Fotoğrafçılık sanatı, ışığın zamansal izlerini yüzeye düşürerek hem görsel hem de düşünsel bir anlatı kurma biçimidir. Sanat tarihsel açıdan bakıldığında fotoğraf; resmin temsil gücünü, bilimin nesnelliğini ve felsefenin varlık sorgusunu aynı potada eritir. Fotoğrafçı ise yalnızca bir görüntü kaydedici değil, gerçekliğin anlamını yeniden kuran, her kadrajında zamanı, mekânı, benliği yeniden tanımlayan görsel bir düşünürdür. Fotoğrafçılığa başlamanın herkes için farklı bir anlamı vardır; kimisi anı dondurmak ister, kimisi zamanı çözmek. Her kare, kişinin kendi iç dünyasına açılan sessiz bir kapıdır. Tıpkı bir Zen zihni gibi fotoğrafçılık da her seferinde yeniden başlayan bir fark ediştir.
Bu satırların yazarına dönersek; hayallerim ve onlara ilişkin görüntüler hep önde gidiyordu. Mesleğim, günlük hayat gaileleri düşlerime ulaşmayı zorlaştırıyordu veya öyle zannediyordum. Giderek hayatıma ilişkin görüntülere kendimi daha çok kaptırdığımı, fotoğraflara âşık olduğumu, aslında o görüntülerin hayallerim olduğunu fark ettim. Fotoğrafçılık okudum, pratiğe geçirme zamanı geldiğinde İFSAK seminerlerine 275. Grup olarak başladım. Roland Barthes Camera Lucida’da “Fotoğraf artık var olmayan bir şeyin ışıltısıdır” der. Fakat bu ışıltı değerli bir hatıranın sevinci gibidir. Barthes için fotoğraf bir olmuşluk (ça a été) taşır. Bu olmuşluk hatta Sontag’ın tabiri ile ölmüş an aslında geçmişin bir yeniden doğuş anıdır. Bir fotoğraf zamanı sabitlemez, yok etmez, onu anlamlı kılar. İFSAK fotoğraf seminerlerini Lacan’cı bakış açısı ile onun seminerlerine bağlamak istiyorum.
Lacan’da bakış karanlık bir boşluk değil bir oluş alanıdır. Görmek gözle yapılan bilinçli bir algıdır. Biz nesnelere bakarız, onları konumlandırırız. Lacan’ın bakışı (Le Regard) kavramı ise nesnenin ya da dünyanın bize geri bakma halidir. Fotoğraf sanatı bu yansıyan bakış ve doğan ışıktadır. Lacan’ın “Ben bakıyorum, ama o bana bakıyor” demesi gibi fotoğrafın içindeki bir bakış, bir gölge, bir nesne bizi izliyormuş gibidir. Fotoğrafta kadrajı kurmamızla fotoğraf bizi kurmaya başlar, çünkü fotoğraf karesi bizim bakışımızı ifşa eder. Lacan “Bakış” ı arzu nesnesi (object petit a) kavramıyla ilişkilendirir. Yani bakış, tam olarak sahip olunamayan ama bizi sürekli arayışa iten bir şeydir. Fotoğraf bu yüzden asla tamamlanamaz, ne kadar mükemmel olursa olsun bir şey görülmez kalır. O eksik bakışın gücü, bizi yeniden kadraj aramaya zorlar.
Lacan “Seminerler”’inde sık sık “Kavşak”tan, yani öznenin, anlam ve arzunun kesiştiği o dinamik noktadan bahseder. Orası sabit bir yer değildir, sürekli değişir, kayar. Fotoğraf ışığın öznenin ve dünyanın bir anlığına buluştuğu o kırılgan ama büyüleyici yerdir.

