Yazmak: Gözlerini Kamera Gibi Kullanmak

Bu sıcak yaz günlerinde, ne yazsam diye düşünürken, bir arkadaşımın hadi bu sefer de yazmak üzerine olsun önerisi iyi geldi. Yazmayı destekleyen, bir yazarı motive eden nelerdir ? Konu nasıl bulunur? Yazmaya başladığında elindeki öykü ya da romanın nereye gideceğini, nerede bitireceğini bilir misin ve başka sorular üzerine düşününce yazarların yazma rutinlerini hatırladım. Kütüphanemden bu konuda hazırlanmış kitapları çıkarttım. Benim için bu kitapların arasında ilk sırayı, anlatım diline hayran olduğum Haruki Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım kitabı alıyor. Bir de yazarların günlük ritüelleri üzerine, büyük eserlerin yaratıcılarının nasıl çalıştığını anlatan “Günlük Ritüeller” ve “Yazarın Odası 1-2”yi  sayabilirim. Bu kaynaklardan Murakami için spor ya da koşmak ve yüzmenin yazma eylemiyle birlikte yürüdüğünü öğreniyoruz.  İkisinde de ortak olan disiplinli, düzenli çalışmak, süreklilik ve tabii ki konsantrasyon.

Mason Currey’in hazırladığı Günlük Ritüeller kitabından devam edersem Murakami 2004 yılında Paris Review’a verdiği bir röportajda;

Eğer bir roman üzerine çalışıyorsam sabah dörtte uyanıp, beş, altı saat kesintisiz çalışırım. Öğleden sonra koşar veya yüzerim ya da her ikisini de yaparım, sonra basit işleri aradan çıkartırım, okur ve müzik dinlerim.

demiş. Akşam uyuma saati ise bu kadar erken kalkmak için dokuzmuş. Burada Murakami, tekrarın kendisinin önemli bir şey haline geldiğini hatta bunun bir hipnoz olduğunu söylüyor. Fiziksel aktivitenin de yaratıcılık kadar önemli olduğuna değinen Murakami Koşmasaydım Yazamadım kitabını 2007 yılında yayınlıyor. Kitabına; “Acı çekmek bir seçim meselesidir” diye başlıyor ve kitabın “Başlarken” ismini verdiği giriş bölümünde; kitabının amacını “felsefe ölçüsünde olmasa bile, bir tür deneyimsel disiplini de bir nebze kapsadığını, kendi vücudunu gerçekten hareket ettirmek yoluyla, seçim meselesi olarak uğradığı acı sayesinde kişisel olarak öğrendiği şeyleri” okuyucuyla paylaşmak olarak anlatıyor. İleriki yaşlarında değişse de çıtayı hep yükselttiğini, bir önceki günkü kendini aşmak hedefiyle bir sonraki gün koştuğunu söylüyor. Örneğin ben yeni bir yazı için tıkandığımda, geçmişteki yazılarımı masaya çıkartıyorum. İlk satırı yazdıktan sonra gerisi geliyor. Bazen plansız yazılar da oluyor. İşte o zaman kelimeler, bilinç akışıyla birleşip beni ırmakların denizlerle buluşana kadar yaptığı yolculuk gibi bir yolculuğa çıkartıyorlar. Tabii ki anlatacak şeyim kalmayıncaya dek. Böyle yazdıysam,  biraz ara verip, dönüp yazdıklarımı elden geçirmem gerekiyor. Yazarın Odası 1 kitabında ünlü yazar Ernest Hemingway’e kısa bir öykü yazmadan önce zihninde fikir boyutunda ne kadarının tamamlandığını sormuşlar. Yanıt şöyle : “ Bazen öyküyü bilirsiniz. Bazen de yazarken oluşur öykü ve ortaya ne çıkacağını bilemezsiniz. Her şey hareket halinde değişir. Öyküyü oluşturan harekete sebep olan da budur. Bazen hareket, o kadar yavaştır ki hiç yerinden oynamıyormuş gibi gelir. Ancak her zaman değişim ve her zaman hareket vardır.” Yazarın ünlü romanı Çanlar Kimin İçin Çalıyor’da da teoride romanın gidişatını bildiğini ama her gün yazacaklarını aynı gün tasarlayıp yazdığını belirtiyor.

Tekrar Murakami’ye dönersem, koşarken aklına gelen düşünceleri gökyüzündeki bulutlara benzettiğini söylüyor. Şöyle devam ediyor :

Farklı şekillerde, farklı büyüklüklerde bulutlar. Bunlar bir yerlerden çıkıp, gelir, sonra uzaklaşıp bir yerlere gidiverir. Fakat gökyüzü aynı gökyüzüdür. Bulutlar anlık misafirler olmaktan öteye geçmez. Geçip, giden sonra da tamamen kaybolan şeylerdir. Geriye yalnızca gökyüzü kalır. Gökyüzü deyince, bir yandan vardır ama bir yandan da yoktur. Gerçek bir kütle olduğu gibi, aynı zamanda gerçek bir kütlesi yoktur. Biz böylesi sınırlarını tartamadığımız bir kap içerisinde var olmayı öylece kabul eder, buna boyun eğeriz.

