Sinema mı Bizim İçimizden Geçer, Biz mi Sinemanın İçinden Geçeriz?

/

Benim Sinemalarım, Füruzan

Her sanat dalının alıcısıyla kurduğu ilişki farklıdır. Müzik, resim, heykel, tiyatro, şiir, öykü, roman… Bu ilişkilerden kaçı sınıf gözetmeden -kişiye göre değişse de- “Hadi sinemaya gidelim!” ya da “Bir film izleyeyim!” rahatlığında ve çekiciliğindedir? 

Eğer bu çekiciliğe kapılırsak gişeden bir bilet alır, salona geçer koltuğa otururuz. Işıklar söner. Arkamızdaki küçücük bir ışıktan perdeye sizin üç katınız bir görüntü düşer. 1895’in Paris’inde, bir salonda, Lumiére Kardeşler’in istasyona bir trenin girişini anlatan 46 saniyelik filminin gösteriminde, trenin üstüne geldiği düşüncesiyle ayağa fırlayıp, salonu terk etmek için kapıya koşan seyirci değilsek, filmin macera çağrısını kabul eder, trenin üzerimizden geçmesine izin veririz. Böylece izlediğimiz filmin hem kahramanı hem de seyircisi oluruz rüyalarımızdaki gibi. Rüyasını ertesi gün hatırlayan birisi, rüyasının hem karakteri hem seyircisi olduğunun ayrımına varamaz belki, neden çok etkilendiğini düşünür. Bir ihtimal sinemanın büyüsü, sinemanın vazgeçilmezliği burada yatar. Biz sinemanın içinden geçerken sinema da bizim içimizden geçer. 

Diğer sanat dallarının sanatçıları sanatının meşrebi içinde bazen sinemayla tür olarak yakınlaşırlar, bazen sinemaya anlamlar yükleyerek onu bir metafor haline getirirler. Sözgelişi “Hadi Gülümse” şiirinde Kemal Burkay, “Belki şehre bir film gelir/ Bir güzel orman olur yazılarda/ İklim değişir, Akdeniz olur, gülümse.” deyiverir. Şehre bir filmin gelmesi hayat iklimini değiştiren bir şeydir. Hayatı yaşanır kılan umuttur. Sezen Aksu’dan her dinlediğimizde “belki şehre bir film gelir” bölümüne, gelecek filmi kendi duygularımız ve umutlarımızla şekillendirerek eşlik ederiz.   

Bu yazıda Füruzan’ın “Benim Sinemalarım” öyküsünde sinemanın içinden geçerken, sinemanın içinden geçtiği Nesibe’nin peşine düşeceğiz. Öykünün adındaki “sinema”nın hangi göndermeleri üzerinde taşıdığını göreceğiz. Sinema öyküyle nasıl yakınlaşmıştır ki öyküyü yapıca ve anlamca katmanlaştırmıştır sorusunun yanıtını bulmaya çalışacağız? 

Benim Sinemalarım, 47 sayfalık 1972 Mayıs’ında yazılmış bir öykü.

“16 yaşındaki Nesibe anne ve babasıyla ‘fabrika dumanlarının ve Haliç’in sislerinin hiç kalkmadığı’ Beyoğlu’nun arka semtlerinin birinde üç katlı eski bir evin bir odasında kiracı olarak yaşamaktadır. Nesibe’nin odadaki yeri, bir basma örtüyle ayrılmıştır. Duvardaki çivilere astığı kıyafetleri, yerde yatağı, portakal kasasını basmayla sarararak yaptığı masası vardır. Baba işsiz, anne dükkânlar için evde çorap örmektedir. Nesibe mahallenin diğer kızları gibi Beyoğlu’nda bir dükkânda üç yıldır çalışmaktadır. Beyoğlu’nda gördüğü yaşıtlarının yaşamını ister, onlara özenir. Sinemayı çok sever. İzlediği filmlerdeki yerleri görmeyi hayal eder.

Aileyi, hayalleri yoksulluk ezdikçe Nesibe yaşlı erkeklerle birlikte olmaya başlar. Evdekilere iyi çalıştığı için haftalığının artırıldığını söyler. Anne ve baba bu artırılmayı sorgulamaz. Ne zamanki Nesibe yaşıtı bir Denizci ile bir gün geçirir, bu da başkaları tarafından görülür, evde kıyamet kopar, babasından dayak yer. Nesibe annesinin ve babasının kendini sevdiğini düşündüğü anları içine gömer, gecenin bir yarısı evi terk eder, Beyoğlu’nun gecesine karışır.”