Benim için İFSAK temel fotoğrafçılık seminerleri tam da bu Lacancı kavşağı deneyimlediğim yer oldu. Burada deklanşöre basmanın yalnızca teknik bir hareket olmadığını her fotoğrafın aslında bir “anlam kavşağı” olduğunu fark ettim. Işık diyaframdan geçerken özneyle, dünya, arzu ile görüntü, ben ile öteki birbirine karışıyordu. Lacan’ın “point de capiton” dediği kavram deklanşör anıdır. Işık akar, zaman geçer, o anı yakalarız ve akışta kalır. Fotoğrafta anlam başka anlamlara açılır. Her iki seminer türü de temelde bir “özne olma süreci” ile ilgilidir. Lacan, psikanaliz adı verilen bu süreci teorik olarak inceler, fotoğrafçılık semineri ise “fotoğrafçı olma” sürecini pratik olarak yönetir. İkisi de katılımcıyı/bakışını/kendilik algısını dönüştürmeyi hedefler.
Lacan’ın seminerlerinde “Kavşak” bir farkındalık alanı olarak bilincin, arzunun ve bakışın birbirine dokuduğu yerdir. İFSAK seminerleri ise bu felsefi kavşağın sanatsal karşılığıdır. Tekniğin bilgisiyle başlayan süreç giderek öznel bir varoluş diyaloğuna dönüşür. Her öğrenci bir noktadan sonra ışığı değil kendini ölçmeye başlar. Bu Lacan’cı anlamda bir dönüşümdür. Özne artık fotoğrafın dışındaki gözlemci değil fotoğrafın içindeki bakış haline gelmiştir.İ FSAK seminerlerinde bir fotoğraf tartışmasının, bir kadraj analizinin tam ortasında bir kavşak anı doğar. Görmekten, anlamaya, teknikten, varoluşa, bilgiden duyuma geçilen an olarak “point de caption” doğar. Lacan’ın seminerlerindeki o zihinsel sıçrama İFSAK karanlık odasında ya da çekim çalışmaları atölye ışığında yeniden yaşanır.

Bir süre sonra anlarız ki diyafram yalnızca ışığı değil benliğin geçirgenliğini de ayarlar. Enstantane yalnızca zamanı değil öznenin süreksizliğini de dondurur. Lacan’ın seminerlerindeki kavşak anı gibi fotoğrafçı artık yalnızca bakan değildir, bakışın içinden doğan özneye dönüşür. Fotoğraf Lacan’ın dilde açtığı yarık gibi anlamın devinimsel olduğu bir sanattır. Fotoğraf dünyanın yaralarını sarar, onlara bir dil, bir ışık ve umut kazandırır. Her deklanşör sesi dünyanın yeniden kurulduğu küçük bir andır. Her yeni fotoğrafla, her yeni bakışla dünya biraz daha çoğalır, anlam biraz daha derinleşir. Çünkü bakış artık yalnızca görmenin değil dünyaya umutla yeniden bakmanın derin yoludur. Fotoğraf ışıkla düşünmek, varoluşla kadraj kurmaktır.
İFSAK fotoğrafçılık seminerlerinde Lacan’ın seminerleri gibi “Bakış” (Le Regard) yeniden eğitilir. Lacan için “Bakış” (Le Regard) öznenin gördüğü şey değil, öznenin görüldüğünü hissettiği yerdir. Bakış ötekinin alanına aittir. Seminerlerde analizan, kendi bakışının arzu, fantazm ve Öteki tarafından şekillendirdiğini keşfeder. Baktığımızı sandığımızda aslında bizi bir başkasının bakışı tarafından seyrediliyormuş gibi hissettiren şeye bakarız. Fotoğrafçılık seminerinde bu doğrudan pratiğe dökülür. Acemi fotoğrafçı, dünyaya nesnel baktığını sanır. Eğitmen onu, ışığın, kompozisyonun, kadrajın ve bağlamın farkına varmaya iter. Bakışın nesnesini değil, bakışın koşullarını sorgulamaya başlarız. Fotoğrafçı, “Ben neyi görmek istiyorum?” sorusundan, “Bu sahne nasıl görünüyor” ve nihayetinde “Öteki (izleyici) bu karede neyi görecek” sorusuna evrilir. Deklanşöre basmak Bakış’ın alanına dahil olmaktır.
Seminerlerdeki anne imgesi ve fotoğrafçılık teknik ekipmanları arasında ilişki vardır. Jacques Lacan’da ayna evresi, benliğin(ego) bir yanılsama (imgesel bütünlük) üzerine kurulduğu andır. Bebek aynadaki idealize edilmiş, koordineli imgeyle kendini özdeşleştirir. Fotoğrafçılık seminerlerinde fotoğraf makinesinin bu aynanın teknolojik versiyonu olduğunu öğreniriz. Fotoğrafçı dünyanın kaotik Gerçekliğini alır ve onu kadrajın sınırları içinde düzenlenmiş, anlamlı ve “ideal” bir imgeye dönüştürür. LCD ekrana her baktığında, kendi bakışının yarattığı bu imgesel bütünlüğü onaylar. Bu bir “kendilik” (fotoğrafçı olarak benlik) inşasıdır. “Çektiğim fotoğraf, benim dünyayı nasıl düzenlediğimin imgesel kanıtıdır.”
Jacques Lacan’ın “Gerçek” (Réel), “Simgesel “(Symbolique) ve “İmgesel” (İmaginaire) üçlüsü ile fotoğraf makinesinin diyalektiği arasında kaçınılmaz bir bağ vardır. İFSAK fotoğrafçılık seminerleri bu üç kayıt üzerine pratik bir laboratuvardır. Lacan’ın “Dil Gerçek ile deneyimimiz arasında yarık (Faille) açar” fikri, fotoğrafın en temel eylemine ışık tutar. Deklanşör sesinin yankısı yarığın başlangıcıdır. Lacan’a göre dil bizim “Gerçek” olanla, ham, bölünmemiş, tasvir edilmez olanla doğrudan bağımızı koparır. Dil, bir aracıdır; ama aynı zamanda bir yarık, bir yokluk yaratıcısıdır. Artık “şey”i değil, onun yerine geçen göstergeyi deneyimleriz. Fotoğraf makinesinin deklanşörü ile çıkan “klik” sesi, anın sürekliliğinden kesip aldığımız o parçanın, artık Gerçek olan anın kendisi değil, onun bir temsili olduğunun ilanıdır. Deklanşör, zamanın dokusunda Lacancı bir yarık açar. Fotoğrafçı deklanşöre bastığı anda dünyanın yüzeyinde bir parça ışığı koparır; fakat bu koparış, aynı zamanda bir eksikliğin ifşasıdır. İkisinde de hedef, bireyi göstermek değil görünmeyeni hissettirmektir.
Fotoğraf öznenin arzusuyla dünyanın suskunluğu arasında bir diyaloğa dönüşür. Her kare “Gerçek”in yankısını taşır ama hiçbir zaman ona tam olarak dokunamaz. Çünkü “Gerçek”, Lacan’a göre temsil edilemez olandır; her imge onu ıskalar. Bu yüzden fotoğraf hem bir temas hem bir kayıptır. Objektifin önünde beliriveren her imge hem bir hatırlayış, hem bir yitimdir. İFSAK seminerlerinde “Gerçek” ( Réel), çekim pratiklerindeki bir sokak çekimi ödevidir. Sokak, temsil edilemeyen, kaotik, plansız bir raslantısallık alanıdır. Ani bir yağmur, beklenmedik bir bakış… Sokakta fotoğrafçının planını bozan, “Gerçek”’in müdahaleleri her an olabilir.
Lacan’ın kuramında “İmgesel” düzen (Imaginaire) öznenin kendini bir bütün olarak görmeye başladığı “ayna evresi” ile doğan alandır. İmge burada, öznenin parçalı benliğini birleştiren yanılsamadır-bir tür “benlik sahnesi”. Fotoğraf da bu sahnenin modern izdüşümüdür: insan makinenin gözünde yeniden bir “bütünlük” yanılsaması kurar. Objektif, bir tür ayna gibi çalışır; ama bu ayna biyolojik değil teknolojik bir aynadır. Fotoğrafçı bir kare seçer, kadrajını ayarlar, odaklanır. Gerçek imgesel bir bütünlüğe, bir kompozisyona çevrilir. Vizörde görülen, bu imgesel düzenektir.

Fotoğrafçı, kadrajı kurarken yalnızca dış dünyayı değil, kendi benlik imgesini de düzenler. Her fotoğraf, hem görülen, hem de görmek isteyen öznenin izini taşır. Lacan’a göre “İmgesel” düzende özne “ben” derken aslında ötekinin bakışından türeyen bir imgeye konuşur. Bu yüzden fotoğraf her zaman iki bakış arasında asılıdır: bakanın ve bakılanın.