Yazabilmenin ön koşullarından biri çok okumak. Haruki Murakami bu konuda tonlarca roman okuyun diyor. Bunların her zaman çok büyük eserler olması gerekmiyor, hatta berbat yazılmış kitaplar da olabilir ama önemli olan okumak. Konu bulmak ise ayrıca önemli. İşte bunun için bu yazıya verdiğim başlığa dönmek istiyorum. Gözlem yapmak ve kaydetmek. Haruki Murakami, Mesleğim Yazarlık kitabında bu konuda şöyle diyor :

Sonra – eline kalem alıp yazmaya başlamadan önce – gereken şey, kendi gözünle gördüğün şeyleri ve olayları detaylı bir şekilde gözlemleme alışkanlığı edinmektir. Etrafındaki insanları, çevrende olan biten her şeyi özenle, dikkatle gözlemlemelisin. Ve sonrasında da onlar hakkında etraflıca düşünmelisin.

Hatta bazen sonrasında hatırlamak için fotoğraflar çekmek, kısa notlar almak da işe yarar. Yazmayı desteklemek için, bir motivasyon kaynağı olarak fotoğraflara bakmak, fotoğraf albümleri edinmek, film izlemek de var tabii ki. Böylece gözlerimizin  kaydettiklerini nasıl bir dille anlatabileceğimiz konusunda da kendimizi farklı bakış açılarıyla geliştirmiş oluruz. Örneğin Balat’ta çektiğim bir fotoğraf daha ilk andan aklıma “ev ev üzerine olmaz” cümlesini getirdi. Sonra ortaya şöyle kısacık bir öykü çıktı:

Ben ona defalarca söyledim. Olmaz dedim. Ev ev üstüne olmaz. Beni dinlemedi. Sonra ne mi oldu ? Ben çantamı aldım çıktım. Tüm eşyalarım, tüm giysilerim, tüm özel eşyalarım orada kaldı. İlk iş bir otele gittim. Bir gün, ki gün, üç gün .. Kaldım… Kaldım ama evim yok. Tamam, ev ev üstüne olmadı da benim evim neresiydi ? O güne kadar hiç düşünmemiştim. Hep bir evim vardı. Annesi, eşyalarıyla yanımıza gelince bende şafak attı. Attı ama böyle de olmuyor ki. Akşamları çorbacılarda televizyon izlemek hiç olmuyor. Benim de bir ismim, toplumda bir statüm var. Döneyim bari. Döneyim ve diyeyim ki burası benim evim. Annesinin eşyalarını atsak, kabul etmez de hadi etti diyelim, o zaman olur mu ? O zaman ev ev üstüne olmayacak mı ? Olacak mı ? Kafam iyice karıştı. Döneyim ben en iyisi.

1966 yılında İstanbul’da doğdum. Liseyi Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okudum. Üniversite eğitimimi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladım. Fotoğraf eğitimimi İFSAK’da aldım. 1998 yılında İFSAK Fotoğraf Ve Sinema Amatörleri Derneği’ne üye oldum. 1999-2003 yılları arasında İFSAK yönetim kurullarında etkinlik ve sinema birimi sorumlusu olarak görev aldım. 2008-2009 yılında İFSAK yönetim kurulunda başkan yardımcısı olarak yer aldım. İFSAK Fotoğraf ve Sinema dergisi yayın kurulu üyesi olarak dergide sinema ile ilgili yazılar yazdım. Sinema ve fotoğraf ile ilgili yazılarım Geniş Açı, Altyazı, Sinema Dergisi, Radikal, Dünya ve Birgün gazeteleri gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Karma fotoğraf sergilerine katıldım. Bir Şehre Dokunmak ve İstanbul Gece Olunca Seni Affettim isimli iki dia gösterisi hazırladım. 2020 yılında Aşk Ağustosta Güzeldi isimli ilk romanım yayınlandı. İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’ni düzenleyen ekibin üyesiyim.

Yorum Sayıları: 2

  1. Önce “çok güzel bir yazı” diye yazmak istedim ama bu ifade klişe geldi. Sonra “severek okudum” desem nasıl olur diye düşündüm. Aslında çift zamanlı bir anlatım olmasına rağmen bu ifade tarzı da anlamsız geliverdi. Başka çarem kalmayınca şöyle yazıverdim: “Okudum ve yazıyı sevdim”. Edebi olmaktan uzak mühendisçe bir ifade oldu.
    Elinize sağlık.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf