bir kitap: şiirler, fotoğraflar ve bir dolu dünya

/

ihsan tolga büyükada’nın kitabından söz ediyorum.

sade, zarif bir yapıtla karşı karşıyayız; haikuların sadeliği ile, silüet tadında fotoğrafların sadeliği el ele; hem şiirli hem fotoğraflı zarif bir kitapla karşı karşıyayız; sessiz ama çığlık çığlığa bir karşılaşma; böylesi karşılaşmalar, hele bu tür özgün karşılaşmalar umut veriyor insana…

ah, tabii, umudu yüklemediysek kağıttan bir kayığa!

tolga umudu sanata yüklemiş; sessiz sedasız gelip geçiyor dizeler önce; kırlangıçlar, kargalar, serçeler; ve ay; ah, bir de ay; gökte uçuşan hayaller; kanatlanan duygular, yavaş yavaş hazırlıyor bizi yakında kopacak fırtınalara…

evet, yavaş yavaş, anneanne’den soma’ya, haydarpaşa’dan eylül acılarına; ah hangi eylülün ne bitmez tükenmez acıları onlar; ali ismail korkmaz’dan, hrant dink’e; sonra, yusuf, deniz ve hüseyin’e; ah, ne mayıslar gördü bu topraklar; ah, ne çok yası tutulamamış eylüller, mayıslar, günler, aylar; masum bir gün kaldı mı ki bu toprakların takviminde; ekolojik döngüden madımak’a; selahattin ağabey’den, hayrettin karaca’ya; türlü türlü karşılaşmalar…

böyle yalın, içten karşılaşmalar iyi geliyor insana, umut veriyor; tolga’nın seslenişileri gibi, hümanist aydınca duyarlılıklar umut veriyor insana…

hele bir karşılaş karşı yakayla 
evet, hele karşılaş--- 
malar bir tepeyi daha aş--- 
umut 
karşılaşmakta*

bir nehrin akan suları gibi akıyor kitap, sizi de nehrin sularına katarak; sizi çağrışımların akıntıları içinde, oradan oraya usulca alıp götürüyor; süzülüyorsunuz göklerden, kırlangıçların, kargaların, serçelerin kanatlarından; ve tabii bir de ay ışığının süzüldüğü gecelerin içinden; usulca…

birkaç dize alalım tolga’dan buraya**:

zamanın geldiğini

sezer

ve

uykuya dalar

ahtapot

daha konuşacaklarımız

vardı ama?

olduğu kadar…

kitabın son dizeleri bunlar; böyle sonlanıyor kitap; “olduğu kadar” diyerek; kolay değil bunu diyebilmek; gelecek dizelerin kokusunu hissettirerek; “olduğu kadar”ın ardından, hadi, bir de, “şimdilik” ekle, diyesi geliyor insanın; onu da bize bırakmış yazar; şimdilik.

eminim tolga’nın daha çok şiirlerini, fotoğraflarını göreceğiz gelecekte; sade, zarif bir varoluşun seslerini…

(*) levent küey’den tolga büyükada’ya ithafen

(**) ihsan tolga büyükada. döndün yine ilk dördün, meşe kitaplığı, yakın kitabevi & yayınları, 2022, s. 87

**********

editör notu: yukarda okumuş olduğunuz metin; yazım tarzı olarak, “tolga büyükada’nın kitabına da saygı duruşu olması” adına -yazarın isteğiyleklavyesinden çıktığı gibi bırakılmıştır.

Fotoğrafa merakı geçen yüzyılda, 70’li yılların ikinci yarısında, üniversite yıllarında başladı; sanata, edebiyata, resme, şiire, saza söze, arkeolojiye, tarihe meraklıydı oldum olası; giderek dünyayı değiştirmeye, tıbba ve psikiyatriye merakı da aynı yıllara rastlar. Tank gibi bir Zenith TTL makinayla dolanırdı ortalıkta. Güneşli havada 125’e 16, merdiven altında karanlık oda, ah bir 400 ASA’lık film alabilsek de, çekebilsek yarı karanlıkta. Her biri 36 kare, aman hemen bitmesin, yanında yedek film var mı, nasıl çıktı acaba, gel de bekle bir hafta, derken, fotoğraf öğreneceğim diye sabırlı olmayı öğrendi bir de. Beklemeyi, zamana inanmayı öğrendi.

“Yeni Fotoğraf” dergisinin çıkışını heyecanla her ay alışını, üç arkadaş evin alaturka tuvaletini karanlık odaya çevirişlerini, bol fotoğraf çekmeden bu işin öğrenilemeyeceğini anladıklarında, film masrafını kısmak için, Sirkeci’den 300 metrelik film alıp onu kasetlere bölüp bol bol siyah beyaz fotoğraf çekişlerini, o günlerden kalan görüntüleri; Alsancak’ta ayı oynatan adam ve ayısının görüntülerini, Kayseri’de çeşme başında oynayan çıplak çocukların, İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda büyük mitinglerin görüntülerini, ille de kordon görüntülerini hayal meyal hatırlıyor.