Fotoğrafın Lacancı “İmgesel” Imaginaire ‘le ilişkisi onun cazibesinde gizlidir. Her fotoğraf “ben buyum” diyen bir imgedir; fakat bu imge öznenin kendisine ait değildir. Fotoğraf özneyi sabitleyerek ona bir kimlik verir-ama o kimlik her zaman yabancı bir kimliktir. Lacan’ın deyişiyle, özne kendini ötekinin aynasında görür. Fotoğraf, öznenin kendi yüzünü ötekinde aradığı bir ışıktır. O yüz, hiçbir zaman tam kendisi değildir -bir yankı, bir gölge, bir hatıradır. Rimbaud’nun ünlü cümlesi, “Je est un autre” -“Ben bir başkasıdır” modern öznenin kırılmasını, benliğin içindeki yabancıyı dile getirir. Fotoğrafın yüzeyinde parlayan ışık Rimbaud’nun “başkası” ile yüzleştiğimiz alandır.
Fotoğrafçı, Simgesel düzenin (Symbolique) sınırında çalışır. Işığı dili andırır biçimde kullanır: her ışık seçimi bir sözdür, her kadraj bir cümledir. Fakat o cümlenin ortasında, bir sessizlik, bir “boşluk” vardır. İşte o boşluk, Gerçek’in yankısıdır. Lacan’ın “özne eksikliktir” önermesi, fotoğrafın doğasında yankı bulur; çünkü her fotoğraf, öznenin kendi eksikliğine dokunduğu andır. Fotoğrafçılık seminerlerinde bu bir eleştiri (critique) oturumudur. Öğrenci fotoğrafını getirir ve sınıf önünde konuşur. Fotoğraf değerlendirmelerinde fotoğraf dili, sanat tarihi bilgisinin, kompozisyon kurallarının (altın oran, üçler kuralı), kültürel kodların (simgesel düzen) içine çekilir. Fotoğraf değerlendirmelerinde “Bu fotoğraf ne anlatıyor? Hangi geleneğe referans veriyor? Anlamı nedir” gibi sorulara cevap aranması, fotoğrafın simgesel düzende bir anlam kazanma sürecidir.

Lacan’da insan eylemi arzu tarafından yönlendirilir ve bu arzu temelde bir eksiklikten (manque) kaynaklanır. Nesne arzunun nedeni olan ama asla tam olarak kavranamayan şeydir. Fotoğrafçılık seminerinde hiçbir fotoğrafçı “mükemmel kareyi” asla tam olarak yakalayamaz. En ince detayına kadar, cerrahi asistanın yaptığı operasyon gibi sertçe eleştirilen fotoğraflar bir sonraki için bir motivasyon, bir arzu yaratır. Eğitmen, öğrencinin bu arzusunu yönlendirir: ”Işığı daha iyi yakalamak istiyorsun değil mi” Bu arzu, sürekli bir arayış ve öznenin (fotoğrafçının) dönüşümü için motordur.
Şimdi sizden temel fotoğrafçılık seminerleri ile başlayarak fotoğrafçılık dünyasına yetkin bir şekilde adım attığınız fotoğrafçılık seminerleri odasında olduğunuzu düşünmenizi istiyorum. Lacan’ın seminer odası ile bir fotoğrafçılık atölyesi, yapısal olarak benzer mekanlardır. Fotoğrafçılık öğrencileri olarak bir öteki (Eğitmen/Analist) etrafında örgütleniriz. Bu figür, bilgiyi ve yoruma açık otoriteyi temsil eder. Katılımcıyı kendi bakışının ve arzusunun dilini bulmaya iter. Lacan’da bu kişinin kendi söyleminin arzusunu keşfetmesidir, öznenin kendi tarihinin hakikatidir. Fotoğrafçılıkta ise, kişisel bir “görsel dil” geliştirmektir ve bir “hakikat” sürecidir. Lacan’da bu öznenin kendi tarihinin hakikatidir. Fotoğrafçılıkta ise, hem dünyanın görsel bir hakikati (Gerçek’in izi) hem de fotoğrafçının o fotoğrafı nasıl gördüğünün hakikatidir. Fotoğrafçılıkta ise hem dünyanın görsel bir hakikati (Gerçek’in izi) hem de o fotoğrafçının o hakikati nasıl gördüğünün hakikatidir.