Benim Sinemalarım hayalleri ile yaşamın gerçekleri arasında savrulan 16 yaşındaki Nesibe’nin hikâyesidir. Önce öyküde sinemaya yüklenen anlamları, göndermeleri çözümleyelim sonra sinemayla yapıca kurduğu ilişkiye bakalım.  

Birincisi Nesibe’nin hayallerini besleyen bir etkinliktir sinema.

Yoksul mahallesinin dışına 13 yaşında Beyoğlu’nda çalışmaya başladığı an çıkabilen Nesibe’nin mahalleyi aşan hayalleri, istekleri sinemayla vücut bulur. “Ben en çok Afrika’yla Mısır’ı merak ediyorum. Sinemada iki film görmüştüm. Ağaçlarla dolu, buharı tüten ormanlar. Bir de Mısır’da mumyaların konduğu kocaman mezarlar var, içine giren çaresiz büyülere tutuluyor. Ben çok severim sinemayı.”(s.26)

Sinema yalnızca hayallerinin sınırlarını genişletmiyor Nesibe’nin. Günlük yaşamın kararlarına ve yerleşik düşünceye karşı çıkışını da besleyen bir kaynak oluyor. Anne baba, mahalleli; evlenilecek “iyi aile kızı” olmanın kriterlerine uygun olmadığını Nesibe’nin kafasına kazıyacaklardır. Olsa olsa zengin, okumuş delikanlılara eğlencelik olabilecektir o. Nesibe bu düşüncelere karşı yine sinemaya sığınacak  “Yavuz Sineması’ndaki filmde nasıldı? Yoksulun yoksulu kızı koskoca, kont dedikleri adam alıverdi.” deyiverecektir ‘benimle evlenmeyeceklerini ben de biliyorum’ çığlığını içinde salıvererek.  

İkincisi hem kent kültürüne katılma hem de sınıfsal yapıyı görünür kılma aracıdır sinema.  

Nesibe’nin semtindeki sinema tahta perdeyle ayrılmıştır. Eğlencelik satan Harun, biletçi bahriyeli Salih’e yalvaracak, çocukları içeri alacak, tahta sandalyelerde oturacaklardır, ama bir şartla: “Geçen defaki gibi oğlan kötü adamı döverken bağırmak yok ha!” (s.54) Nesibe’nin Beyoğlu’nda gittiği sinemalarıysa Nesibe’nin gözünden şöyle betimler yazar. Bu betimleme aslında Yavuz sinemasını anlatır. “Koltukları yumuşak özenli, yer gösterenleri sesiz yürüyen, seyircileri düzgün giyimli, kibar davranışlı olan sinemalardı. Film başladığında motor sesi duyulmazdı. Yıldızlar konuşurken sesleri boğulmaz, iki de bir film kopmazdı.”(s.56)      

Üçüncü olarak sinema yiten çocukluğun, o çocuğun hayallerinin ve bir seçimin metaforudur öyküde.

“Tahta oturma yerlerinden film bittiğinde zorla sıyrılan, bakımsız, gözleri aşırı büyük çocuklar. Dışarıda gelecek filmlerin resimlerine bakmaktan kopamayan bir çocuk kalabalığı. Gece düşlerde sürdürülen serüven.” (s.47) Nesibe yaşlı erkeklerle birlikte olmaya başladığından beri duygularına, hayallerine, içinde yaşadığı ana yabancılaşır. O artık yazlık sinemada filmlere dalan çocuk değildir. “Benim sinemalarım değil elbet! -diye düşündü Nesibe- Daha güzel daha aydınlık hepsi. Gene de eskisi kadar heyecanlı filmler oynamıyor çoğunda.”(s.56)

Öyküye adını veren “benim sinemalarım” nitelemesi hayallere dalan, büyülere, serüvenlere koşabilecek Nesibe’ye aittir. Artık başka bir Nesibe’dir ve sinema başkalaşımın da metaforudur.  Bulunduğu andan uzaklaşmak için diline şarkılar getiren Nesibe’nin şarkıları da çocukluğunun sandığından çıkar. “Uzakları anlatan şarkılardır bunlar. Nerde bulunmuşsa oranın kurtuluşu sayılacak sözlerle örülmüş gelirler. Küçüklüğünün sinemalarından seçtikleridir, hep parazitli, ama dokunaklı.“ (s.33)   

Dördüncü olarak modern kentin kurumlarından olan sinema sistemi de anlatır öyküde.

