Saygun Dura’dan Olağanüstü Sualtı Görüntüleri

//

‘Sualtı’ dendiğinde, yaşı kemale ermiş insanların aklına gelecek en önemli şahsiyet hiç kuşkusuz Jacques-Yves Cousteau (1910-1997), nam-ı diğer Kaptan Kusto olacaktır. Fransız kâşif, okyanus araştırmacısı Kaptan Cousteau bilgili, birikimli ve deneyimli mürettebatıyla birlikte Calypso isimli tam donanımlı gemiyle derin sularda yıllarını geçirip sualtı araştırmaları yapmış ve yaptığı araştırmaların görsel kayıtlarını kamuoyuyla paylaşmıştı. Okyanusların derinlikleri hakkında hiçbir fikri olmayan yüz milyonlar merakla Cousteau’nun keşiflerini televizyonlarda izliyor (internet ortamındaki kayıtlara göre 1977-82 yılları arası), izlemeyenlere anlatıyordu.

Belleğimiz bizi yanıltmıyorsa o vakit TRT’nin tek kanallı olduğu ve Siyah-Beyaz yayın yaptığı dönemdi.  TRT-2 bilahare kültür-sanat kanalı olarak televizyon yayıncılığına dahil oldu. Kaptan Cousteau izleyici için en büyük televizyon yıldızı olmuştu. Bilinmeyen bir alandan bilgi ve haber ileten bu belgesel yapım, televizyon dizilerinin hepsinden fazla ilgi görüyordu. Bir diğer önemli belgesel yapım da ‘İpek Yolu’ idi. Bu belgesel yapım da televizyon izleyicisine bilinmeyenden veri taşıdığı için ilgi görüyordu. Sözünü ettiğimiz iki büyük belgesel yapımın, yaşadığımız gün (2025) ellisini-altmışını aşmış insanların belleğinde hâlâ muhafaza edildiğini söylemek yanlış olmasa gerektir.

Hani her fırsatta ‘hafıza’dan söz ederiz, balık hafızalı olmaktan, çabuk unutmaktan dem vururuz ya. Bu iki belgesel yapımdan hareketle önemli şeylerin, toplumsal meseleler dahil olmak üzere dikkate değer her şeyin, fotograf ve/ya video marifetiyle yahut yazıp çizerek kayıt altına alınması ve kamuoyu ile paylaşılması halinde, hafızalardan asla silinmediği rahatlıkla söylenebilir. İnsan evladının belleği bir yana, kayıtların bizatihi kendileri bellek işlevi görür.

Bilhassa dijital teknoloji hayata egemen olmaya başladıktan sonra fotograf ve video alanları gün be gün gelişti, büyüdü, neredeyse yaşayan herkesin kullanabildiği bir teknoloji olmaya başladı. Her fert kendisine ve başka şeylere dair her şeyi kayıt altına almakta amansız bir yarış içine girdi. Şimdi artık böyle bir evredeyiz. Dijital mecralarda ‘ben senden daha üstünüm’ yarışması her gün bir miktar daha agresifleşerek devam ediyor.

Teknolojik gelişmeler veya ‘Teknolojik Sıçrama’ hayatın geneline dolaylı bir kavga gibi sirayet ederken, kültür-sanat ortamına bir nebze daha makul düzeyde girip kendisinden önceki teknolojiye nispetle daha etkin ve verimli, daha üretken ve yaratıcı bir hal ile yol alınmasına yardımcı oluyor. Kültür-Sanat ortamının kendine has karakteri, insanın kendine has karakterinden âri değildir. İnsan nerede varsa, orada doğrudan veya dolaylı rekabet, çatışma, kavga kaçınılmaz olarak (ne yazık ki) var.

Her kim kendisini bu pespaye halden uzak tutmuş, başkalarının ne yaptığına veya yapamadığına değil, kendi yapmak istediklerine teksif olmuş ve yapıp etmeleriyle kültür-sanat ortamına hakikaten katkı vermişse, işte O, hem bireylerin belleğinde hem de toplumsal bellekte nezih bir yer bulmuştur.

İnsan açlık riskiyle karşı karşıya iken rekabet, çatışma, kavga anlaşılabilir bir şey gibi görünür. İyi de, yaşadığımız çağ bağlamında ürkütücü bir mahrumiyet riski yok iken ne için bu pervasız rekabet, çatışma, kavga? Tabii ki daha fazlası için, sürekli daha fazlası için. Bitmek tükenmek bilmeyen bir güç istenci, doymak bilmeyen bir nefs bu vaziyetin temel sebebidir. Yeter ölçüde değil, yeterli miktarın milyon kat, milyar kat fazlasını istemenin sonucudur yeryüzündeki çatışma hali. İnsan tabiatı böyle midir? Hiç sanmıyoruz. Şayet insan tabiatı böyle olsaydı, insan evladının en ciddi açlık riski yaşadığı avcı-toplayıcı dönemde rekabet çok daha sert şekilde vuku bulurdu. Oysa yarı aç yarı tok yaşanan o dönemde insan evladı her şeyini paylaşıyor, hiçbir şey için kavgaya tutuşmuyordu. Bu da gösteriyor ki hep birlikte açlık riski yaşandığı vakit dahi insan evladı ekmeğini paylaşabilecek kabiliyete sahiptir. Öyleyse asıl problem açlık riski yokken ortaya çıkıyor. Anlaşılabilir görünmeyen de budur işte. Rahat paylaşılabilir bir ortam mevcutken insan evladı neden mağduriyete yol açıyor da, paylaşma koşulları çok zayıfken neden herhangi bir mağduriyetin meydana gelmesine izin vermiyor? Bunu anlamak pek kolay değil.

‘İnsan tabiatı böyledir’ diyerek kolayca geçtiğimiz vaziyet, kültür-sanat ortamında itibar, kariyer, şan, şöhret ve maddi varlık söz konusu iken ne yazık ki büyük bir çoğunluğun üzerine karabasan gibi çöker. İstisnalar hep olmuştur, hâlâ vardır, gelecekte de olacaktır. Sanat ortamında yapıp etmelerini yüksek kariyer, şan, şöhret ve maddi varlık üzere yapmayan, kendi duygu ve düşünce dünyası, bireysel ve/ya toplumsal kaygılar, dertler, problemler üzere yapanlar istisna olanlardır. Orada nezih bir hal ortaya çıkar kendiliğinden.

İstisna olmayanların sanat ortamında varlık göstermeyeceği iddiasında değiliz, bunun altını çizelim. Sanat ortamı bir başına yürüyen bir mecra değildir çünkü. Piyasa hemen her alanı belirlediği gibi, sanat ortamında da çok yüksek oranda belirleyici role sahiptir. Piyasanın çok sayıda parametresi var. Büyük çoğunluk oranın taleplerine uygun yapıt inşa eder. İstisna kimseler piyasaya teslim olmazlar. Onlar da genellikle yaşadıkları dönemde kendi köşelerinde sade bir hayat içinde kalır, göçüp gittikten sonra yapıtları öyle ya da böyle ticari hayatın, piyasanın eline düşer.

İstisna iken piyasanın dikkatini çekmek ve hiç olmazsa yapıt için ortaya konan emek, zaman ve yapılan masrafın karşılanabileceği bir olanağa kavuşmak elbette ki halis olandır. Bu da belki istisnanın istisnası bir durumdur. Hakikaten çok enderdir. Hayatını kültür-sanat ortamına adayıp başyapıtlar inşa eden bir insanın açlık çekmesi, sefalete düşmesi, aklı başında herkes nazarında muhakkak ki çok üzücüdür.

Fotograf, günümüzde hemen herkesin teknolojisine sahip olabildiği ve bu teknoloji sayesinde dilediği görüntüleri kolayca kaydedebildiği bir mecra olması nedeniyle harc-ı âlem bir vaziyet arz eder. Resim, heykel, edebiyat, müzik, tiyatro, sinema gibi alanlarda böyle bir rahatlık söz konusu değildir. Her gün milyarlarca fotografik kayıt gerçekleşiyor. Bu avantaj, aynı zamanda bir dezavantaj mıdır? Doğrusu, emin değiliz. Işıkla resmetme teknolojisi sayesinde milyarlarca, trilyonlarca görüntü üretiliyor olması aynı zamanda sıradanlaşmanın ilk habercisi ve en önemli göstergesi gibidir. Sayıdaki fazlalık, aşırılık niceliğe tekabül ederken, nitelik konusunda endişeye kapılmak elbette ki olağandır. Lakin, böyle bir yığının içinden nitelikli görüntülerin ortaya çıkması, ender olması hissini ciddi anlamda güçlü kılar. Bu, devasa bir çöplüğün içinde, pahada herkesin erişemeyeceği kıymette bir mücevhere rastlamak gibidir. O bakımdan, diğer alanlarda eser inşa eden sanatçılara göre fotografçının dezavantajlı değil, tersine avantajlı olduğu kanaatine yol açar. Birikimli, deneyimli, donanımlı, tutkulu, cesur, yetenekli, yaratıcı fotografçılar, devasa boyuttaki vasat ortamda çok hızlı görünürler, parıltıları, etrafa saçtıkları ışıltı çok uzaklardan fark edilir.

Usta fotografçı Saygun Dura’nın ‘Arada’ isimli muhteşem sergisini Ankara’da Cer Modern’de gördük, dikkatle ve uzun uzun izledik, inceledik. Çok ama çok etkilendiğimizi açık yüreklilikle söylemeliyiz. Yıllar var ki bu denli niteliği yüksek bir fotograf sergisi görmemiştik. Büyüleyici görsel estetik ve söze mahal bırakmayan içerik karşısında zihnimiz bizi çok uzaklara götürdü, yakın zamanda kaybettiğimiz büyük usta Sebastiao Salgado’nun muhteşem fotografları gözlerimizin önünde belirdi. İki ustanın çalışması bir anda özdeşleşti. Biri karada, diğeri suda kaydedilen görüntüler olmasına mukabil her nedense, Salgado ile Dura’nın fotografları sergi salonunda yan yana dizildi adeta. Neden böyle bir hal yaşadığımızı düşündük, sergi salonundan ayrıldıktan sonra. Vardığımız sonuç gayet açık ve anlaşılırdı. İki usta da işinin ehliydi, maksimum seviyede özenli ve titizdi. İki usta da ustaların ustası mertebesine erişmişti ve kimsenin yapmadığını yapmıştı. İki usta da biçim-içerik meselesine en yüksek seviyede egemendi. İki usta da gıpta edilecek bir üsluba, kendine has estetiğe sahipti. İki ustanın eserleri de tam anlamıyla büyüleyiciydi. Salgado’nun albümlerini edindiğimiz 90’lı yıllarda fotografları incelerken nasıl büyülenmiş idiysek, Cer Modern’de Dura’nın fotograflarını incelerken de öyle büyülendik. Böyle sergilere ender rastlanır, birkaç on yılda bir böyle bir sergi görebilirsek kendimizi şanslı hissederiz.

Dijital teknolojiyle birlikte, özellikle hali vakti yerinde olan bireyler sualtı fotografına yöneldiler. Sualtı cennetlerini görmek, dünyanın en güzel kıyılarında denize girip masalsı bir atmosferde dolaşmak, başka ülkeleri gezmek, pahalı bir ekipmanla macera yaşamak hem konfor hem de risk barındıran koşullarda hayatın rutininden bir nebze olsun uzaklaşmak çok caziptir elbette. Sualtı fotografnın çok değerli üstadlarının sergilerini, gösterilerini keyifle izledik. Ne var ki bir zaman geçtikten sonra, aynen karasal koşullarda olduğu gibi fotograflar birbirine benzemeye başlıyor, tekrara düşmek kaçınılmaz hale geliyor. Bir milyonuncu günbatımı fotografını görmenin insana fazla anlam ifade etmeyeceğine dönük eleştiri nasıl ki ciddi bir itiraza muhatap olmaz ise, sualtının rengârenk dünyasından birbirine benzeyen milyonlarca görüntü için de benzer bir eleştirel yaklaşım doğal olarak kabul görür.

Ne ki üstad Saygun Dura’nın paylaştığı görüntüler öyle bir vasatla katiyen ilişkilendirilemez. Dura’nın fotografları insanı bir masal âlemine çeker. Usta fotografçı Dura bir vak’ayı, vaziyeti, olguyu, bir canlı türünün düzenini belgelemekle kalmamış, sanat yapmış, çok kıymetli bir eser inşa etmiş. Bunlar alışık olduğumuz sualtı görüntüleri değil, çok farklı bir izlenime yol açan ve uzun uzun kendisine baktıran fotograflar. Fotografların her birine ve serginin geneline son derece etkileyici bir atmosfer hâkim. Hemen her insanın alıp evinde en görünür kılabileceği bir duvara asmak isteyeceği nitelikte çok özel yapıtlar bunlar. Hayranlıkla izledik.

Usta fotografçının gıpta edilecek eserlerini incelerken aynı zamanda O’nun kişiliğinin de eserlere sindiği izlenimine kapıldık. Tam bir İstanbul beyefendisidir Saygun Dura. Tanıyan herkesin bu kanaati paylaşacağına hiç kuşku yok. Son derece zarif bir insan. Kişiliği davranışlarına, davranışları fotografik eylemine ve sanatına yansımış. Böyle olması da çok doğal. Saygun Dura’nın muhteşem fotograflarını görmenin bize yaşattığı yüksek seviyedeki memnuniyete, bu sıra dışı fotografların koleksiyonerlerin ilgisine mazhar olması ve hak ettikleri değerden alıcı bulmaları nedeniyle ekstra bir memnuniyetin ilave olduğunu da belirtmek isteriz. Dünyanın başka yerlerinde, bilhassa Amerika’da ve Avrupa’da sanat galerileri, müzeler fotografa ciddi olarak yer verirler ve koleksiyonerler, ustaların fotograflarını önemser, satın alırlar. Biz bu konuda sıkıntı yaşamaktayız. Çeşitli sohbetli, tartışmalı düzlemde bu mesele dillendirilir, serzenişler paylaşılır. Fotografların ilgi görmemesinden muzdarip bir fotografçı topluluğuyuz. Geçmiş zaman dilimlerinin birinde gene Cer Modern’de sergisini izlediğimiz usta fotografçı ve sinema yönetmeni sayın Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğraflarının koleksiyonerler nazarında kıymet bulması bizi sevindirmişti. Saygun Dura’nın fotograflarıyla ikinci kez olumlu bir vaziyete tanık olduk. Dura’nın sergisi Cer Modern’den evvel İstanbul Millî Reasürans Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşmuş. Muhtemelen İstanbul’da da koleksiyonerlerin iltifatına mazhar olmuştur. Dileriz bundan böyle başka fotografçıların çalışmaları da koleksiyonerlerin ilgisini çeker ve usta fotografçı dostların emekleri ve özverileri karşılık bulur.

