Tekin Ertuğ ile Yeni Kitapları Üzerine Söyleşi

/

Bir anda basımı yapılan beş kitap. “Sicim-Ressam Ahmet Yeşil” ve “Kan Çiçekleri-Ressam Hikmet Çetinkaya” biyografilerini de dahil edersek yedi kitap… Dile söylemesi kolay. Yedi kitap…

Sevgili Tekin Ertuğ’dan bahsettiğimi anlamışsınızdır umarım. “Bir Lisan-ı Münasip FOTO-GRAF”, “Dikensiz Kirpi”, “Demir Çıra”, “Kırık Köşe Taşları” ve “Köhne Bahar”.

Sanat ve Foto-graf üzerine yazılarından ve kitaplarından iyi bildiğimiz dostumuz bu sefer beni ters köşeye yatırdı. “Biyografi”, anladım. “Eleştiri”, onu da anladım. Ancak öykü ve romanda ters köşedeyim. Bu kitaplardan dört tanesini, hele “Dikensiz Kirpi” yi daha basılmadan okuma fırsatını elde etmiş şanslı (kendimi böyle görüyorum) olarak cevap alma umuduyla soralım bakalım. Üstat neler deyiverecek:

O.A. Valla tam anlamıyla hala ters köşedeyim. Umarım bu sohbetten sonra durumu düzeltirim. Şimdi, “Sicim” i okudum. Ressam Ahmet Yeşil’in roman tadında biyografisiydi. “Dikensiz Kirpi” yi siz gönderdiniz ve böylece daha raflarda yerini almadan okuma şansını elde ettim. Bence bir eleştiri kitabının ötesinde yeni fikirleri ortaya koyduğunuz bir yapıttı. Buna da eyvallah… Öykü ve roman nereden ve nasıl çıktı? Buna nasıl karar verdiniz?

T.E. Sorunuzu yanıtlamadan önce zarif tavrınız için bilhassa teşekkür etmek istiyorum. Eksik olmayın, bendenize zaman ayırıp gerçekleştirme nezaketi gösterdiğiniz bu ikinci röportaj. Varolun.    

Edebi metinlerden “Köhne Bahar” ı ve öykülerin bir kısmını 90’lı yıllarda kaleme almıştım. İlerleyen zaman içinde ara ara başka öyküler düştü sayfalara. Mamafih foto-graf alanındaki amatör/gönüllü çabalar yakama çok güçlü şekilde yapıştığı için, sözünü ettiğim metinler onca yıl bir kenarda beklemek zorunda kaldı. Sanırım uygun zihinsel atmosfer ve/ya uygun gönül hali pandemi sürecinde oluştu ve senelerdir bir kenarda bekleyen diğer metinleri, eve tıkılıp kaldığımız pandemi sürecinin (2020) ilk aylarında gözden geçirme arzusu peydahlandı. Yazık ki bir kısmı yitikti, bulamadım; bir kısmı da disketlere kayıtlıydı, yeni sisteme aktarma güçlüğü yaşadım. Hatta öykülerden birini on yıllar önce çok yakın bir dostuma yollamıştım; şanslıyım ki muhafaza etmiş, bana iletti.

Özetle, roman ve öykü yazınına dair çabalarımın foto-graf yazınından çok önceye tekabül ettiğini söyleyebilirim. Lakin foto-graf ortamında hayata geçirme gayretinde olduğum atölye vb etkinlikler neredeyse bütün zamanımı aldığı için, öne almam gereken edebi metinler bu zamana kaldı.     

O.A. Genelde öykücüler romana, romancılar da öyküye el atmıyorlar. Siz iki dalda da eser ortaya koydunuz. Bunun zorlukları neler oldu?

T.E. Geleneksel yaklaşım bağlamında, öykü-roman ayırımındaki tesbitiniz elbette ki yerinde, isabetli. Buna mukabil, önemli istisnalar var. Tolstoy, onlardan biri. Bir diğeri Steinbeck. Zweig muhteşem biyografilerin yanısıra, unutulmaz öyküler kaleme aldı. O kadar ki, öykülerindeki psikolojik analizlerin Freud’u birkaç gömlek geçtiğini düşündürmüştür bana. Gerek başka ülkelerden, gerekse ülkemizden hem roman, hem öykü yazan önemli isimler var aslında. Örneğin, Sabahattin Ali: Roman-öykü ve şiirle hatırlıyoruz O’nu. Bunları söylerken, kısa öykü-uzun öykü ayırımına girmiyorum, aynı zamanda metinlerin hangisinin öykü, hangisinin roman olduğu meselesini de bir yana bırakıyorum. İnsanların bilebildikleri veya hâkim olduklarını varsaydıkları birden fazla alanda eser vermeleri iyi bir şey. Bir müzisyen (örneğin, bestekâr) her zaman olmasa da, kimi zaman şiir de yazar ve onu besteler. Usta foto-grafçılardan bazıları son derece önemli sinema filmlerine imza attı, bazıları da aynı zamanda şiir yazıyor.

Foto-graf ve sinemanın yakınlığını, öykü ve romanın yakınlığına benzetirim. Aynı şeyin şiir ve öyküdeki mesafeye, şiir ve romandaki mesafeye benzediği de rahatlıkla söylenebilir.

Bir insanın farklı alanlarda verdiği eserlerin tamamı harikulade olabileceği gibi, vasat da olabilir; bir alandaki eserleri harikulade iken, başka bir alandakiler vasat olabilir. Böyle olması insanı yapmak istediğinden alıkoymamalı. Nitekim alıkoymadığının edebiyat tarihinde çok miktarda örneği var. Bilhassa belirtmek isterim, vasatın altında olandan söz etmiyorum. Söylediklerim ortalama ve ortalamayı aşmış olanadır.

Mükemmeli inşa etmek uğruna ömür tüketip hiçbir şey inşa edememiş olmaktansa, inşa edilebilecek ne varsa, onu inşa etmek evladır. Tekrar altını çizerek belirteyim; vasatın (ortalamanın) altındakilerle ilgilenmiyorum.

Yazdığım ve yayınlanan öykülerin tamamı kısa öykülerdir. İnsanların okuma arzusundan her gün biraz daha uzaklaşmaları nedeniyle uzun metinlerin okunurluğu ciddi anlamda düşüşe geçti. Öykü dergileri kısa öyküye itibar etmekteler. Verili durum kısa öyküyü uzun öykünün önünü çıkarttı. Sanırım beni kısa öykü yazmaya yönlendiren şey de önemli ölçüde bu verili durum oldu. Öte yandan, dergilerde henüz hiçbir öyküm yayınlanmış değil. Üstelik hiçbir zaman yayınlanmayabilir. Bunda benim de payım var, çünkü dergilere öykü boca etmiyorum. Bir dergiye yolladığım öykü sırada bekliyor. Anladığım o ki, dergilere binlerce öykü yollanıyor. Hepsinin okunup değerlendirilmesi ve seçim yapılması hiç kolay değil. Kaldı ki yazdığım öykülerin hepsini dergilere yollasaydım, hiçbiri kabul görmeseydi, olgunlukla karşılardım. Böyle şeyleri hakikaten dert etmiyorum. Bu gün dünya edebiyat tarihine altın harflerle geçmiş çok büyük ustalardan bazılarının yıllarca hiç dikkate alınmadıklarını, refüze edildiklerini,  eserlerinin yayınlanmadığını biliyorum. Keza, bu gün eserlerine paha biçilemeyen dünyanın en büyük ressamların da aynı kaderi paylaştıklarını biliyorum. Bazısı da ölünceye kadar aç bîlaç yaşadı. Fakat ölümlerinden sonra onların inşa ettiği eserlerden başkaları büyük servetler elde etti. Kendimi onlarla aynı kefeye koyduğumdan değil, sanat-edebiyat ortamının doğasında böyle vaziyetin bulunduğunu söylemeye çalışıyorum. 

Büyük bir okuyucu kitlesi hedefleyerek hiçbir şeyi kaleme almadım, bundan sonra da bu tavrımdan vazgeçmem. Derdim, iyi yahut anlamlı bir şey yazmak. Süslü şeyler ilgimi çekmiyor. Diğer yandan iyi şey, anlamlı şey yazma arzusuyla yola çıkarız ama yazdıklarımız arzularımızı karşılamayabilir. Bunu göze almak gerek. İşte bu nedenden ötürü, yani iyi veya anlamlı bir şeyler söylemek, anlatmak için roman, öykü, deneme kaleme alıyorum. Zihnim, gönlüm, yeteneğim elverdiğinde şiir de yazmak isterim, tiyatro oyunu da. Hatta olanaklarım elverirse sinema filmi yapmak isterim. Zaman yeterse, koşullar elverirse yeniden resim ve karikatürde bellek tazelemek isterim. Çünkü bunun önünde hiçbir engel yok. Beğenilme, övgü alma, el üstünde tutulma, kazanma, ihya olma vb kaygılar olmadığı sürece entelektüel düzlemde insan bunların hepsini gönül rahatlığıyla denemeli. Önümüzdeki zamanlar kısa öyküler, uzun öyküler ve romanların yanısıra başka denemeler yazmayı arzu etmekteyim. Bunların birini öne alıp, diğerlerini ötelemeyi kendi adıma doğru bulmuyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim; “Dikensiz Kirpi” kitabının kapak çizimini ben yaptım. Sanırım söylemeye çalıştığım meseleye iyi bir örnektir.

Günlük, hatırat, biyografi, öykü, roman, deneme, şiir vb kategorilere dahil edilmeyeceğini varsaydığım metinler kaleme almaktayım şu sıralar. Böyle metinler bu günden yarına oluşmazlar, uzunca bir zamana gereksinim var. Tamamlamayı başarabildiğim takdirde, aykırı, tuhaf ve muhtemelen kabul görmeyecek, sadece kendime ‘iyi’ ve ‘anlamlı’ sözcükleriyle tarif edebileceğim metinler olmasını umut etmekteyim. Bir şeyin roman, öykü, şiir, deneme yahut başka bir şey olmasından çok, o şeyin ne söylediği ve dahi nasıl söylediği benim nazarımda çok daha önemli. Bu da benim yanılgım olsun.                                   

O.A. Öykü ve roman içeriklerini ayırt ederken nelere dikkat ettiniz? “Bu öykü” olsun, “bunu roman yapayım” derken hangi kavramlar öne çıktı?

T.E. Şimdiye kadar yapılmış olanların, geleneksel tavrın ve başka yaklaşımların, kuşkusuz üzerimde etkileri var. Reçete, formül vs ile tarif edebileceğimiz bir çerçeve içine hapsolmak istemesem ve bir miktar onun dışına taşmaya çalışsam da, onların etkisinden tamamen arınmam olası değil. Kaldı ki bütün bir insanlık tarihi boyunca biriktirilen ne varsa hepsi çok değerlidir, ondan yararlanmak icap eder. Bilgimizi, donanımımızı o birikime borçluyuz.  

Romanda (Köhne Bahar) birbirinin içine girmiş, biri diğerini destekleyen ve/ya diğerine geçişi kolaylaştıran her biri diğerinden farklı öyküler ve aynı şeyi yapan masallar var. Bununla birlikte, hayatı anlatırken veya yeniden inşa ederken bazen gerçek, bazen masal var. Hatta masal ile gerçeğin iç içe geçtiği bölümler var. Yakın zaman ve onunla bağı bulunan geçmiş zaman var. Özünde hepsi hakikate yapılan yolculuğun merhaleleridir. Kadim bir kültürün izleri, ona dair ögeler; farklı tarihi evrelere ilişkin sosyo-kültürel ve psiko-sosyal haller, iktisadi ve politik vaziyet, insan ilişkileri; çelişki ve çatışkılar; aleni cereyan edenle arka planda olup bitenler ve bütün bunların kökenleri. Öte yandan yerel ölçekte olmasına mukabil hırs, merhamet, zenginlik, yoksulluk, itibar arzusu, aşk, iyilik, kötülük, yalnızlık, entrika, bencillik, onur mücadelesi, itaatkârlık, güç istenci, yalan, hile, dogma vb insana has evrensel kavramların işlendiği bir metin. Doğası gereği burada uzun bir anlatıya ihtiyaç vardı.

Öyküler, daha ziyade bireye ilişkin halleri irdelerken sosyolojik, politik, kültürel, psikolojik vaziyete dair ipuçları barındıran, bir-iki istisna dışında nispeten kısa zaman aralığını kapsayan ve bu halleriyle kısa metinlere ihtiyaç duyan anlatılardı. Ya da diyelim ki, o an için öyleydi. Ancak bu kısa öykülerin her birini veya bazılarını roman olarak kurgulamam da mümkündü. Hepsi, ‘o an’ da düğümleniyor. Bunları birer anlatı olarak ele almakta yarar var. Kendimi öykü yazarı yahut romancı olarak tanımlamadığım gibi, birini öteleyip diğerini tercih etmek de istemiyorum. Derdimi neyle anlatabilirsem, kaygılarımı nasıl paylaşabilirsem öyle yazmak konusunda özgür davranıyorum.

