Hayatın Gerçekliği ve Sanatın Gerçekliği:

/

Picasso, Monet, Van Gogh ve Dali’nin sanal katkıları ile *

Bir fotoğraf: 2007 yılında, St. Petersburg’da çekilen bir fotoğraf bu. Kiliseye doğru giden bir sokak görünüyor bu fotoğrafta. Hayatın gerçekliğinden bir dilim. Görebildiğimiz kadarıyla ileride bir kilise kapısı, alınlığı ve göğe yükselen kubbesi. Sokakta birkaç kişi, kimi yalnız, kimi ikili, üçlü gruplar halinde yürüyor. Duran sadece iki kişi, bir kadınla bir erkek, aralarında tuttukları bir şeye bakıyorlar, belki de biraz önce cep telefonlarıyla çektikleri fotoğraflara. Kiliseye doğru yürür gibiler. Sokağın yanlarındaki yapıları çevreleyen sarı duvarlar. Üç tane elektrik direği, sokak lambaları henüz yanmamış, zaten fotoğraf öğleden sonra saat beş buçuk civarında çekildi, evet bize göre sağ yandan gelen güneş ışığının oluşturduğu gölgeler uzamaya başlamış, sokağa vuruyorlar, ama daha güneşin batışına saatler var. Hatırlayın, beyaz geceler ülkesindeyiz. Gökyüzü aydınlık; parlak ışıklar bulutlarda yansıyor. Bulutlar maviler beyazlar içinde. Sağda, duvar içinden sokağa doğru uzanan ağaç dalları, yeşil yapraklı, bahar renklerine bürünmüş, aylardan Mayıs, hatta Mayısın 28’i.

Ve bu sokağı resmeden bir ressam. Ressamı arkadan, sağ omzundan yarım görüyoruz, biz de onun gözüyle bakıyoruz sokağa. Boyaları önünde, gözü tuvalde. Saçları ağaçlara karışmış. Tuvalinde üzerinde halen çalıştığı resmi görüyoruz. Hayatın gerçekliğini tuvalinde, sanatın gerçekliği içinde yeniden yaratmakta olan bir ressamın ve resminin ve sokağın fotoğrafı bu. Şimdi fotoğraftan görebildiğimiz kadarıyla bu resmin ayrıntılarına bakalım.

Bu resimde ressamın gözünden sokağın resmini görüyoruz. O sokağın gerçekliğini tuvalinde yeniden üretiyor. Belli ki, ışığı kaçırmamak üzere hızlı çalışıyor. Resimde, evet sokağı görüyoruz, ama sokak lambalarını silip atmış ressam, o iki kişiyi tek kişiye indirmiş, hem de siyah giysili bir kadına, belki de kiliseye doğru giden bir rahibeye; siyah giysili, beyaz örtülü bir kadına; gölgesi sokağa düşüyor. Ressam ışığı ve gölgeleri yaparken sokağın gerçekliğine sadık kalmış. Duvarları yaparken de öyle. Ama sağ duvarı ileriye doğru izlediğinizde, duvarın son kısmındaki fotoğrafta görünen siyah tabelalı küçük yapıyı da silmiş; resmin gerçekliğine yakıştıramamış onu belli ki. Sağdaki yeşil yapraklı ağaç da, solda ileri köşedeki ağaç da sadeleştirilmiş, dalları budanmış, neredeyse kavramsallaştırılmış her ikisi de. Baharda yeşeren ağaç dalları ve henüz bahar sürgünlerini vermemiş ağaç dalları bir karşıtlık oluşturuyor resimde. Her ağaç aynı zamanda sürgün vermez, bilirsiniz; her birinin kendine göre bir zamanı var. Resimde de, tekli, ikili, üçlü beşli insanlar kiliseye doğru yürüyorlar. Kilisenin kırmızı dış duvarları ve sağ ilerideki kırmızı çatı çarpıcı renkleriyle bizi de çağırıyor resmin derinliklerine doğru. Resimde, klasik bir perspektif algısı yaratan ayrıntılar, giderek daha küçük ve bulanık görünen insanlar, nesneler var. İleride, gökyüzüne doğru uzanan kubbe, aynı hayatın gerçekliği içinde olduğu gibi haşmetiyle yerinde duruyor.

Bu resme bakarken, dedim ki, bu sokağı bu ressam böyle resmetmiş, ya başka ressamlar nasıl yapardı acaba? Nasıl yeniden yaratırlardı hayatın bu gerçekliğini, nasıl resmederlerdi bu gerçeklik dilimini? Tabii onları alıp sokağın başına götüremeyeceğime göre, dedim ki, bu resmi götüreyim onlara, bunun üzerinden yaratsınlar kendi resimlerini.

Doğrusu önce en sevdiğim ressamın kapısını çaldım, doğru gittim Picasso’nun mezarına, zorlu bir yolculuktan sonra, Güney Fransa’nın tipik bir dağ köyü olan Vauvenargue’a vardım, buradaki Vauvenargue Şatosu’nun sahanlığındaki mezarına. Mezar taşı pek yakışmış ona, “elinde vazo tutan kadın” heykelinin bir replikası. Heykelin altında yalnız değil Picasso, son karısı Jacqueline ile yan yana (1).

Dedimki Picasso’ya, sana yakışmaz öyle mezarlıkta yatmak, haydi kalk, sana bir tablo getirdim bak, yok, dedi, burada sizin dünyanızdan gelen hediyeleri kabul edemiyoruz, yok yok, dedim hediye değil bu, aslında ben senden bir hediye istiyorum, yani, şu sana gösterdiğim tabloyu, bir de kendi sitilinde sen yorumlar mısın? Hemen itiraz etmesin diye de ekledim, sen böyle işler yapmayı seversin, yani başka ressamların eserleri üzerine çalışmayı, hani, örneğin Velazquez’in Las Meninas tablosu üzerinde kırka yakın resim üretmiştin, gel bana da bir el ver, dedim. Neymiş o tablo, dedi, sıradan bir sokak ressamının, dedim. Hadi iyi günüme denk geldin, zaten şu ardımdan kopan miras kavgalarından yorulmuştum, ne zamandır da fırçayı elime alamamıştım, ver bakalım, dedi. Üşenmedi, çekti önüne boş bir tuvali, boyaları, orada, cennette herşey elinin altında tabii, hemen birkaç saatte yaptı bu tabloyu, verdi bana. Ama imza atmadı, ölüler imza atamaz, malum buranın kuralı bu, dedi, evet, anlıyorum dedim, miras meselerine bir sorun da ben eklemek istemem zaten, dedim, o yine döndü öte dünyasına, ben, ise, mutluluktan uçuyorum havalarda. İşte bu fotoğraf o resmi gösteriyor, Picasso’nun bir sokak ressamının resmini yeniden yorumlayışının resmini.

Ardından izlenimciliğin ustası Monet’ye gitmeye karar verdim. Onun mezarına gitmek daha kolaydı. Evet, Claude Monet’nin son yıllarını geçirdiği evinin bulunduğu kuzey Fransa’daki Giverny köyüne. Önce evini, muhteşem nilüferlerinin yüzdüğü gölünü ziyaret edip, daha sonra adının verildiği sokaktan yürüyüp, İzlenimciler Müzesini de geçip Saint-Radegonde Kilisesi‘ne vardım. Mezarı burada, Saint-Radegonde Kilisesi‘nin bahçesinde (2).

Dedim ki, haydi Monet, bir iyilik yap bana, bak bu kadar yol geldim, şu tabloya bir yorum da sen yapar mısın acaba? Mezarlığı kadar mütevazı bir adammış, ikiletmedi. Aldı fırçalarını, boyalarını eline, hemen başladı o küçük, kısa, ışıklı fırça darbelerine.

İşte bu fotoğraf da, resmin Monet tarafından yorumlayışını gösteriyor.

Evet, sıra geldi Van Gogh’a. nasıl da hayranım ona. O kısacık ömründe, o tüm ruhsal zorlukları içinde ve belki de onlar sayesinde muhteşem eserler üreten ressama. Sarılarına, mavilerine, yıldızlarına, gecelerini gündüzlerine katıp renkleri, ışıkları, uzakları, yakınları resmeden ustaya. Buğdayları, ayçiçeklerini, tarlaları, gökleri, bulutları, dostlarını resmedişine, çektiği yoksulluğa rağmen, resmetme tutkusundan vazgeçmeyişine hayranım. Nasıl da şiddetli inişler, çıkışlar yaşıyordu oysa duygu dünyasında.

Dayandım Paris’teki mezarının kapısına. Resmetmeye bayıldığı ayçiçek ve buğday tarlalarının hemen yakınındaki Auvers-sur-Oise’teki mezarına. Hemen yanında, ömür boyu onun tek destekçisi kardeşi Theo ile birlikte yattıkları mezarlığa (3). Dedim ki ona, işte böyle böyle, bu elimdeki tabloyu bir de sen resmeder misin kendince? Biliyor musunuz, nasıl da mutlu oldu, sevinçle baktı bana, bunca sene sonra, hatırlanıyor muyum ben, dedi, içim cız etti. Ah, dedim, haberin yok senin, tüm dünya senin eserlerinin peşinde koşuyor, servetler yatırıyor resimlerini alabilmek için, yok yahu, dedi, benim resimlerime mi, neredeymiş onlar sağlığımda, eminim Theo’nun marifetidir bu, o becermiştir bunu benden sonra, yok dedim, kardeşin de öldü senden bir yıl sonra, bak, o da, senin yanında yatıyor, aynı hayatta olduğu gibi, yine yanı başında. Şaşırdı, duraksadı, yaaa, dedi, evet, Theo da yanımda, dalmışım karanlıklara. Peki, yapacağım istediğini, ver bakalım şu tabloyu bana, aaa, ama bu sokak resmi, ben oysa severdim kırlarda kaybolmayı, hani bir denesen dedim, bak sarılara, yeşillere, belki varır elin bunu yeniden resmetmeye. Çalışkan, üretken, kalender adamdı, bilirsiniz, aldı eline fırçalarını, boyalarını, çıktı bir dağ başına, yeniden yarattı o tabloyu, kendi renkleri ile, zevkince.

Evet Van Gogh yorumunu gösteriyor bu fotoğraf da.

Eveeet, sıra geldi en çetin cevize: Salvador Dali’yi ziyarete. Dali’nin mezarı, doğum yeri olan İspanya’nın kuzeydoğusundaki Katalan bölgesinde, Figueres kentinde, kendisinin tasarladığı bir tiyatro ve müzede (4). Evet evet, ölmeden önce, kimselere bırakmamış, kendi tasarlamış mezarını da. Gide gide vardım onun mezar başına. Çaldım kapısını. Kim o, bir hayranınız, yok canım, hayranım mı varmış benim, dedi, dalga geçer gibi, sesinde gizlemeye çalışmadığı bir gurur, evet evet dedim, ben severim sizin gerçekliği yeniden yaratışınızdaki cesareti, ooo çok duydum ben bunları, dedi, nereden geldin sen bakalım, dedi, sanki konuşmayı özlemiş gibiydi, İstanbul’dan dedim, aaaa, sizin oralardan bir fotoğrafçı gelmişti sağlığımda bilir misin, dedi, ben de, bir ortak tanıdığımız çıkıyor diye heyecanlanarak, tabii tabii, dedim, Ara Güler gelmişti size, fotoğraflarınızı çekmeye, dedim. Kahkahalar attı, bilir misin benim ona neler çektirdiğimi, dedi, iki fotoğrafımı çekecek diye ne eziyetler ettim ona(5). Aaa, dedim, içimden tabii, adam farkında kendi huysuzluğunun, neyse, ben de dedim ki ona, bu bağlantıdan aldığım cesaretle, fotoğrafçıyım ben de, daha sözümü bitirmeden atladı hemen, yok yok geçti gitti o şans, çekemezsin fotoğrafımı öyle bir daha, her ülkeden en fazla bir fotoğrafçıya sunarım suratımı. Hayda, dedim, tabii yine içimden, çattık belaya.

Tam o sırada atladı söze hemen, bırak bu fotoğrafçı ayaklarını, sen de mi yoksa DNA testi istedin mahkemeden, eyvah eyvah dedim, çok yormuşlar sizi; alttan alıyorum tabii. İkide bir, birileri geliyor mezarıma, dedi, kızıyım, oğluyum ben onun, ille de genetik inceleme isteriz, diye dişimi, kemiklerimi tırnaklarımı oyuyorlar habire. Yok, dedim, vallahi de billahi, öyle değil, dedim, benim niyetim çok masumane, bir tablo getirdim size, vay, hangi tablommuş bakalım o dedi, tüh, yine vurmuştuk baltayı taşa, yok sizin değil bu dedim, demez olaydım, ben bakmam başkasının tablosuna, dedi. Artık ipler kopmak üzereydi bu noktadan sonra, son bir cesaret, yok, dedim bakasınız diye değil, acaba yeniden yorumlar mısınız bu tabloyu, diye getirmiştim size. Bir köpürdü, bir köpürdü üstüme, sanırsın mezarında değil de, düelloda bir şövalye, öyle bir böbürlenme, öyle bir büyüklenme. Zaten kesmiştim umudu artık, imkânı yok, dinlemez beni diye, sustum kaldım öylece. Büktüm boynumu, kapandım içime. Neyse azıcık sakinleşti, ama hiç de taviz vermez bir sesle, yok, dedi, ben rahatımı bozamam senin için, vazgeç bu sevdadan, ne yapabilirsen kendin yap, bak benim bütün eserlerim ortalıkta, onlara uzun uzun bak, elin değiyorsa, bir sürrealist tablo yap da görelim, dedi.

Eh, itiraf ediyorum, biraz hırslandırdı bu beni, cesaretlendirdi, ne yapayım, dedim kendi kendime, iş başa düştü demek ki. Topladım tası tarağı mezarlıktan, hemen koştum bir atölyeye, oturdum başına tablonun, koydum kendimi Dali’nin yerine, kafa yordum, o ne yapardı, diye.

Eğdim büktüm önümdeki resmi, elbet varacağım bir yere, diye, evet evet, onun reddedişinin verdiği hırsla biraz da. Bükülünce sokak, önce bir dalgaya döndü neredeyse.

ve ardından, bir göldeki yansımasına o dalganın,
ve sonra da, dalga kendi suyunda dalgalandı.

Az gittim uz gittim, sonunda vardım bu resme. Maviler morlar içinde, dalgalı ağaç dallarından, ateşin yalımlarına.
İşte bu fotoğraf da, Dali’yi taklit etmeye çalışarak benim yaptığım resmi gösteriyor.

And olsun bir gün bir daha yolum düşerse, ona göstereceğim bu resmi, evet evet sadece bu son resmi, diyeceğim, bak o tablodan vardım denizin dalgalarına, diyeceğim, ne dersin? Eminim yattığı yerden kalkmayacak bile, şöyle göz ucuyla bakıp, bu ne rezalet, git başımdan, genetikçiler bile bu kadar eziyet etmedi bana diyecek, en iyisi bir daha gitmemek. Ama, o ne derse desin, severim onun gerçekliği yamultup yumultup çarptırmasını, yeniden yeniden yaratmasını, o gerçeküstünün içinden bize hayatın gerçeğini anlatmasını. Kişisel kaprisli dünyası ona kalsın, o muhteşem resimleri bize, ömrümüz yettiğince…

İşte böyle, hayatın gerçekliği ile sanatın gerçekliği arasında gide gele, gide gele, geldik bugüne…

(*) bu metin ve video ilgili fotoğraflar ile birlikte, “The French Dispatch” (Fransız Postası) (Wes Andersen, 2021) filmi üzerine, Serkan Turaç danışmanlığında düzenlenen “referans çağrışım” fotoğraf atölyesi kapsamında, ilk iki fotoğraf hariç, fotoğraf işleme programları kullanılarak hazırlanmıştır.

 

(1) Sabetay Varol. https://www.milliyet.com.tr/yazarlar/sabetay-varol/picasso-nun-sir-gibi-korunan-mezarinda-1113831

(2) Claude Monet’nin Köyü: Giverny. https://www.pariste.net/claude-monetnin-koyu-giverny/
(3) Ali Murat Ergül. Van Gogh’un mütevazi mezarının yardımınıza ihtiyacı var. http://www.sanatatak.com/view/van-goghun-mutevazi-mezarinin-yardiminiza-ihtiyaci-var
(4) Salvador Dali’nin mezarı DNA testi için açıldı. https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-40680877

(5) Ara Gülerile Cüneyt Özdemi röportajı. https://www.youtube.com/watch?v=mYA6abgSxAA&ab_channel=C%C3%BCneyt%C3%96zdemir

 

Fotoğrafa merakı geçen yüzyılda, 70’li yılların ikinci yarısında, üniversite yıllarında başladı; sanata, edebiyata, resme, şiire, saza söze, arkeolojiye, tarihe meraklıydı oldum olası; giderek dünyayı değiştirmeye, tıbba ve psikiyatriye merakı da aynı yıllara rastlar. Tank gibi bir Zenith TTL makinayla dolanırdı ortalıkta. Güneşli havada 125’e 16, merdiven altında karanlık oda, ah bir 400 ASA’lık film alabilsek de, çekebilsek yarı karanlıkta. Her biri 36 kare, aman hemen bitmesin, yanında yedek film var mı, nasıl çıktı acaba, gel de bekle bir hafta, derken, fotoğraf öğreneceğim diye sabırlı olmayı öğrendi bir de. Beklemeyi, zamana inanmayı öğrendi.

“Yeni Fotoğraf” dergisinin çıkışını heyecanla her ay alışını, üç arkadaş evin alaturka tuvaletini karanlık odaya çevirişlerini, bol fotoğraf çekmeden bu işin öğrenilemeyeceğini anladıklarında, film masrafını kısmak için, Sirkeci’den 300 metrelik film alıp onu kasetlere bölüp bol bol siyah beyaz fotoğraf çekişlerini, o günlerden kalan görüntüleri; Alsancak’ta ayı oynatan adam ve ayısının görüntülerini, Kayseri’de çeşme başında oynayan çıplak çocukların, İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’nda büyük mitinglerin görüntülerini, ille de kordon görüntülerini hayal meyal hatırlıyor.

Ardından, uzun bir ara girdi fotoğrafla arasına. Psikiyatri eğitimi ve uzmanlığıyla artık makinasız fotoğraflar çekmeye dönüştü adeta bu merak. Yardım için başvuran kişileri dinlerken kendi zihninde onların fotoğraflarını çekmeye, onların iç dünyalarını, duygu hallerini zorluklarını, hayat mücadelelerini zihninde imgelerle canlandırmaya dönüştü bu merak. 80’li yılların başlarından itibaren artık mesleğine gömülmüştü. Araştırma yapmak, ders vermek, klinik pratik, meslek örgütlenmelerinde aktif görevler üstlenmek ve bu görevleri bağlamında yüzün üzerinde ülkeye seyahat etmek, konferans vermek. Buralarda mutlaka sanat müzelerini, az da olsa fotoğraf müze ve sergilerini ihmal etmedi; tabii, elindeki genellikle kompakt makinaların deklanşörüne gelişine basmayı da.

Altmışından sonra, taa gençlik yıllarından beri uzaktan beğeniyle izlediği İFSAK’ta kurs görme zamanı bulabildi; ardından, fotoğrafın günlük hayatında kapsadığı zaman, alan genişledi. İFSAK’ta Temel Eğitim Semineri, ardından, Pitoresk projesi, Çekim Teknikleri, Portre, Makro, Uzun Pozlama dersleri, çalışmaları, Semt projesi çalışmalarında, katılabildiği fotoğraf gezilerinde rastgele, gelişine fotoğraf çekmemeyi öğrendi. Ortaya çıkmasını istediği fotoğrafı, önce zihninde kurgulamayı, onu mümkün olduğunca önce zihninde tasarlayıp görmeyi, imgeleştirmeyi, ardından dış dünyayı bu zihnindeki tasarıya göre gözden geçirmeyi, dış dünyanın kontrolü dışı olan gerçekliklerini dikkate alan bir bakış açısı benimsemeyi, mümkünse dış dünyaya az da olsa istediği biçimi vermeyi ve elindeki teknik olanaklar çerçevesinde zihnindekinin mümkün olup olmadığına karar vermeyi ve teknik ayarları / düzenlemeleri buna göre yapmayı öğrendi. Dış dünyadan edindiği izlenimleri iç dünyasında kurgulayıp / tasarlayıp, sonra bu tasarımı dış dünya ve teknik olanakların sınırlılıklar çerçevesinde, dış dünyanın içinden çekip çıkarması ve fotoğrafa dökmesi gerektiğini öğrendi. Fotoğrafın “çekilen” değil, “yapılan” bir şey olduğunu; fotoğrafı “çekmek” değil, “yapmak” gerektiğini öğrendi.

Fotoğrafın, dış dünya ile iç dünyasını birleştiren bir araç olduğunu; dış dünyayı
kendisine göre yeniden inşa ederken iç dünyasını zenginleştiren bir araç olduğunu kavradı.

Bu yüzyıla devrilmişti zaman; sayısallaşan bol renkli dünyada, “tekniğin önceliği, estetiğin üstünlüğü, yaratıcılığın hazzı” der durur oldu; bu dediğinin peşine düştü. Fotoğrafın “makinenin çektiği birşey değil, fotoğrafçının yaptığı bir şey” olduğunu kavradı. Kısaca, hayatına “fotoğrafça bir anlam katma” peşinde bir fotoğraf meraklısı.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

İyi Kalpli Erendira

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Özlem Dikeçligil   tarafından hazırlanmıştır. . . . . .…

Post Arabesk Çağı

Kasetten Bluetooth’a D/Evrim Önce kablolar kayboldu. İnsanlar sevindi. Havadandı artık iletişim. Havadan sudandı, tıpkı ilişkiler gibi.…

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…