Tam bu noktada, sergiyi bilimsel temellere dayandırmak suretiyle harikulade bir metinle açıklayan, yorumlayan, değerlendiren kıymetli hocamız serginin küratörü Prof. Dr. Ergin Çavuşoğlu’nun kaleme aldıkları metinden bazı bölümleri paylaşarak devam edelim.

“Saygun Dura’nın İstanbul Millî Reasürans Sanat Galerisi’ndeki sergisi, doğal seçilim ve doğanın kendini koruma ve yeniden üretme dürtüsünü içeren evrimin prizma ve mekanizmaları üzerinden tasarlanan bir göç meditasyondur. Dura’nın otuz yıla aşkın süreyi kapsayan kariyeri, reklam endüstrisinden profesyonel fotoğrafçılığa, eğitimden sanata kadar uzanmaktadır. Mimar Sinan Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi başta olmak üzere birçok üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmıştır. Yurt içi ve yurt dışında sergiler açmış olan Dura’nın eserleri özel koleksiyonlarda ve müzelerde yer almaktadır. … Dura fikirlerini kavramsal olarak betimlemek ve yansıtabilmek için çalışma yöntemlerini sürekli geliştirmekte ve görsellerinin yalnızca kalitesine değil, aynı zamanda fotoğraflarının teknik açıdan kusursuz olmasına önem vermektedir. … Dura, sahneyi bir stüdyoda kurmuşçasına titizlikle hazırlayıp sonuçları da öngörerek nesneyi aşamalı bir şekilde fotoğraflar. Kompozisyonu, ışığı ve rengi incelerken, görüntüler bize kontrolün nesnede veya konuda olmayıp, tamamen sanatçıda olduğunu gösterir. Sürpriz içeren unsurlar, beklenmedik olanla karşılaşmakta değil, Dura’nın imaj oluşturma sürecini kontrol etme yeteneğindedir. Saygun Dura’nın fotoğrafları kara ile deniz, hava ile su arasındaki eşikte çekilmiş gibi görünüyor. Özneleri ise gerçekten ve de mecazî anlamda nefes nefese kalıyor. Sergide, suyun yüzeyindeki coşkulu faaliyetlere ve gölün dibindeki ürkütücü ve uhrevî sakinliğe bakan, büyük ölçekli iki ayrı fotoğraf serisi var. Serilerden biri, Türkiye’nin doğusundaki Van Gölü’nde yaşayan tek balık türü olduğu bilinen, inci kefalinin göçünü yansıtmaktadır. Türün hayatta kalması için bu neredeyse törensel eylemin betimlenmesinde çok sayıda alt metin olduğu halde, görüntüler ivedi sorunlarla ilgilidir ve doğanın yeniden üretme, uyum sağlama ve gelişme yeteneğinin daha evrensel kodlarını ortaya koyar. Van Gölü ve çevresi, Doğu’dan Batı’ya göç yollarının coğrafî yörüngesi üzerindedir ve son yıllarda ülkenin iç kısımlarına hızla geçiş yapmak için uçsuz bucaksız gölün su yollarını kullanan Orta Asya’dan gelen göçmenlerin akınına da tanık olmuştur. Ayrıca gölün coğrafî konumu, inci kefalinden pelikan ve flamingo gibi kuşlara birçok türün göç yörüngesinde yer almakta ve gerekli kaynakları sağlamaktadır. Fotoğraflar böylelikle, martıların (Larus armenicus) hayatta kalmak için balık sürülerinin peşine düştüğü bir ölüm kalım dramı sunmaktadır. Yukarıdan karanlık sulara bakan ve bulanık olarak görülen izleyiciler, bu hayat dramına açıkça tanık oluyorlar. … Sanatçının konuyla deneyimsel ilişkisinde bir görüngübilim yaklaşımı da mevcuttur. Göç kavramı, evden ayrılma, eşik veya geçiş aşaması ve istenilen yere varıştan oluşmaktadır. Bedenlerini mekân ve suda hareket ettirmenin fiziksel olarak zahmetli ve tehlikeli eylemi,  balıkların kuşlar için kolay bir yem haline geldiği görüntülerde çok belirgindir. Sanatçı bu süreci, bitişik nehirlerin akışa karşı transit geçişi yerine, çıkış veya evden ayrılma noktasında görüntülemeyi seçmiştir. … Pek çok fotoğrafta yakından görüntülenen balığın gözü kötülük değil, korku doludur. Hiçbir yöne bakmayan bir bakıştır. Sergideki eserlerin ikinci kısmı ise, inci kefalinin doğal yaşam ortamı olan mikrobiyalitleri göstermektedir, fakat onlar boştur ya da terk edilmiştir. Van Gölü, birkaç metreye ulaşan ve dünyadaki en büyük organo-dimanter tortulara (mikrobiyalitler) sahip olduğu için benzersizdir (Kempe et al., 1991). Sahneler ise tekinsiz ve hayalet gibidir. Görüntüler, gölün dibinde aynı anda çelişen dinginlik, sessizlik ve dramayı yakalar. Atlantis gibi kayıp bir dünyanın kalıntılarına mı, yoksa başka bir dünyanın manzaralarına mı bakıyoruz? Bu yapılar ve nesneler canlı mı cansız mı? Sergi bağlamında, bu fantastik sualtı manzaralarının sakinliği ve durgunluğu, yukarıdaki dram ile tezat oluşturuyor veya bastırılıyor. Bunlar aynı zamanda, mesken ve deniz taşıtı kalıntılarıdır, tıpkı sergideki iki fotoğrafta görünen ve şimdi başka türlere barınak işlevi gören batık gemi gibi. Görüntüler bize denizdeki tehlikelerin affetmez olduğunu ve belki de cennetten çok cehenneme baktığımızı hatırlatıyor. …”

Usta fotografçı Dura’yı, Van Gölü’nde yaptığı İnci Kefali Göçü sualtı fotografik çalışması hakkında bilgi paylaşırken dinledik. Pek çoğumuzun bilmediği, tamamen yabancısı olduğu, duyunca şaşırdığımız ekstrem bilgiler söz konusuydu. İnci kefali sodalı sudan tatlı suya, tatlı sudan sodalı suya geçmeden önce iki suyun birleştiği yerde bir ay kadar adaptasyon sürecine tabi tutuyor kendisini. İnanılmaz bir vaziyet. Eskiden en dayanıklı olanlar 120 km mesafeye kat edip yumurtalarını bırakıyorken, şimdi gölün çevresindeki yoğun yapılaşma nedeniyle mesafe iyice daralmış ve 20 km’ye kadar inmiş. Sualtı ile su yüzeyinin birleştiği noktalarda kaydedilen fotografik görüntüler adeta usta bir ressamın fırçası marifetiyle elde edilmiş gibi tek, taklit edilemez ve benzersiz. Ninelerimizin bize anlattığı masallardan sökün etmiş atmosferin parçalarını çağrıştırıyor. Masal dinlerken çocuğun zihninde oluşan görüntü ile eş görüntüler. Gerçeküstü (sürreal) bir hal mevcut fotograflarda. Mikrobiyalitler, insan eliyle inşa edilmiş geçmişi çok eskiye giden antik kalıntıları çağrıştırmanın yanında, masal âlemindeki olağandışı mekânları da çağrıştırıyor. Dahası her biri doğanın hünerli eliyle yüzyıllar boyu ince ince dokunarak inşa edilmiş zarif birer dikit.

Doğanın maharetini düşününce, düş dünyasından sıyrılıyor insan. Suyun altındaki sessizlik, dinginlik egemen oluyor insan zihnine. Ve fakat balıkların telaşını, akla ziyan emeğini, bin bir tehlikeyi atlatarak zar zor bu mekâna ulaştıklarını düşününce bir katman daha ilave oluyor fotografik görüntüye.

İzlenimlerimizi, çağrışımları, hissettiklerimizi paylaştığımız bu aşamada bir kez daha kıymetli hocamız Prof. Dr. Ergin Çavuşoğlu’na kulak verelim.