Bir de ‘coşku’ var tabii ki insanı sürükleyip yazmaya iten. Belki en önemlisi de bu haldir. Keder içinde kıvrandığınız, hüzne boğulduğunuz anlar, neşeli zamanlar belleğinizde birikir, coştuğunuz zamanlarda ise bunu yazarak veya çizerek resmeder, anlatıya dönüştürürsünüz. Her şey doğrudan size dair olmayabilir, hatta hiç biri size dair olmayabilir. Yaşarsınız, tanık olursunuz, duyarsınız, dinlersiniz, öğrenirsiniz, iç dünyanızın itmesi ve ısrarıyla, deneyimleriniz ve birikimleriniz rehberliğinde ve elbette ki yetenekleriniz ölçüsünde yeniden kurup kaleme alırsınız. Anlattığınız koca bir dünya da olsa, sizin kaleminizden çıktığı için orada siz varsınız. Sizin eseriniz olduğu için, o, sizsiniz.      

O.A. Yazma süreci nasıl yürüdü? Öyküleri ve romanı eş zamanlı kaleme aldınız? Böyleyse, birinin diğerini etkilemesini önüne nasıl geçtiniz? Yani düşünme sistematiği bir öyküye bir romana anahtarlamayı nasıl yaptı?

T.E. Başlangıcı epey bir geçmiş zamana gider; önce romanı yazmıştım, o günden bu güne (90’lardan 2020’ye) geride bıraktığımız zaman içinde peyderpey öyküleri de (onun başlangıcı da 90’lara tekabül eder) kaleme aldım. Malûmları olduğu üzere aynı zaman dilimi içinde foto-grafa ilişkin hatırı sayılır ölçüde sergi, gösteri, söyleşi gerçekleştirip, yine hatırı sayılır miktarda metin kaleme aldım. Bir nehir söyleşi (Handan Tunç’la), iki biyografi (Ressam Hikmet Çetinkaya, Ressam Ahmet Yeşil) ve 26 ciltten oluşan (“Fotoğraf Ustaları”, “Işıkla Resmedenler”) foto-graf düzleminde son derece önemli bir külliyat inşa ettim. Ve son olarak bazı yeni öykülerin yanısıra bir de ‘eleştirel deneme’ (Dikensiz Kirpi) yi tamamladım.

Bir an için hepsini anımsayınca veya toplamına buradan bakınca, bütün bunları gerçekleştirebilmek için arı gibi çalışmak gerektiği kanaati oluşuyor. Hakikaten öyle oldu. Kelimenin tam anlamıyla arı gibi çalıştım. Başka türlü bu kadar şeyi hayata geçirebilmek olası değil. Bu da insan tabiatıyla ilgili bir durum. Kimi insan yan gelip yatmayı sever, kimi insan da durmaksızın çalışmayı. Hayatımı kazandığım iş ortamında da arı gibi çalıştım. Tarım toplumunda yaşayan biri olsaydım, muhtemelen gene arı gibi çalışırdım. Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi yazın alanına dair çabalarımdaki en önemli sistemin ‘çalışmak, çalışmak, çalışmak’ olduğunu söylesem yeridir.

Romancıların, şairlerin kendilerine üslupları vardır (olmalı), fakat kendilerine rehber aldıkları herhangi bir sistem olup olmadığını bilmiyorum. Çalışmaları için hayata geçirdikleri bir disiplin olduğuna kuşku yok. Diyelim ki bir yazar-şair her gün düzenli olarak bir saat yürüyüş yapar, iki saat kitap okur, öğlen uykusunu ihmal etmez, iki saat de yazıp çizer. Kiminin sadece gecenin sessizliğinde yazabildiğini, gündüz genellikle uyuduğunu duymuşuzdur. Kiminin kalabalıklardan bütünüyle uzaklaşıp bir tür inzivaya çekildiğini, okuduğumuz metinlerden biliriz. Herkesin kendisi için uygun bulduğu böyle bir disiplin olabilir. Bendeniz gündüz şekerlemesi bilmem, öyle bir lüksüm yok, gece yahut gündüz herhangi bir saatte, aşırı rahatsız edici veya dikkat dağıtıcı bir şey yoksa rahatlıkla okuyabiliyor ve yazabiliyorum. Buna karşın, hiçbir şey yapmak istemediğim zamanlar da oluyor. Ancak öyle zamanlar ender sayılabilir. Kalabalık kent ortamından uzaklaşma, sakin ve huzurlu bir ortama çekilme arzusu var elbette. Sonraki yıllarda bu arzumu belki gerçekleştiririm. Fakat herhangi bir önemi varsa, şöyle bir tavrım var: Bir kitabı bitirip yayıncıya teslim ettikten sonra, kitap basılana kadar yeni herhangi bir şey yazmaya elim varmaz. Dergilere, bloglara vb medyaya ilettiğim yazılar yayınlanıncaya kadar da aynı tutumu gösteriyorum. Bu tutum istem dışı ortaya çıkıyor aslında, bilinçli bir hal değil. Basılma süresi ne kadar uzarsa, insanın keyfi de o ölçüde kaçıyor tabii ki. Onu da kitap okuyarak, düşündüğüm şeyleri, aklımdan geçenleri not alarak bastırmaya çalışıyorum.            

Hepsinin özeti: Bolca okumak, düşünmek, yorumlamak ve yazmak. Bununla birlikte hayal dünyasının dehlizlerinde kaybolmayı sevmek ve başkalarının bu halinizi tuhaf bulmasını, bizatihi sizin ve tabii ki yapıp etmelerinizin beğenilmemesini, görmezden gelinmeyi, yayın dünyası tarafından refüze edilmeyi göze almak.

Rasyonel bir dünyada yaşıyoruz. Genel eğilim, tutum ve davranışta rasyonel olma, rekabet ortamının gereğini yapma, kazanma hırsı, varlıklı olma, ışıltılı ortamda bulunma, elit görünme, tepeden bakma vb bir vaziyet sergilemeden yanadır. En iyi ihtimalle romantik diye küçümser, beceriksiz sayıp dışlar, kendilerinin ait olduğu veya sevdikleri ortama uygun görmezler. 

Oysa hayata bigâne değilsinizdir, bakarsınız her şeye ince ince. Coşarsınız, inşa etmeye başlarsınız ve çalışmayı sürdürürsünüz tamamlayıncaya kadar. Yayın süreci ayrı bir meseledir, onun üstesinden gelmeye çalışırsınız. O biter, başka bir şeyi önünüze koyar ve yeniden çalışırsınız.