Dolayısıyla, bir fotoğrafçılık seminerine katılmak farkında olmadan Lacanyen bir süreçten geçmektir: Kendi Bakış’ınızın nasıl Öteki tarafından şekillendirildiğini fark eder, Gerçek’in kaosunu İmgesel bir forma dökerek onu Simgesel anlamla taçlandırırsınız. IFSAK seminerlerinde teorik yolculuk, nihayetinde eylemselliğe bir davettir. Çekim pratiklerine başladığımızda her sokak, her yüz, her ışık hüzmesi, bizi bekleyen Lacanyen seminerdir. Her kadraj, Gerçek, İmgesel ve Simgesel’in kesiştiği yeni bir düğüm noktasıdır. Fotografik süreç o “mükemmel kare”nin, yani arzunuzun nesnesinin peşinde, sizi sürekli dönüştürür. “Ben bir fotoğrafçıyım” demek, tıpkı “Ben bir özneyim demek gibi, sürekli yeniden kurulan sizi biteviye yaratıcılık yolculuğuna çıkaran durumdur. Çektiğimiz her fotoğraf, sadece dünyaya değil, kendi bilinçdışımıza de açılan bir penceredir. Fotografik süreç bize “Ara, keşfet, hisset ve deklanşöre bas” der. Fotoğraf evrenin sonsuz gerçekliği ile sonsuz yaratıcılık arasındaki Lacan’ın seminerlerinde olduğu gibi bitmeyen bir diyalogdur. Dünya biz onu fotoğraflayana kadar sessizdir. Fotoğrafçı ona ışıkla ses verir. Gerçek konuşur, İmgelem yanıt verir, Simgesel çerçeve koyar. Özne -yani fotoğrafçı- bu üçgende arzunun ta kendisidir; ışığıyla “obje petit a”yı bir anlığına yakalar, sonra yeniden aramaya koyulur. İFSAK, bu diyaloğu sokaktan kadraja, ebedi hakikat sahnesine taşır -zira fotoğrafçı yalnızca dünyayı değil kendi hakikatini de aydınlatır. Seminer devam ediyor; deklanşörünüzü açın!
Kaynakça
1. Lacan, J. (1998).Seminer XX: Encore (1972-1973). Çev. Saffet Murat Tura.İstanbul: Metis Yayınları.
2. Lacan, J. (2004).Seminer XI: Psikanalizin Dört Temel Kavramı (1964). Çev. Saffet Murat Tura. İstanbul: Metis Yayınları.
3. Evans, D. (2010). Lacanyen Psikanalize Giriş Sözlüğü.Çev. Işık Ergüden.İstanbul: İthaki Yayınları.
4. Fink, B. (2014). Lacanyen Özne: Teori ile Klinik Arasında.Çev. Nilüfer Güngörmez. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
5.Žižek, S. (2006). Bakışın Ötesinde: Lacan’ın Sinema ve Popüler Kültür Üzerine Yazıları. Çev. Tuncay Birkan. İstanbul: Metis Yayınları.
AYŞE SEMERCİ
Ayşe Semerci, aile hekimi olarak çalışan bir tıp doktorudur. Tıp eğitiminin yanı sıra Sosyoloji, Uluslararası İlişkiler ve Fotoğrafçılık alanlarında lisans eğitimleri almıştır. İnsan deneyimine olan ilgisi, hem mesleki hem de sanatsal yönelimlerini şekillendirmektedir. Daha önce çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve kısa yazılarıyla yer almıştır. 2025 yılında İFSAK’a üye olarak fotoğraf alanındaki ilgisini derinleştirmiş; görsel anlatımın düşünsel boyutlarını keşfetmeye yönelmiştir.Sanat, felsefe ve yaşam arasındaki geçişleri araştıran metinler kaleme almaya devam etmektedir.İki çocuğuyla birlikte İstanbul’da yaşamını sürdüren Semerci, disiplinler arası bir merakla insanı anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır.

Bize Ulaşın