“Dura’nın fotoğraflarında, suyun yüzeyinin altında yüzen kadın bedenleri bir aradalık durumun içinde varlık gösterir ve sergiyi oluşturan iki farklı eser grubunun ortaya koyduğu temaları destekler. Bu bedenler, canlı ile metafizik, hava ile su ve canlı ile cansız varlık hâllerinin eşiğinde yer alır. Sürreal görünümlü bu bedenlerin varlığı, dramatik şekilde sahnelenmiş olmalarına rağmen daha canlı görünen, ancak ruhsuz ve yabancı mikrobiyalitlerle keskin bir tezat oluştururken, aynı zamanda göç eden İnci kefalinin fotoğraflarda yakalanan yüzey hareketleriyle de uyum sağlar. Bunun yanı sıra, bu tekinsiz kadın bedenleri, gölün tehlikeli sularında yol alan göçmenlerin izlediği göksel rotalar ve arzu patikalarla da örtüşür. Bu figürler kararlıdır; nefes almak için çırpınmazlar. Hareket hâlinde olmalarına rağmen, hayatta olup olmadıkları ya da suyun üzerinde mi yoksa batmakta mı oldukları belirsizdir. Hal Foster’ın Compulsive Beauty (Takıntılı Güzellik) (1995) kitabında tanımladığı gibi, bu figürler sürrealizmin karanlık yüzünü temsil eder.”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Van Gölü, bir göl olmaktan ziyade bir iç deniz büyüklüğüne sahip doğal bir oluşum. Şayet kirleterek canına okumaz isek, paha biçilmez bir pırlanta olarak kalır, çevresine nefes aldırır, hayat verir. Birden fazla ülkeye kıyısı bulunan Hazar Denizi de (ki bir iç denizdir) Van Gölü gibi çevresindeki yerleşime hayat veren bir denizdir. Hazar, bir yandan petrol platformlarının ve gemilerin yüzeye serpiştirildiği bir deniz, diğer yandan dünyanın en önemli havyar üretiminin gerçekleştiği bir alandır. Bu büyük ve verimli suların, hayatın sürekliliğine devasa katkısı olan böylesi engin doğal oluşumların bozulmaması, titizlikle korunması icap eder. Şayet bu güzelim göller insan marifetiyle kirletilip bozulmaz ise, Saygun Dura ustanın fotograflarındaki mistik atmosfer, şiirsel hava, sanatçıya ilham veren olağandışı ortam bin yıllar boyu devam eder. Esas itibariyle fotografçıların ilgisi de sınırlandırılmalıdır. Dünyanın her yerinden fotografçıların buraya yığılarak sualtı hayatını bozmaları mümkündür. Yüzyıllar boyu ilmek ilmek dokunarak meydana gelmiş olan dikitler (mikrobiyalitler), Kapadokya’daki peri bacalarından onlarca kez daha hassastır, en küçük temasta yıkıma uğramaları çok daha kolaydır.

Kıymetli fotografçı dostumuz Saygun Dura’nın yaptığı belgesel, belgesel çalışmayla birlikte inşa ettiği sanat yapıtı aynı zamanda bir keşiftir. Kaptan Cousteau gibi Saygun Dura da belleklerde izi her zaman kalacak görüntüler kaydetmiş ve paylaşmıştır. Övgüyü fazlasıyla hak eden, bizim nazarımızda ayakta alkışlanması gereken mükemmel bir çalışmadır.

Değerli dostumuz, usta fotografçı ve yazar Merih Akoğul da Saygun Dura’nın inşa ettiği şaheser için bir metin kaleme almışlar. Bu itibarla Sayın Akoğul’un “Arada ya da Araf” başlıklı metninden bazı bölümleri paylaşmak isteriz.