Küçük dinlenme araları versem de, durmaksızın çalışıyorum. Benim yaşadığım şey bundan ibarettir. Doğrusu, planlı programlı hareket ettiğimi söyleyemem. Beni bir sistem çerçevesinde, bir program dahilinde davranmaya zorlayacak herhangi bir şey yok. Kendimle başbaşayım, bağımsız ve rahatım.  

O.A. Şimdi tek tek kitaplara geleceğim. Kırık Köşe Taşları… Birinci hikâye sanki biraz Köhne Bahar kokuyor. Ben mi böyle algıladım?

T.E. “Kırık Köşe Taşları” nın birinci öyküsü ‘Ressam’dır. Sosyo-kültürel ortam pek çok bakımdan benzer özellikler gösteriyor. Çok dikkatli bir okur olduğunuz için bunu kolayca görmüşsünüz. Öykü kendine özgü bir içeriğe sahip. İlerlemiş yaşlılık dönemlerinde insan bir gün önce yaptığı şeyi hatırlamakta güçlük çeker, fakat aradan seksen küsur yıl geçmiş olmasına karşın çocukluk dönemini bütün ayrıntılarıyla hatırlar. Bu son derece önemli bir insan halidir. ‘Nostalji’ de öyle. Geçmişe duyulan özlem ve bu nedenle sık sık geçmişe yapılan yolculuk. ‘Gençler hayalleriyle/umutlarıyla, yaşlılar ise anılarıyla yaşar’ özdeyişi bunu anlatır. Çocukların birbirlerine karşı acımasız olabildiğinden söz edilir, malûm. Öyküde bu hal var. Kökeninin nereye uzandığını bilmediğimiz, anlamını kavrayamadığımız boş inançlara, dogmalara örnek var. İnsanoğlunun yaşam mücadelesinde doğada en olmadık ve en son akla gelebilecek şeyleri bile önünü ardını düşünmeden nasıl çekip aldığına ve kullandığına örnek var. Diğer yandan, bir ömür süresinde insan hayatında meydana gelebilecek çok büyük (uçurum ile tarif edilebilecek) değişiklikler ve ‘yabancılaşma’, ‘yalnızlaşma’ kavramları. Ve ilave olarak sanat eserinin inşa süreci… Sözünü ettiğim şeyler bu öykünün özünü oluşturuyor. Fakat kültürel ortam aynı veya benzer olduğu için, isabetle gördüğünüz üzere çağrışıma yol açabiliyor.          

O.A. Son kitaba adını veren hikâyede (Kırık Köşe Taşları) eli kalem tutan birisi anlatıyor? Bu siz misiniz? Bu hikâye yaşadığınız bir olayla mı ilgili? Böyleyse, bayağı derin iz bırakmış sizde.  

T.E. Oradaki karakter ben değilim, hayali bir karakter. Kendimi özdeşleştirebileceğim, okuyucunun bir kısmının kendisini özdeşleştirebileceği bir karakter. Ana karaktere destek olan, yardım etmeye çalışan arkadaşı ise çok yakından tanıdığım ve hakikaten çok değer verdiğim bir insandan yola çıkarak biçim verdiğim bir karakter. Olay örgüsü ise vefalı, yardımsever her insanın bir parça kendisini bulabileceği özel bir atmosfer sağlamak amaçlı. ‘İyi gün dostluğu’. Zor zamanlarda dostlardan eser kalmaması, vefasızlık ve sonuç itibariyle büsbütün yalnızlaşma.

O.A. Akıcı ve sürükleyici cümle yapısı her yazınızda olduğu gibi bir çırpıda okumaya sebep oluyor. Hikayeler sizin alıştığımız uzun yazı tarzınıza nazaran -bana göre- kısa tutulmuş. Bu sizin bir tercihiniz mi? Yazma tarzınızı değiştiriyor musunuz?

T.E. Daha ziyade ‘düşün’ alanıyla ilişkilendirdiğim yazıları biraz uzun tutmamın sebebi (yer aldıkları düzlem dikkate alındığında onların da uzun değil, tersine kısa oldukları düşünülebilir) yeni medya koşullarına uygun üç-beş cümleden yahut en fazla iki-üç paragraftan ibaret, bir dakikada okunabilir metinler olamayacakları, olmalarının mümkün olmadığı kanaatidir. Bilgi paylaşımında üç-beş cümle veya iki-üç paragraf yeterli kabul edilebilir, başka ifadeyle, özetleyerek aktarmak tatminkâr olabilir. Fikir paylaşımında ise durum çok farklıdır. Yüzeysel ve sıradan değilse söylenecekler, mesele her ne ise, derinlemesine irdeleniyorsa, ayrıntılı ve anlaşılır şekilde ifade edilmek zorundadır.

Yazılarımın uzun olması nedeniyle okunabilir olmadığı, insanların çoğunluğunun baştan üç-beş cümle veya bir-iki paragraf okuduktan sonra okumayı bıraktıkları, kalan kısmı okumadıkları konusunda uyarı aldığımı biliyorsunuz. Böyle şikâyetler nedeniyle düşündüklerimi kaleme alırken nasıl kısaltabileceğim konusunda pek çok kez düşündüm, düşünmekle kalmayıp denedim. Kısaltma konusunda ancak bu kadarına muvaffak olabildim.

Öykülerin kısa oluşunun nedeni, bir ölçüde bu gibi negatif deneyimlerin etkisi olmakla birlikte, aynı ölçüde okuyucuya ‘merhaba’ deme arzusu olarak da kabul edilebilir. Bir tür tanışma diyelim buna. İlk karşılaşma ve tanışma süresini kısa tutup, sonraki karşılaşmalarda uzun uzun sohbet etmek gibi de düşünebiliriz.

Zaman, en kıymetli şeylerin başında gelir. Boşa zaman harcamak, bu kadar değerli bir şeyi heba etmek üzücüdür. Okuyucunun zamanını heba etmeyi doğru bulmam. Kısa öykülerle beni bir miktar tanısın, okunup okunmayacağım konusunda bir yargı oluştursun, sonraki zamanda uzun metinleri okuyup okumamaya daha rahat karar versin.                 

O.A. Öykü kitaplarınız için kısaca söyleyeceğiniz şeyler?..

