıcı oyun aracı olan ara varlıklar olarak geçiş nesneleri (transitional objects) olarak işlev görür.

Winnicott ekseninde fotoğraf makinesi, objektif, karanlık oda geçiş nesnesidir, vizörden bakılan kadraj, çekim anı potansiyel alandır, yeterince iyi annenin yokluğu çekim esnasında “dünyadan kopma” halidir, fotoğrafçının tek başına kadraj kurabilmesi, uzun pozlamalarda sabredebilmesi yalnız kalabilme kapasitesidir. Kurdun unla sesini inceltip patisini beyaza boyaması Winnicott’un “false self” yalancı benlik organizasyonunun dış dünyadan gelen tehdidin taklit yoluyla içselleştirilmesi anlamında mükemmel bir metafordur. Anne keçi ve en küçük oğlak kurdun karnını açar, kardeşlerini çıkarır, karnını taşla doldurup dikerler. Winnicott açısından bu sahne çok güçlüdür. Annenin dönüşüyle bağ yeniden kurulur. Kardeşlerin kurtarılması dağılan ben parçalarının yeniden bütünleştirilmesidir. Taşla doldurup dikmek yaratıcı onarımdır. Anne ve en küçük oğlağın birlikte dikmesi hem yıkıcı hem yapıcı olarak ilk gerçek “oyun” sahnesidir. Fotoğrafçılıkta bu çekilen korkutucu bir imgeyi (kurt) sonradan karanlık odada veya bilgisayarda dönüştürüp estetik forma sokmaktır. Böylece agresyon ve kaygı yaratıcı bir jeste dönüşür. En küçük oğlak, her fotoğrafçının içindeki o sessiz, meraklı, sabırlı, beklemeyi bilen gerçek benliğidir.

Melanie Klein için masallar, çocuğun en erken bilinçdışı fantazilerinin sembolik anlatılarıdır. Temel Kleiniyen çerçevede bebek dünyayı iyi nesne/kötü nesne olarak böler, sevgiyi ve nefreti aynı nesnede birleştiremez, yutulma, parçalanma, yok edilme gibi ilkel kaygılarla yaşar. Anne keçi besleyen, koruyan, güven veren iyi nesnedir, kurt ise yutucu, parçalayıcı kötü nesnedir. Kurt sadece dış tehlike değil, çocuğun kendi yıkıcı dürtülerinin projeksiyonudur. Bu yüzden kurt, kapıyı çalar, ses taklidi yapar, anneye benzemeye çalışır. Yedi oğlak tek bir ben değil çocuğun parçalanmış ego fragmanlarıdır. Biri saklanır, altısı yutulur. Bu Klein’ın parçalanma kaygısının sahnesidir. Saat içine saklanan oğlak düşünme kapasitesini, zamanı başka türlü bağlayabilme yetisini, gerçeklikle bağı temsil eder.
Yaratıcılık bağlamında, Klein masalı saldırganlığın estetik onarıma çevrilmesi olarak alır. Klein’a göre yaratıcılık ilkel saldırganlığın, suçluluğun, onarma arzusunun simgesel dönüşümüdür. Bu masalda yaratıcılığın proto-formu olarak korku, anlatıya, saldırganlık sembole, yıkım düzene dönüşür. Yaratıcı eylem sadece estetik değil bir psişik düzenleme faaliyetidir. Fotoğrafçılık Klein’cı anlamda onarıcı bir eylemdir. Masal yaratıcı psişenin sahnesi olarak yer alır, masaldaki her ana unsur fotoğrafta yaratıcı bir karşılık bulur. Dışsal tehdit olarak görünen kurt aslında içsel saldırganlığın projeksiyonudur. Fotoğraf karşılığı gölge, karanlık boşluk, net olmayan figür, kadraj dışı tehdittir. Yaratıcılık tehlikeyi göstermeden hissettirmekle başlar. İyi fotoğraf kurdu göstermez, kurdun varlığını hissettirir. Fotoğrafçı vizörden kurt gibi yutucu bir gözle bakar, ama sonra karanlık odada veya Lightroom’da o görüntüyü keser, kırpar, tonlar, yeniden kurar. Bu tam bir Kleinyen onarım ritüelidir: fotoğraf çekmek dünyayı yeniden düzenleme girişimidir.