“… Estetik ilminin getirdiği matematik hesaplardan çok, insan ruhunun derinliklerinde karşılık bulan daha metafizik bir olgudur sanat. Tıpkı haz almaya ya da inanca benzer; açıklanabilir, konuşulabilir ama ispatlanamaz. Sanat yapıtları insanlara ruhlarını gösteren aynalardır. Bilinirliği üç yüzyıla yayılan fotoğraf (1839-2022), önce teknik bir icat olarak yeryüzünde belirdikten sonra, belgeleme amacıyla başladığı yolculuğuna, günümüzün en popüler uygulama alanı olan sanat üzerinden devam etmektedir. Teknolojik gelişmelere paralel olarak hareket eden fotoğraf, şu an altın dönemini yaşamakta ve yaşamın her alanında varlığını sürdürmektedir. … Günlük yaşamın ve şehirdeki koşuşturmanın yansımaları, yepyeni anlayışların doğrultusunda çarpıcı fotoğraflara dönüşüyor. … Fotoğraf, hangi akımın izinde olursa olsun, kayıt altına alma mantığı ve sonuçlarının hemen görünmesiyle bir görsel sanat olarak diğer sanatların çok dışında bir yapıya sahiptir. Sualtı fotoğrafçılığı da fotoğrafın önemli bir kolu olarak, dalgıçların ellerinde fotoğraf makinesiyle suların ufkun altında kalan kısmını yukarıya taşıma çabaları sırasında önem kazanmıştır. Denizlerin, göl ve akarsuların gizemli dünyası, balıklar, suda yaşayan diğer canlılar, resifler, arkeolojik ya da yakın döneme ait kalıntılar, çekilen fotoğrafların ana malzemesi olmuşlardır. … Saygun Dura, dünyanın birçok bölgesinde sualtında fotoğraf çekmiş bir fotoğrafçımız. Yaptığı tüm çalışmalarda üstün bir estetiği fotoğraflarıyla ustaca birleştirmiş, sualtı dünyasını gösterdiği özenle sanat fotoğrafları kategorisine taşımıştır. … Saygun Dura, amfibi yaşamın neferlerinden biridir. Kendisi karada olsa bile aklı hep gittiği ve gitmek istediği sulardadır. Gerçekleştirdiği projeler, üzerinde uzun süreler çalışılmış, özenle kurgulanmış ve farklı coğrafyalarda emsalsiz bir estetikle saptanmış fotoğraflardan oluşur. … Suyun, evrenin bir parçası olarak canlıları sarıp sarmalayan varlığı, fotoğrafçılara da esin kaynağı olmuştur. Hele söz konusu olan sualtı fotoğrafı ise fotoğrafçı için su adeta bir plazma gibidir. Saygun Dura’nın, son sergisi “Arada” aslında havayla suyun, akarsuyla gökyüzünün, inci kefalleriyle martıların mücadelesi ve tüm bu mucizevi olayla insanların buluşmasıdır. O tereddütle geçilen -belki de mahsur kalınan- bölge, gören gözler için muhteşem bir fotoğraf havzasıdır. … Dünyada örneğine pek rastlanmayacak bir doğa olayı gerçekleşmektedir bu coğrafyada. Yalnızca Van Gölü’ne ait endemik bir tür olan inci kefalleri, doğanın hükümlerini yerine getirerek göçlerini tamamlarlar, üremek için akarsuyun uygun ortamına yumurtalarını bırakmaya giderler. Bu yolun elbette bir dönüşü de olacaktır. Her türlü oluşumu yapısında barındıran doğa, teknolojinin insanlığı ele geçirmesini hiçe sayarak döngüsünü özenle tamamlar ve zengin yaşamını insanlarla cömertçe paylaşır. Van Gölü’nün inci kefallerinin varlığıyla bir mücevhere dönüştüğü bu ortamda, zaman adeta farklı akmakta, her şey bir fotoğrafa girmek için fırsat kollamaktadır. … Doğa, bize bir melodiyi adeta bir senfoniye dönüştürerek verir. Tüm sesler birleşip tek bir ezgiye ev sahipliği yapar; ruhumuza huzur katar. Bize ilk çağ filozofları gibi evrenin ana maddesinin ne olduğunu düşündürür. Çoğu kez, bu fotoğrafların karşısında olduğumuz gibi yaşamın temeli olarak “su”da birleşiriz. Gövdemizde ağırlığını taşıdığımız, en çok bize ait olanı… Belki de Thales’in mirasından yola çıkıp ruhumuzun güzellikleriyle buluşabilmek için daha fazla arınmaya, suyla iç içe olmaya gereksinimiz vardır. “Arada” projesinde, balıklarla martıların kaderlerinin kesiştiği yer, fotoğrafçının da konuya dahil olmasıyla yeni bir av/lanma alanına dönüşüyor. Adeta bir “kaos”u anımsatan yaşam mücadelesi, fotoğrafın “cosmos”unda yeniden üretiliyor. Ortaya, oyuncularının inci kefali ve martıların olduğu ve fotoğrafçı tarafından sahneye konulan, bir doğa harikası çıkıyor. Dura, bir fotoğrafçı değil de bazen bir balık, bazen de bir kuş gibi kurguladığı bakış açısıyla, o ortamdan çıkabilecek en estetik fotoğraflarla -üstelik belgesel fotoğrafın kurduğu tuzaklara düşmeden- kendine özgü yöntemlerle üretiyor. Yoğun bir sabır ve titiz bir çalışmanın belirleyici izleri tüm fotoğraflarda görülüyor. Dura, sergisinde yalnızca inci kefalleriyle değil, suyun altında, bizleri hiç olmamış uygarlıkların imgeleriyle buluşturan, olağan üstü doğa oluşumları organo-dimanter tortularların görkemiyle de karşı karşıya getiriyor. Boyları birkaç metreye ulaşabilen Van Gölü’ne özgü bu mikrobiyalitlerin varlığıyla, alıştığımızın ötesinde başka bir görsel dünyanın varlığının mümkün olabileceğini fotoğrafın dili üzerinden bir kez daha algılıyoruz. Sualtında karşı karşıya gelindiğinde hiçbir fotoğrafçının kayıtsız kalamayacağı kadar çok özel olan bu dünya, mavi ya da yeşil renklerin monokrom hakimiyetinde izleyicileri çok özel bir görsel alana davet ediyor. … Günümüzde, teknolojik gelişmelerin verdiği konfor, ister istemez bizleri doğadan uzaklaştırmakta ve yaşamın pratiklerine karşı yabancılaştırmaktadır. Hayatımız bir şekilde ipotek edilmiştir. Tüm ömrümüzü bilgisayar başından kalkmadan yaşayabilir, var oluşumuzu, kalan süremiz içinde bu yeni alışkanlığımızın avantajları ile geçirebiliriz. Oysa doğanın, sahip olduğu ve evrene cömertçe dağıtmış olduğu genetik kodlarından daha fazla yararlanabilecekken, biz çevremizi endüstriyel atıklarla büyük bir hızla kirletiyoruz. İşte bu yüzden Saygun Dura’nın “Arada” sergisinde olduğu gibi doğanın mucizelerini daha çok ve yakından görmeye gereksinimimiz var. …”

Fotograf ortamının güçlü kalemlerinden sayın Merih Akoğul’un derinlemesine analizine, yorumuna konu olan sergi hiç kuşkusuz dünyanın başka yerlerinde izlenime sunulduğu vakit benzer analiz ve yoruma muhatap olacak, başka güçlü metinler kaleme alınacaktır.

Samimi olarak ifade edelim; Saygun Dura’nın ‘Arada’ isimli sergisi dünya çapındadır; fotoğrafa, sanata ilginin daha yüksek olduğu başka ülkelerde izlenime sunulması halinde, kanaatimizce çok büyük ses getirir, hakkında çok şey yazılır. Umarız ve dileriz burada, üzerinde yaşadığımız kadim topraklarda, güzel ülkemizde özellikle akademik ortamda araştırma yapan, tez hazırlayan genç akademik kadrolar bu ve benzeri sanat boyutu zirve yapmış büyük belgesel çalışmaları ele alıp inceler ve tezlerine tema olarak seçerler. Akademi Ray’le Adams’la, Bresson’la, Salgado’yla ilgilendiği kadar onlardan aşağı kalır yanı olmayan ülkemizde yetişmiş ustalarla da ilgilenmeli.

Kendine has devinimi, jeolojik formu, suyu olan ve çok özel yaşam formları barındıran, bununla birlikte çevresinde biçimlenmiş yerleşim alanları, mekânlar, ticari ve sınai tesisler bulunan Van Gölü için Uluslararası Sempozyumlar (2024’de 3.ncüsü yapılmış) düzenleniyor. Bu denli önemli etkinliğin gerçekleştirildiği ortamda Saygun Dura’nın kaydettiği her biri diğerinden güzel ve anlamlı görüntüler aracılığıyla çok şey söylenir, çok şey anlatılır diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.

Daha önemlisi, memleket sathında kurulmuş çok sayıdaki fotograf derneğinin etkinlikleri kapsamında bu çaptaki kıymetli çalışmaların ve büyük ustaların muhakkak surette yer alması, dernekleri ulusal ve uluslararası düzeyde temsil etme kabiliyetine sahip olan çatı kuruluş TFSF’nin (Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu) nazar-ı dikkatine mazhar olması icap eder.

Ustaya saygıyla,

İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı.
Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı.
Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.
Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.
Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı.
Kitapları:
“Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt.
“Fotoğraf Ustaları” 10 cilt
“Işıkla Resmedenler” 16 cilt
“Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi
“Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi)
“Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi)
“Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf”
“Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme)
“Köhne Bahar” (Roman)
“Demir Çıra” (Öykü)
“Kırık Köşe Taşları” (Öykü)
"Foto İntelijansiya"
"Fotoloji / Fotologya"

Yorum Sayıları: 3

  1. Muhteşem bir insanın, muhteşem eserleri… Varlığıyla bulunduğu her yeri aydınlatan; zarafetiyle hayranlık uyandıran, uzmanlığının her inceliğini nezaketle ve bilmişlikten uzak bir alçakgönüllülükle paylaşan, sabırla anlatan aydınlık bir sebatkârdır Saygun Dura. Detaylı anlatımınızla ve görsellerle onu ve sanatını tekrar önümüze getirdiğiniz için teşekkürler..

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Çizginin Tuhaf Tipleri

Çizmek var olmak demektir, çizebilmek ise özgürlük… Daha sözcükleri öğrenmeden, çizgilerle ifade etmeye çalışıyoruz kendimizi. Ve…

Ucube Fotoğrafçısı: Diane Arbus

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Ahu İncekaralar https://www.instagram.com/ahuincekaralar_tarafından yayına hazırlanmıştır. . . . .…

Yol Boyu İspanya

2024 yılı Ekim-Kasım aylarında Başkent Madrid’de başlayıp İspanya’nın Endülüs bölgesine de uğrayarak Akdeniz ve Atlas Okyanusu…

Görmenin Metafiziği Üzerine

Gerçek ve Güzel İnsan, yapısı gereği, tereddütlerinin izinde, görünenin ardındaki gerçeğin peşinden gider. Herkes kendini olduğundan…

Çok Gözlü Adam

Akan günler, sanayi devriminden iletişim çağına, bilimden sanata kadar farklı çizgiler üzerinden yaşamımızın değerlerini belirlemeye ve…

Foto Ütopya

Zaman, su gibi akıp geçer. Su ise zamansız yolcu; akar, gider. Önüne çıkan engelin yanından yöresinden…