T.E. Biz çok enteresan bir kuşağız. Memleketin yüzde sekseninden fazlasının kırsal alanda tarım ve hayvancılıkla iştigal ettiği, yüzde yirmisinden azının kentlerde ve kısmen sanayi koşullarında yaşadığı bir evreden tam tersi bir evreye erdik. Okuma-yazma oranının oldukça düşük olduğu zamanlardı. Köy Enstitüleri, Halk Evleri, gecekondular, açık hava sinemaları, çamur yollar, kömür sobaları ve daha nice şeyler. Telefonun olmadığı bir zamanı şimdiki kuşaklar tahayyül bile edemezler. Bayramda seyranda kartpostal yollamanın ne kadar değerli ve anlamlı olduğunu bizim kuşaktan sonrası nereden bilsin?! Kentleşme sürecinin sancılarına tanık olduk. Soğuk Savaş koşulları, gençlik hareketleri, sendikal mücadele, darbeler… Hepsine tanık olduk ve/ya yaşadık.

Bu sürecin edebiyat ortamında yeterince işlendiği kanaatinde değilim. İşlendi elbette, hiçbir şey yapılmadığını söylersek haksızlık etmiş oluruz. Fakat yeterli değil. Onlarca kat daha yazılsa bile yeterli olmayacak. Dokümanter nitelikli “Fotoğraf Ustaları” ve “Işıklar Resmedenler” (ikisinin toplamı 26 cilttir) serilerini okuyanlar bilirler; sözünü ettiğim sürece dair pek çok bilgi yer alır o kitaplarda. Yerel ölçekte çocuk oyunlarından tutun, kırsala özgü yaşam koşullarına, okullaşmaya, kentleşme sürecine ve sonraki safhaların hepsine dair bilgiler birinci elden, bizatihi o dönemleri yaşayan insanların ifadelerinden kaydedildi. Bunları dahi yeterli bulmadığım için edebiyat ortamında yapabileceğim ne varsa, yapmaya çalışıyorum diyebilirim. Öykülerimde bunlara yer vermeye çalıştım, bundan böyle de yer vermeye devam edeceğim.          

O.A. Şimdi “Köhne Bahar”… Kurguyu nasıl oluşturdunuz? Kısaca…

T.E. Çocukluğumun kısa bir evresi memleketin kırsalında geçti. Gençlik dönemlerimde akrabalık bağı nedeniyle yolum birkaç kez aynı yerlerden, benzer yerlerden geçti. Yaşlılarımızdan pek çok şey dinledim. Sonra askerlik görevim sırasında kırsal alanda uzun süre bulundum. O naif görüntünün arkasında devasa bir kültürün yattığını biliyorum. Bu nedenle ilgimi hiçbir zaman kaybetmedim. Söylenecek söz var. Paylaşılacak bilgi var. Yeryüzündeki her kültür bütünüyle kendine özgü yerel ögeler barındırsa da, aynı zamanda çok ciddi evrensel ögelerin de taşıyıcısıdır. Üzerinde yaşadığımız toprakların kadim kültürü de eşsiz yerel ögeler barındırmakla birlikte, yeryüzündeki her coğrafyayla bağ kurabilecek nitelikte evrensel ögeler taşır. Oraya yaslanmak bundan ötürü elzemdi.

Her şey bir yana, eserin ne anlattığına ve nasıl anlattığına bakarım.  

Bir ortamın, bir olayın veya olgunun görünen yüzü ile karanlıkta kalan, görünmeyen yüzünü birlikte görmek ve/ya kavramak çok önemlidir. Karanlıkta kalan kısmı herkes göremez, ama gören görür veya en azından sezgileriyle duruma vakıf olur. Anlatı ustası, kendine has anlatma tekniği vasıtasıyla hem yerel değerlerden, hem de evrensel değerlerden yola çıkarak görünenin yanında görünmeyeni, yani karanlıkta bırakılanı da göstermeye çalışır. Bunu yaparken insanı ve toplumu esas alır, bildiği kültürel atmosfer, inançlar, vak’alar O’na ışık tutar. Olanı ve/ya olabilirliği olanı (muhtemeli) ele alır ve kendi formunu oluşturarak (kurgulayarak) hayatı yeniden inşa eder. “Köhne Bahar” da yapılan da budur.                     

O.A. Kitapta köy yaşantısı için geçen çok yerel kelimeler var. Bunlar özel olarak seçilmiş gibi duruyor. Ve çok ustaca kullanılmış. Sanırım şimdi bir köye gidip “mezdek” desek garip bakarlar herhalde. Ya da “Göp” desek. Hele artık kağnı dahi olmadığı zamanlarda… Köylü kadınlara “kenger”, adamlara “hayvanlar için ‘keven’ topluyor musunuz” diye sorsak. Bizi kovarlar mı?

Bu kelimeleri önceden biliyor muydunuz? Nasıl bir araştırma yaptınız? Bu kadar “öz” kelimeyi kullanmaya nasıl karar verdiniz?

T.E. Bu kelimelerin hepsini biliyordum. Belleğimde izleri vardı. Bunlarla birlikte yerel şiveleri de çok önemsiyorum. Bu ilk kitaplarda pek başvurmamış olsam da sonraki kitaplarda şivelere yer vermeyi arzu ediyorum. Çünkü yerel şiveler tarihe karışmak üzere. Sonraki kuşaklara şivelerle ilgili bilgiyi başka nasıl ileteceğiz? Belki kulağımın sağlamlığından, belki farklı yerel kültürden insanla belli dönemler birarada bulunmamdan kaynaklıdır, belki de ciddi anlamda önemsediğimdendir, bilemiyorum; yerel şivelere çok yatkınım. Öyküde, romanda, hatıratta vb ortamda bunları yazmazsak hepsi tuzla buz olur, silinip gider. Şiveleri silip atmak, endemikleri silip atmaktan farklı değildir.

Bu bir yana, yerelde veya genelde kırsal alanda (malûm, kırsal kültür tarihe karıştı, karışacak) kullanılan kimi sözcükler yok olup gitmekte. Edebi metinlerde, doğrudan anlatımlarda vb ortamlarda bunların yer bulması o yüzden önemli. Yitip gitmelerini önlemek için eli kalem tutan insan bir şey yapmazsa, kim yapacak? Ve geçmiş zaman (üstelik yakın geçmiş) insanının yaşam biçimini, tavrını, yapıp etmelerini, hayata nasıl tutunduğunu, inancını, ritüelini başka kim anlatacak? Zamanın doğa koşullarını, o kültürel atmosferi, sosyolojik vaziyeti, söz konusu ortamda yaşayan insanın psikolojisini kim gözler önüne serecek? Bunu yaptığımızda muhayyilemiz ve kelime hazinemiz bir miktar daha zenginleşir. Unutulmakta olan kelimeleri kullanmaktaki maksadım, yitip gitmelerini önlemek içindir.         

O.A. Karakterleri nasıl oluşturdunuz? Bu süreçte ne zorluk yaşadınız?

T.E. Düş dünyası zengin bir insan, çok kolay karakter üretebiliyor. Düş dünyam hakikaten çok zengin. Hayal âleminde yaşadığım eleştirisine sıklıkla maruz kaldığım için bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum. Esasen bu dünyadayım, hem de ziyadesiyle. Ne ki, kendim için inşa ettiğim ayrı bir dünya var. O da fiziki ortamda değil, düşlerde. Çünkü fiziki ortamda öyle bir dünya inşa etmek mümkün değil.

Zorluk, isim konusunda ortaya çıkıyor. Diyelim ki hafifmeşrep bir karakter inşa ettiniz, ona bir isim vermek durumundasınız, yakın çevrenizdeki bütün isimleri dikkatle gözden geçirmeniz gerekiyor. Kaba, küstah, palavracı, cimri, entrikacı, dedikoducu vs karakterlere isim vermeniz lazım. Hassas bir insansanız, tanıdıklar arasında böyle bir isim olup olmadığını hatırlamak zorunda hissedersiniz. Eş dost ismiyle çakışmasın diye pür dikkat hareket ederken doğal olarak belli ölçülerde zorlanır insan. Böyle bir zorluğun dışında karakterler konusunda zorlandığımı söyleyemem. Çünkü bu yaşıma kadar her tür karakterle karşılaştım.             

O.A. Mekanları oluşturmak nasıl bir süreç?

T.E. Güzel ülkemin kimi ücra yerlerinin doğasına ilişkin görüntüler belleğimde dün gibi taze duruyor. O ücra yerlerde yaşayan insanların hal-i pür melalini de gayet iyi biliyorum. İsimler konusunda belleğim çok kötüdür, fakat görüntülerle ilgili bu güne dek hiç şikâyetim olmadı. Örnek vereyim; elli yıl önce bir filmde gördüğüm bir çocuk karakteri, bu gün altmışlarında-yetmişlerinde iken bir filmde gördüğümde biraz düşünme payıyla hatırlıyorum. Görsel belleğimden bu bağlamda rahatlıkla yararlanabiliyorum. Düş dünyamın zenginliği de öykü-roman ortamında inşa ettiğim mekânlar için çok ciddi katkı veriyor.        

O.A. Son olarak romanınız hakkında kısaca neler söylersiniz?

T.E. Bunun için, uygun görürseniz önce kitabın arka kapağında bulunan kısa metni paylaşayım.  

Binlerce yıldır dilden dile, kuşaktan kuşağa sözlü olarak ve dahi görerek, yaparak, yaşayarak öğrenilip aktarılan zengin kültürel miras özü itibariyle, kendimizden sonraki kuşaklara aktarmamız için önceki kuşakların bize emanetidir. Bu büyük miras yazılı-basılı ortama alınıp muhafaza edilmezse zamana yenik düşer. Tanıklıklar da öyledir, tespitler, analizler, yorumlar ve fikirler de. Sanat-edebiyat bağlamında yaratıcı potansiyeli yüksek yetenekler elbette ki bundan ayrı düşünülemez. Yaşamın bütün alanlarına giden kapılar sonuna kadar açık olmalı ki, zamana yenik düşmesin hiç biri. Bundan ötürü, uzak-yakın geçmiş zamana yolculuk bazı hallerde elzemdir.

Öyle bir yolculuk ki ‘gerçek nerede başlar, masal nerede?’, ayırt edebilmek çok zor. Yaşadığımız toprakları yurt edinip zor hayatlar sürdü nineler, dedeler. Ne yaptılar, nasıl yaşadılar, ne düşündüler? İnanç, diğer kültürel faktörler, yaşamın binbir yüzü… O kısım sonuna dek ‘yerel, yerli’. Söze konu insan, öyle ya; Hırs, yalan, riya, korku, endişe, haset, neşe, üzüntü, heyecan, sükûnet, aşk, doğum, ölüm… İyi, kötü… Ve yaşamın bu yüzü, şüphesiz ‘evrensel’. Belki hepsinden önemlisi, hiçbir şeyin göründüğü ve/ya gösterildiği gibi olmadığıdır. 

Koşullar değişti; İnsan, hâlâ aynı insan (mı?)…

Bir de kitapta yer alan şu yalın dizeler:  

Her zaman kor düşerdi

Kar düştü bu gece

Yüreğime.

Kurgulayan ve yazan kişi olarak zihnimde ve gönlümde esere dair net bir yargı bulunmasına karşın, niteliği konusunda hüküm beyan etmem çok zor. Satınalma külfetine katlananlara gönülden iyi okumalar dilemekten gayrı bir şey söyleyemem. Kendi kitaplarıma övgüyü doğru bulmam. Övgü de, yergi de dışarıdan gelmeli. 

O.A. “Sicim”… Pandemi öncesi basılan bir kitabınız olsa da kısaca bahsetmek gerek. Ben ilgi çekici bularak keyifle okudum. Bana göre bu kitap öykü ve roman yazmanızın başlangıcı. İçeriği hakkında çok detay vermeden kitaptan biraz bahseder misiniz?

T.E. Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisidir, “Sicim”. Sayın Yeşil, kendine has bir dünya yaratan, yığınla sıkıntıya göğüs gererek hayata tutunan özel bir insan. Bir nesneden yola çıkarak sözünü söylüyor; ‘sicim’le. Ondan epey önce Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografik/biyografik metnini kaleme almıştım. O kitap basıldıktan bir süre sonra sayın Çetinkaya önerdiler Ahmet Yeşil’i. Sayın Çetinkaya da ‘gelincik’ten yola çıkarak sözünü söylüyor. Bu itibarla benzer bir üslup söz konusu.

Mersin’de yaşıyor Ahmet Yeşil. Mersin’de yaşayan yakın dostum usta foto-grafçı Mustafa Eser de ressamı iyi tanıyordu, dostlukları vardı. Sayın Eser iletişim kurma ve görüşme konusunda destek sağladı. Serüven böyle başladı. Çok hassas davrandım ve metni özenle kaleme aldım. Somut ve soyut koşullar elverdiği sürece yazma eylemini sürdüreceğim. Yazdıklarımdan biri de, vaktiyle yazıp geride bıraktığım “Sicim” olacak.           

O.A. Nihayet “Dikensiz Kirpi”… Kitabın adın akla hemencecik “Hiç dikensiz kirpi olur mu?” sorusunu getiriyor. Bu ada nasıl karar verdiniz?

T.E. “Dikensiz Kirpi (Eleştirel Deneme)”, Nassim Nicholas Taleb’in “Siyah Kuğu (Olasılıksız Görünenin Etkisi)” isimli kitabının bir okuması, yorumlanması ve eleştirisi mahiyetindedir. Malûm, genel geçer bilgidir; bütün kuğular beyaz renktedir. Taleb, doğada bulunması ihtimali hiç olmadığı varsayılan (ender de olsa bulunduğunu anlaşılmış) Siyah Kuğu ile kendi kitabını isimlendirmiş. Malûm, bu da genel geçer bilgidir; bütün kirpiler dikenlidir. Bendeniz de o kitaba dair kaleme aldığım metni gene doğada bulunması ihtimali hiç olmadığı varsayılan (ender de olsa rastlanmış) Dikensiz Kirpi ile isimlendirdim. Ele alıp incelediğim, üzerine yazma ihtiyacı duyduğum kitapla özdeş bir isim seçmenin uygun olacağı kanaatiyle böyle bir isim seçtim.  

O.A. Sizi tetikleyen Nassim Nicholas Taleb’in “Siyah Kuğu-Olasılıksız Görünenin Etkisi” kitabı oldu. Neden?

T.E. Taleb’in “Siyah Kuğu” kitabı neredeyse dünyanın bütün dillerine çevrilmiş ve kimbilir kaç milyon satmış bir kitap. İşin aslı, çok satan kitaplardan elimde olmaksızın uzak dururum, popüler eserlere pek vakit ayırmam. Fakat bu kitabın akademik çevrelerde de ciddiye alındığını, konuşulduğunu gördüm. Bu yüzden alıp inceledim. İkinci Dünya Savaşından bu yana yazılmış en iyi 10 kitaptan biri olduğu beyan edilmiş. Oldukça ilginç. Yazarın radikal, ekstrem bir yaklaşım sergilediği çok açık. Böyle olması, her zaman değil ama bazen eseri okumaya değer kılar, doğru, ancak onu mükemmel yapmaz. Öne sürülen görüşler kolayca kenara itilebilecek türden değil kuşkusuz. Fakat reçete gibi almak yerine, dikkatli okumak ve üzerine düşünmek lazımdı. Katıldığım ve alkışladığım yerler bulunmakla birlikte, katılmadığım ve farklı düşündüğüm yerler vardı. Hepsini kitabın sayfa kenarlarındaki boş alanlara not almıştım. Bu denli iddialı bir kitap olmasına mukabil ciddi anlamda zaaf içeren bölümler vardı. Kitap bütün dünyada çok sattığı ve entelejansiya nezdinde çok itibar gördüğü için kısa bir eleştirel metin hazırladım, o metin bir dergide yayınlandı. Yazarı ihya eden bu kitapla ilgili notlarımın toplamda yüz sayfayı aştığını fark ettim ve hepsini toparlama ihtiyacı duydum. O sırada sizinle (sayın Okyar Atilla) paylaşmıştım. Eksik olmayın çok titiz bir şekilde okumuş ve harf hatalarını, kelime hatalarını, redakte edilmesi gereken yerleri tek tek işaretleyip bana yollamıştınız. Bu katkıdan ötürü size teşekkür borçluyum. Düzeltmeler için tekrar gözden geçirdim. Yazı son halini aldıktan sonra gördüm ki bu kadar uzun metnin herhangi bir dergide yayınlanması olanağı yok. O kadar emeğin heba olmaması için kitap olarak basılmasının iyi olacağını düşündüm ve yayıncıya ilettim.        

O.A. Siyah Kuğu kitabında yazarın ortaya koyduğu “vasatistan”, “aşıristan” gibi birçok tanım var. Bunlara farklı yorumlar getiriyorsunuz. Burada hareket noktanızda dünyanın ve ülkemizin hangi konjonktürü etkili oldu?

T.E. Bu ifadelerden biri (Vasatistan) durgun yahut yavaş işleyen iktisadi ve sosyal hayatı, diğeri ise (Aşıristan) hareketli iktisadi ve sosyal hayatı ifade etmek için yazar tarafından konmuş isimler. İnsanlık adına önemi olan bütün gelişmelerin serbest rekabet koşulları içinde (Aşıristan’da) gerçekleştiğini, rekabetin sınırlandırıldığı diğer sistemde (Vasatistan’da) arada bir bazı gelişmeler kaydedilmiş olsa bile ciddiye alınabilecek fazla bir şey yapılamadığını söylemeye çalışıyor yazar. Bunun üzerinde çok duruyor; o kadar ki ilk bölümlerde Aşıristan’la tanımladığı sistemi baş tacı ettiği, Vasatistan’la tanımladığı sistemi ise yerden yere vurduğu izlenimine yol açıyor. Fakat ilerleyen bölümlerde peyderpey Aşıristan’ın kötülüklerine de yer vermeye başlıyor. Kitap ilerledikçe, yani zaman içinde yeni metinler kaleme aldıkça (anlaşılan o ki metinler farklı zamanlarda kaleme alınmış, medya ortamında çeşitli mecralarda yayınlanmış) yavaş olmakla tanımlayıp küçümsediği Vasatistan’a dair söyleminde bir yumuşama göze çarpıyor. Sonlara doğru giderek Aşıristan’a yönelttiği eleştiri sertleşiyor, keskinleşiyor, buna mukabil Vasatistan hakkındaki tavrı tersine dönmeye, övgüye doğru yaklaşmaya başlıyor. Tabii ki baştan sona yaptığı eleştiriyi yahut hiç sakınmadan ortaya koyduğu övgüyü gerekçelendiriyor, ayağı yere basmaz şekilde hiçbir şey söylemiyor esasında. Ortalama bir okumada söylenecek şey bu olur. Pürdikkat bir okumaya ve meseleye kafa yormaya gelince, durum epeyce değişir. Söyleminin ayaklarını ne kadar yere sağlam bastırmaya çalışsa da şüpheci bir okuma, yazarın her söylediğinin ayaklarının yere çok da sağlam basmadığı sonucuna götürür.

Yazarın, Aşıristan’la tanımladığı kıran kırana rekabetçi piyasa koşullarının erdemlerinden nereye kadar dem vuracaktır insan. Sistemin çıkmazlarıyla daha sert şekilde yüzyüze kalınan bu dönem, geçmiş zamanın çok sıkı rekabetçi piyasa yanlısı olan entelejansiyayı bile durup bir kez daha düşünmeye ve hatta sisteme sert eleştiriler yöneltmeye mecbur kıldı. Yazarın Vasatistan olarak tanımladığı sistemin tam olarak neye tekabül ettiği konusunda ise fazla söze gerek yok.              