Kent yaşamı içinde iki yerde Nesibe’nin sistemin çarkları içinde kaybolduğunu görürüz. Biri endüstri toplumunun göstergesi olan istasyonda trene binerken. “Tren yaklaşır. Herkes girme durumundadır. Büyük kentin birbirinden kopuk insanları hiçbir dış özelliği olmayan bu küçük  işçi kızı görmez. Kapılardan girenlerin içine karışır Nesibe.” (s.35) Nesibe nasıl tren kalabalığında kayboluyorsa bir de dönüşü olmayan bir yolda sinema kalabalığında kaybolacaktır. “Gişedeki kalabalığa doğru hızlı hızlı adımlarla yöneldi…….Sinemaya bilet alan kalabalığın içinde kayboldu.” (s.58) 

Gelelim sinemadan tür olarak yararlanılmasına.

Sinemanın öykü yapısındaki etkisini görmek için öyküyü kim anlatıyor, nasıl anlatıyor temel sorularını sorabiliriz. Bu soruları basitçe; öyküyü kamera anlatıyor, görüntüler arka arkaya dizilerek anlatılıyor diye yanıtlayabiliriz. Öyküde kamera gibi hareket eden bir anlatıcı var. Nesibe’yi ya dışarıdan ‘hareketler’le izliyoruz ya da bir görüntüyle Nesibe’nin iç dünyasına atılarak onun gözüyle görüyoruz. Anlatıcı, sinemada olduğu gibi kamera- gözün yerleştiği yere göre değişiyor. Anlatıcının/kameranın durduğu yere göre bakış açısı da değişiyor. Kamera/anlatıcı bazen yalnızca gösteriyor nesnelleşiyor, bazen Nesibe’nin gözüne yerleşiyor öznelleşiyor.

Sonuç olarak kamera/anlatıcı bizi bir dışa bir içe savururken okuyucu/izleyici olarak Nesibe’nin savrulmasına bizim de eşlik etmemizi sağlıyor. Öykünün yapısı kurulurken de kamera/anlatıcı okuru önce içinde göstergelerin olduğu görüntüye yönlendiriyor. O görüntüyle bir şeyin değiştiğini ya da değişeceğini anlıyoruz. Arkasından değişeni görüyoruz. Böylece sinemanın gramerinin işletildiği bir anlatma biçimi yakalanıyor. Bunları biraz örnekleyelim.  

Öykü kısa bir mahalle betimlemesi ile açılır.

Evlerden çıkan insanlar sokaklarda kaybolurken yaşlı bir kadının bir apartmana girişini ve girişteki bir kapıyı vuruşunu okuruz, aslında izleriz. Yaşlı kadın apartman girişinde ve odanın eşiğinde Nesibe’nin annesi ile konuşurken merdivenden inen insanlar görürüz. Nesibe’yi bulmak için gazeteye ilan verilmesi konuşulur, anne bir fotoğraf getirir, bakılır. Biz okuyucu/seyirci olarak eşik, merdiven, gazete, fotoğraf göstergelerini bir araya getirdiğimizde Nesibe’nin bir daha dönmeyeceğini anlarız. Arkasından anne komşularına bunu anlatmaya çalışır. Bu bölüm taşlığın köşesinde beliren, önüne kattığı bezden bir topla oynayan, küçük bir seste karanlık bir yere sığınan kedi görüntüsü ile bizi Nesibe’ye hazırlar.

Gerçekten de ikinci bölüm Nesibe ile annenin tartışması ile açılır.

Tartışmayı seyrederiz. Tartışma bitip yattığı bölmeye geçerken annesine dönüp bakar, biz de artık Nesibe’nin gözüyle bakarız anneye. Nesibe’yi dışarıdan ‘hareketleriyle’ izleriz ya da kamera bir görüntüyle bizi iç dünyaya atar, Nesibe’yi iç dünyasında görür, dinler, tanırız. Söz gelişi: Muhallebici’de Denizci ile buluşmuştur Nesibe. Dışarıdan onları görürüz ve şöyle devam eder: “Önüne bakıyor Nesibe. Yerdeki talaş tozlarını ayakkabılarının burnuyla toparlamaya çalışıyor.” (s.27) Bu görüntüyle Nesibe’nin iç dünyasına geçeceğimizi anlarız.