Ardından, uzun bir ara girdi fotoğrafla arasına. Psikiyatri eğitimi ve uzmanlığıyla artık makinasız fotoğraflar çekmeye dönüştü adeta bu merak. Yardım için başvuran kişileri dinlerken kendi zihninde onların fotoğraflarını çekmeye, onların iç dünyalarını, duygu hallerini zorluklarını, hayat mücadelelerini zihninde imgelerle canlandırmaya dönüştü bu merak. 80’li yılların başlarından itibaren artık mesleğine gömülmüştü. Araştırma yapmak, ders vermek, klinik pratik, meslek örgütlenmelerinde aktif görevler üstlenmek ve bu görevleri bağlamında yüzün üzerinde ülkeye seyahat etmek, konferans vermek. Buralarda mutlaka sanat müzelerini, az da olsa fotoğraf müze ve sergilerini ihmal etmedi; tabii, elindeki genellikle kompakt makinaların deklanşörüne gelişine basmayı da.

Altmışından sonra, taa gençlik yıllarından beri uzaktan beğeniyle izlediği İFSAK’ta kurs görme zamanı bulabildi; ardından, fotoğrafın günlük hayatında kapsadığı zaman, alan genişledi. İFSAK’ta Temel Eğitim Semineri, ardından, Pitoresk projesi, Çekim Teknikleri, Portre, Makro, Uzun Pozlama dersleri, çalışmaları, Semt projesi çalışmalarında, katılabildiği fotoğraf gezilerinde rastgele, gelişine fotoğraf çekmemeyi öğrendi. Ortaya çıkmasını istediği fotoğrafı, önce zihninde kurgulamayı, onu mümkün olduğunca önce zihninde tasarlayıp görmeyi, imgeleştirmeyi, ardından dış dünyayı bu zihnindeki tasarıya göre gözden geçirmeyi, dış dünyanın kontrolü dışı olan gerçekliklerini dikkate alan bir bakış açısı benimsemeyi, mümkünse dış dünyaya az da olsa istediği biçimi vermeyi ve elindeki teknik olanaklar çerçevesinde zihnindekinin mümkün olup olmadığına karar vermeyi ve teknik ayarları / düzenlemeleri buna göre yapmayı öğrendi. Dış dünyadan edindiği izlenimleri iç dünyasında kurgulayıp / tasarlayıp, sonra bu tasarımı dış dünya ve teknik olanakların sınırlılıklar çerçevesinde, dış dünyanın içinden çekip çıkarması ve fotoğrafa dökmesi gerektiğini öğrendi. Fotoğrafın “çekilen” değil, “yapılan” bir şey olduğunu; fotoğrafı “çekmek” değil, “yapmak” gerektiğini öğrendi.

Fotoğrafın, dış dünya ile iç dünyasını birleştiren bir araç olduğunu; dış dünyayı
kendisine göre yeniden inşa ederken iç dünyasını zenginleştiren bir araç olduğunu kavradı.

Bu yüzyıla devrilmişti zaman; sayısallaşan bol renkli dünyada, “tekniğin önceliği, estetiğin üstünlüğü, yaratıcılığın hazzı” der durur oldu; bu dediğinin peşine düştü. Fotoğrafın “makinenin çektiği birşey değil, fotoğrafçının yaptığı bir şey” olduğunu kavradı. Kısaca, hayatına “fotoğrafça bir anlam katma” peşinde bir fotoğraf meraklısı.

Yorum Sayıları: 2

  1. Merhaba Levent Hocam,
    Bugün bir arkadaşımın Instagram etiketlemesiyle bu yazınızdan haberim oldu.
    Ne güzel bir sürpriz oldu anlatamam. Çok mutlu ettiniz beni. Çok teşekkür ederim.
    Bana ithafen yazdığınız şiir için ayrıca teşekkür ederim.
    Sizinle ilk etkileşimimiz İFSAK Blog vasıtasıyla olmuştu. Yüz yüze sohbet edeceğimiz günleri iple çekiyorum.
    Sevgi ve saygılarımla

  2. sevgili Tolga,
    güzel sözlerin için çok teşekkür ederim.
    senin kitabın da beni çok etkiledi, mutlu etti; hakkında iki satır yazmaktan alamadım kendimi!
    evet, sağolsun, İFSAK Blog bize çok hoş bir ortam sunuyor; evet, yüz yüze sohbet edeceğimiz günlere de güzel bir davetiye.
    sevgilerimle,
    levent

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Pardon Neye Bakmıştınız?

Modern sanatın, şaşırtıcı, sarsıcı, kimi zaman da tuhaf hikayesi. Modern sanat, 19. yüzyılın sonları 20. yüzyılın…

Çizginin Tuhaf Tipleri

Çizmek var olmak demektir, çizebilmek ise özgürlük… Daha sözcükleri öğrenmeden, çizgilerle ifade etmeye çalışıyoruz kendimizi. Ve…

Ucube Fotoğrafçısı: Diane Arbus

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Ahu İncekaralar https://www.instagram.com/ahuincekaralar_tarafından yayına hazırlanmıştır. . . . .…