O.A. Bildiğim, sizin açtığınız bölümler de denemenizde yer alıyor. Bunları oluşturmaktaki amacınız, düşünceniz neydi? Taleb’in kitabının eksiği olarak mı görerek ele aldınız? 

T.E. Her kitap kendi içinde tamamlanmıştır. Tamamlandığı için kitap olmuştur. Bunu bitirilmiş olmak anlamında söylüyorum. Yoksa hiçbir kitap tam ve eksiksiz değildir, olamaz da. Bitirilmişlik bağlamında Taleb’in kitabına dair olumsuz hiçbir şey söyleyemem; bitirilmiş olduğunu kabul ederim. Kendi açtığım bölümler, bu yeni metin (kitap) her ne kadar Taleb’in kitabının bir okuması, yorumu, eleştiri vs olsa da özünde benim kitabım olduğu içindir. Okuyucuya küçük de olsa bir katkı sunmak için yeni bölümler açtığımı söylersem, sanırım doğru ifade etmiş olurum.  

O.A. Eleştiri-deneme kitabınız için neler söylersiniz?

T.E. Deneme, eleştirel deneme vb mecrada olduğunu düşünebileceğimiz metinlerin ilki olmamakla birlikte, bu yöndeki bir metni (tek kitap, tek yazar için kaleme alınan bir metni) ilk kez kitaplaştırdım. Üzerinde durmak istediğimi yegâne şey, düşünme eylemidir. Söylemi, yazılıp çizileni kalıp gibi, reçete gibi alıp kabul etmek doğru değildir. Hepimizin öyle ya da böyle hayatın içinde biriktirdiğimiz epeyce deneyim var. Kitap, dergi, makale okuyoruz. Çeşitli konulara az çok bilgimiz var. İnsanız ve hepimizin düşünme kabiliyeti var. Koşullanmış canlılar gibi davranmamız gerekmez. Naçizane yaptığım şeyi, eli kalem tutanlar hep birlikte ne kadar çok yaparsak, yaşadığımız ortamı o kadar geliştiririz. Bunu bir tartışma, sohbet, görüş alışverişi, düşünce paylaşımı düzlemi olarak düşünmeliyiz. Bu kitap öyle bir düzleme küçük de olsa bir katkı verirse, bahtiyar olurum.           

O.A. Öykü, roman, eleştiri-deneme kitapları yazmaya devam etmek üzerine ne düşünüyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?

T.E. Nereye kadar sürükleyebilirim, bilmiyorum. Fakat nereye kadar sürükleyebilirsem, oraya kadar devam etmek isterim. Bu bir yolculuk, bir serüven. Yol, tabiatı gereği yorar. Tabiatı gereği, inişleri çıkışları vardır ve keyifli taraflarının yanısıra ciddi zorluklar bekler insanı. En önemlisi yola çıkmaktır. Epey zamandır bir yola çıktık, yürüyoruz. İnsan ister ki alınan her mesafe biraz daha olgun, biraz daha bilge olmaya matuf olsun veya başka bir söyleyişle yolun her safhası biraz daha Ârif, biraz daha Kâmil bir zat olmaya vesile olsun. Yolculuğun her safhasında yeni metinlerin ortaya çıkmasını umuyorum.        

O.A. Bütün bunlardan sonra sizin eklemek istediğiniz şeyler var mı?

T.E. İnceliğiniz için bir kez daha teşekkür ediyorum. Bu vesileyle, pandeminin yarattığı ağır atmosferde yaşamları pahasına görev yapan sağlıkçılara şükranlarımı sunuyor ve bütün bir insanlığı adeta esir alan bu felaket nedeniyle kaybettiğimiz sağlık emekçilerini minnet duygusuyla ve saygıyla anmak istiyorum.       

O.A. Hikâye kitabınızın etkisi olsa gerek kısa bir söyleşi oldu. Ancak kitapların içine dalmak istemiyorum. Okuma sevdalılarına kopya verip heveslerini kırmayalım. Tekrar elinize emeğinize sağlık diyorum. Yeni kitaplarınızda buluşmak üzere esenlikler diliyorum. 

Hep birlikte sevgiyle sanatla olalım…  

1955 yılında Salihli’de dünyaya geldim. İ.T.Ü. Elektronik ve Haberleşme Fakültesi mezunuyum. Kariyerimi özel şirketlerde üst düzey yönetici olarak sürdürdüm.
Fotoğrafçılıkla tanışmam (https://www.arthenos.com/fotograf-ile-nasil-tanistim-fotobiyografi/) 1960’lı yıllara dayanır. O yıllar, elimde babamdan kalma Kodak Retina ile başlayan hatıra fotoğrafları dönemidir. Üniversite yıllarında ilk refleks makinamı almamla, karanlık odada siyah beyaz filmle ve baskı işleriyle fotoğraf daha ciddi bir uğraşım haline geldi. Böylece 1970 li yılların önemli fotoğrafçılık dergilerde baskıya giren çalışmalarım oldu.
Üniversite sonrasında iş hayatı koşuşturmasıyla arka planda kalan fotoğrafçılıkla 1996 yılında dijital teknolojinin fotoğrafçılık alanına girişinin getirdiği kolaylıkla tekrar yoğun olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladım. Karma sergilerde yayınlanan fotoğraflarımın yanı sıra internette birçok fotoğraf sitesinde “günün fotoğrafı” seçilen çalışmalarım var. 2014 yılından bu yana yedi kişisel sergim gerçekleşti. Aynı zamanda İFOD bünyesinde birçok karma sergiye katıldım. Halen hem dijital hem de siyah beyaz film teknolojisiyle fotoğraf uğraşım devam ediyor. Ayrıca www.arthenos.com blog sayfamızda fotoğraf üzerine yazılar yazıyorum.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Renklerin Dili

Fotoğrafta Renk Çağrışımları Renkler güçlü bir iletişim aracıdır. Fotoğraflarda bir eylemi bildirmek, izleyicinin duygularını, ruh halini…

Foto-Virtüözüte

Malûmları olduğu üzere virtüöz kelimesi, daha ziyade müzik alanı için dillendirilir. Herhangi bir müzik enstrümanını ortalamanın…

İyi Kalpli Erendira

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Özlem Dikeçligil   tarafından hazırlanmıştır. . . . . .…

Post Arabesk Çağı

Kasetten Bluetooth’a D/Evrim Önce kablolar kayboldu. İnsanlar sevindi. Havadandı artık iletişim. Havadan sudandı, tıpkı ilişkiler gibi.…

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…