Geçeriz, ayakucuyla toplamaya çalıştıklarının talaş haline gelişlerini bir bir görürüz. Bu birlerden birisinde banyo yapmaktadır Nesibe. Yıkandıkça yaşlı adamlarla birlikte oluşun kirlerinden arınmaya çalışır. Yazar bu yıkanmanın Nesibe’yi kesmediğini, tam arınamadığını göstermek için ana karnını başını dayamış Nesibe’nin saçlarını, annenin kurulama görüntüsüyle karşı karşıya bırakır bizi. Nesibe’nin ruhunu temizlemesinin yeri ana karnıdır banyo değil. Anne kızının saçlarını kuruladıktan sonra “kulaklarını” sen kurula der, önce Nesibe’yi Denizci’yle arkasından plajda yaşlı adamla birlikte oluşunu görürüz. Plaj’da adamla birlikte olmadan önce Nesibe’nin bakışları bir yelkenliye,  bağrışan martılara takılır. Yelkenli ve martıyla anlarız, Nesibe plaj odasında yalnızca vücudunu değil ruhunu da yitirecektir.  

Babası onu evin tek odasındaki basmayla örtülü yerden çıkarırken yere düştüğünde duvar dibinde yeni beliren örümcek ağını gören Nesibe’de hassas olan her şeyin yıkılacağını, annenin ona yardım etmeyeceğini Nesibe ile birlikte biz de anlarız. Sonuçta dayağı yer, anne yardım etmez.  Öykü boyunca Nesibe’nin kırmızı ve mavi renklerle çevrelenerek anlatıldığını görürüz. Plaj’da kiralık mayoların içinde hep kırmızı mayo seçen Nesibe’nin bir daha geldiğinde mavi renkte bir mayo seçmeye karar verdiğine tanıklık ederiz. Bu renkler Matrix filminde, filmin kahramanı Neo’ya, dönüşümü için uzatılan kırmızı ve mavi hapları anımsatmaz mı bize? Nesibe de bir tercih yapmıştır. 

Nesibe’nin büyüme yolculuğu sinema üzerinden anlatılırken öykünün yapısı da sinema dili üzerinden işler. Öyküyü görüntüye dayalı anlatmaya taşıyan sinema göstergelerinin yerleştirilmesi, öykü örgüsünün bu göstergeler üzerinden de kurulması olağanüstüdür ve Füruzan’ın önünde saygıyla şapka çıkarırız. 

Kimdir Füruzan?

Parasız Yatılı, Benim Sinemalarım, Kuşatma, Gecenin Öteki Yüzü, Sevda Dolu Bir Yaz öykülerinin, 47’liler adlı romanının yazarı. Lodoslar Kenti kitabının şairi. 1990 yılı yapımı “Benim Sinemalarım” filminin Gülsün KARAMUSTAFA ile birlikte yönetmeni.

Kimdir Füruzan?

Okumayı kendi başına öğrenen, kendi başına, küçük yaşta müzik, tiyatro oyunculuğu seçmelerine katılıp kazanan, kendi başına resim kurslarına giden bir sanatçı. Kısaca okumayı kendisi öğrendiği gibi yazarlığı da sinemayı da müziği de resmi kendi başına öğrenmiş bir sanatçı.

Kimdir Füruzan?

Türk öykücülüğünün ana damarlarından biridir o. Anlattığı çocukları, kadınları, erkekleri, yaşlıları, gençleri severiz. Bunun için “özel” çaba sarf etmez. Hayatın ağı içinden geçen bu insanlardaki bir bakış, bir duruş, bir susuş bir türkünün ezgisi gibi yaklaşır, benliğimizi kaplar. Üstelik hiçbir enstrümana sırtını dayamadan, çıplak bir insan sesinin türküsüyle yakalar bizi.  Sanat insanı değiştirir mi sorusunun yanıtıdır Füruzan. O öyküleri okurken değişirsiniz insan olabilme adına… 

Kaynakça

  • Füruzan, Benim Sinemalarım, Altın Kitaplar Yayınevi, 1981
  • Hazırlayan Faruk Şüyun /2008 TÜYAP Yayıncılık, Füruzan diye bir öykü, YKY, 2020

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. Eğitimin değişik kademelerinde çalışmıştır. Edebiyat, sinema, felsefe, psikoloji, sosyoloji ilgi alanlarıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Geçerken Uğradım

Fotoğrafçının Tanıklığı Bir zamanlar hepimiz,  bir biçimde kazınmış fotoğrafların gölgesinde uykuya dalmış, uyandığımızda açılmış zihnimizle yolumuza…

Gerçeküstü Bir Buluşma

Yabangülü hırsızı Sade, gönülçelen Marki Sevdadan eli kırmızı Şair, yazar, ressam, oyuncu ve film yönetmeni Jean…