Yaratıcılık, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi yalnızca yeniden üretmekle yetinmeyip onu dönüştürme cesareti göstermesidir. Yaratıcı süreç, ne salt ilham ne de yalnızca teknik ustalıkla açıklanabilir; o içsel imgelerle dış gerçeklik arasında kurulan gerilimli ama üretken bir alanda gerçekleşir. Yaratıcılık bir sonuçtan çok bir görme ve dayanma biçimidir: karanlıkla temas kurabilme, eksik olanı aceleyle kapatmama ve dünyayı başka türlü bağlayabilme yetisi. “Kurt ve Yedi Küçük Oğlak” masalı tam bu yaratıcı eşikte durur şimdi bu anlatının yaratıcılık bağlamında bize öğrettiği kilit dersleri çerçeveleyici şekilde sıralayabiliriz.
Masalda asıl öğretici olan, tehdidin varlığı değil, ondan kurtulmanın nasıl sağlandığıdır. Yaratıcı özne dışsal tehditlere karşın var olur.
1. Özgünlüğü Korumak ve Sahteyi tanımak: Anne keçi, yavrularına kurdu kaba sesinden ve siyah pençelerinden tanıyacaklarını öğretir. Yaratıcılıkta sanatçı kendi özgün sesini dış taklitlerden ayırt etmelidir. Gerçek sanatçı, içsel kriterlerini netleştirir ve trendlerin “tebeşirli” aldatmacalarına kapılmaz.
2. Esneklik ve Malzemeyi Dönüştürme Gücü: Kurt, sesini yumuşatmak için tebeşir yer, pençesini beyazlatmak için un sürer. Yaratıcılık kısıtlamaları avantaja çevirmektir. Picasso’nun kübizminde geleneksel perspektifi kırarak yeni bir dil yaratır; ya da Beckett tiyatrosunda sessizliği ve sınırlı sahneyi derinlik kaynağına dönüştürür. Sanatçı, araçlarını ve engellerini yeniden şekillendirendir.
3. Fikirleri Derin Koruma ve Sabır: Altı oğlak sıradan yerlere saklanır ve bulunur; en küçük oğlak ise saat kasasının en derin, en gizli yerine sığınır ve kurtulur. Yaratıcı fikir de böyledir: erken gösterilirse, erken açıklanırsa sakilleşebilir, erken açıklanırsa sığlaşabilir. Tarihte, Van Gogh’un mektuplarında görüldüğü üzere, birçok başyapıt olgunlaşana dek gizli kalmıştır. Acelecilik fikirleri “yutar’’; derin saklanma, özgünlüğün hayatta kalmasını sağlar. Yaratıcılık kendi zamanına sadıktır.
4. Kaostan Yeni Anlam Çıkarma: Anne keçi eve döndüğünde yıkımı görür, en küçük oğlağı bulur ve kurdun uyurken karnındaki hareketi fark eder Yaratıcılıkta bu, kriz ve başarısızlıkta fırsat sezme yeteneğidir. Duchamp’ın hazır-nesneleri yada Warhol’un pop artı, sıradanın ve “yıkımın” içinden yeni anlam çıkarmıştır. Sanatçı, detayları dikkatle gözlemler ve yıkımı, karmaşayı yeniden yaratır.
5. Cesur Müdahale ve Radikal Revizyon: Anne keçi, kurdun karnını makasla yarar ve yavruları kurtarır. Yapılan hamle, yaratıcılığın riskli ve kararlı müdahale anıdır. Matisse’in kağıt kesmelerinde ya da Beethoven’ın senfonilerinde gördüğümüz gibi, sanatçı eserini radikal biçimde keser, değiştirir, yeniden yapılandırır. Korkusuz revizyon, sıradanı olağanüstüye taşır.
6. Yenilgiyi Ağırlıkla Doldurma ve Yeniden İnşa: Kurt’un karnı taşlarla doldurulup dikilir; ağırlık altında kuyuya düşer. Başarısızlıkları eleştirel derinlik ve deneyimle doldurarak daha sağlam eserler yaratmak gerekir. Rembrandt’ın geç dönem portrelerinde olduğu gibi kişisel krizler tuvale ağırlık kazandırır. Sanatçı yenilgiyi restorasyon fırsatına çevirir.
7. Bütünleşme, Zafer, Yeni Döngüye Geçiş: Kurt boğulur; keçiler dans ederek sevinir. Artık tamamlanmış eserin içsel uyumu ve dışa açılımı mevcuttur. Michelangelo’nun Sistine Şapel’ ini bitirdiğindeki huzur gibi, yaratıcı zafer paylaşılır ve yeni ilhama kapı açar.
Yaratıcılık döngüseldir; her tamamlanma, bir son değil, yeni bir başlangıçtır. Kurt yok olmaz çünkü yaratıcı sürecin karşı direnci hep vardır. Sanatçı onu etkisizleştirecek biçimi bulur ve kadrajın dışına iter. Yaratıcılık adına alınan dersler, masalın arketipsel gücünden kaynaklanır ve her sanat alanında karşılık bulur. Yaratıcılık kurtla yüzleşmekle başlar ve oğlakların direnciyle, zaferle biter.
Kaynakça:
1. Jung, C. G. İnsan ve Sembolleri, Çev. Ali NahitBabaoğlu, Say Yayınları
2. Jung, C. G. Dört Arketip, Çev. Zehra AksuYılmazer, Metis Yayınları
3.Winnicott, D. W. Oyun Çocuk ve Gerçeklik, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları
4. Klein, Melanie Çocuk Psikanalizi, Metis Yayınları
5. Segal, Hanna MelanieKlein’e Giriş, Metis Yayınları
6. Fotoğraflar Pixabay’dan alınmıştır.

AYŞE SEMERCİ
Ayşe Semerci, aile hekimi olarak çalışan bir tıp doktorudur. Tıp eğitiminin yanı sıra Sosyoloji, Uluslararası İlişkiler ve Fotoğrafçılık alanlarında lisans eğitimleri almıştır. İnsan deneyimine olan ilgisi, hem mesleki hem de sanatsal yönelimlerini şekillendirmektedir. Daha önce çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve kısa yazılarıyla yer almıştır. 2025 yılında İFSAK’a üye olarak fotoğraf alanındaki ilgisini derinleştirmiş; görsel anlatımın düşünsel boyutlarını keşfetmeye yönelmiştir.Sanat, felsefe ve yaşam arasındaki geçişleri araştıran metinler kaleme almaya devam etmektedir.İki çocuğuyla birlikte İstanbul’da yaşamını sürdüren Semerci, disiplinler arası bir merakla insanı anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır.

Bize Ulaşın