Çocukluğun Soğuk Geceleri’ne Bakmak, Tezer Özlü’ye mi Bakmaktır?

/

Tezer Özlü’ye sevgiyle…

Tabii ki hayır. Mağara duvarlarındaki çizimler bilinen ilk sanat eseriyse, insan var oldukça sanat var olacak diyebiliriz basit bir çıkarımla.

Soru şu: Bir esere “sanat eseri” diyebilmemizin ölçütleri nelerdir? Kendilerini var etme dillinin farklılığına göre resim, müzik, edebiyat, sinema dediğimiz ürünlerin kendi dillerindeki yetkinlikleri midir onları sanat eseri yapan? Yoksa bu türlerin değiştirilemez ortaklığı “insanı” anlatmaları ve zamanca öldürülemeyişleri midir? 

Kötülüğün Şeffaflığı’ndaki trans-estetik adlı denemesinde Jean Baudrillard’ın, “sanatı ayıran simgesel uzlaşma niteliğiyle sanat yok oldu. Ne temel kural ne yargı ölçütü ne de zevk var artık… Estetik zevk ve yargıya ilişkin hassas terazi yok artık.” saptamasının peşine düşersek, hassas terazimiz kalmadı mı gerçekten? Ya da başka bir terazimiz mi var?

Bireysel, ulusal ve evrensel tarihi aşan bir “yaşama direnci” var sanat eserinin. Bir eseri tüm zamanlara direten nedir? Türüne yaptığı katkı mı? Evet diyebiliriz! Sözgelişi hikâye etme geleneğinde “roman” türünün ortaya çıkışıdır Don Kişot. Türü temsil açısından da yetkindir üstelik. Bu bilgi roman tarihi içinde kıymetlidir. Sanat tarihçileri bunun analizlerini yıllarca yaptılar, yapmaya devam edecekler. 

Bir eser 400 yüzyıl boyunca türünün ilk ve yetkin örneği olduğu için okunuyor olabilir mi, nice ilk örnekler, yetkin örnekler unutulmuşken… 

Okuyucu Don Kişot’un da ilk örnek olduğunu unutur ya da bilmez. Yetkinliğini sezer, tanımlayamaz. Ancak şunu bilir: Don Kişot 1605’te atılmış bir çığlıktır. Miguel de Cervantes’in Saavedra’nın bir çığlığıdır. Bu çığlıyı duyar. Bu çığlığın yaşadığı çağda hâlâ atıldığını hisseder. Bu çığlığın insan adına “insanın hakikatini anlama” “insanın hakikatini gösterme ”için bir örtüyü kaldırma çabası olduğunu görür. Bunu gördüğü zaman da taşır yüzyıllar boyunca, sonunda bir arketipe dönüştürür, eser zamanı aşar, bütün tahayyüllerin, mühendisliklerin dışına çıkar! Bundan âlâ hassas terazi olabilir mi? 

Bu terazi ile baktığımızda Tezer Özlü insanın hakikatini anlamak için örtüyü kaldırma çabasına giren bir yazar. Üstelik bunu kendi gerçeğinin örtüsünü kaldırarak, kendi ruhunu soyarak yapan bir yazar. Bunu yaparken edebi bir metin olarak eseriyle edebiyatın sınırlarını da genişleten bir yazar. Ferit Edgü “Kalanlar” kitabının “Önsöz Yerine”de Tezer Özlü’yü şöyle anlatır:

Kendi üstündeki giysinin örgüsünü çözen

Ve yazdıklarında kendi çırılçıplak gerçeğini

Okuruna sunmak isteyen, 

Bir anlamda korkusuz, 

Ender yazarlardan biriydi.

Roman deseniz roman değil, hikâye deseniz hikâye değil: Çocukluğun Soğuk Geceleri. 96 sayfa, dört bölümden oluşan bir metin.  

Anlatı “ben” diliyle kurulmuş. Yazar okuyucuyu da kendini de dinleyici olarak konumlandırıyor. Anlattıklarına “ben” kadar yakın dinleyici kadar mesafeli. 36 yaşındaki bir kadını dinliyoruz. Çocukluğunu, gençliğin, yetişkinliğini anlatıyor. Bugün ile geçmiş iç içe geçmeyecek kadar açık, birbirini bütünleyecek kadar da iç içe. Çocukluğun geçtiği bölümle başlıyor anlatı. Taşra ve İstanbul birbirine paralel sahneler gibi bir oradan bir buradan seçiliyor. Bunlar bir sinema şeridinde olduğu gibi arka arkaya kurgulandığında ev dediğimiz, ev derken aile dediğimiz, aile derken toplum dediğimiz bir yapının görünmeyen yüzü karşımıza çıkıyor. 

Aile, okul, evlilik kurumlarının tornasının ruhtaki tahribatını görüyoruz. İnce ince anlatılan evler, odalar, koridorlar, bahçeler, ağaçlar, yollar, güneş, yağmur, kum bir arayışın mekânları, parçaları. “Yatakta uykuyu her zaman aradım. Çevremdeki tüm sesleri duydum, ışıkları gördüm.” (s.9) diyen bir anlatıcı, insanı doğasından uzaklaştıran ilişkiler ağını büyük lafların arkasına sığınmadan gözler önüne seriyor. 36 yaşın müdahalesi varsa küçük parantezler açıyor, yapıyı bozmadan. Çocukluğun Soğuk Geceleri insan doğasını hapseden her şeye karşı bir çığlık. Onun için Tezer Özlü’nün yaşamını aşan bir şeye bakabiliyoruz. 

Birinci Bölüm: Ev 

“Doğanın geliştireceği sevgi içinde büyüsek diyen” 16 sayfalık bir bölüm. Taşrada başlayan İstanbul’da devam eden bir aile yaşantısını dinliyoruz. 1940’lı 50’li yıllar taşra yılları. Anne, baba öğretmen. Babaanne evdeki temizliği, anneanne yemeği keki üstlenmiş. Abla ve abi ile altı kişiler bahçesinde mürdüm erikleri olan geniş, ahşap bir evde. O günler “Eriyen karlar altında açan sarı mor çiğdemler topladığımız Esentepe’nin yüksek çamları soyut bir çocukluk düşü.” (s.5) diye anlatılır. Taşra dar gelir çocuk ufkuna anlatıcının. “Seyahat eden, büyük kentlere gidip gelen insanlara özlemle bakıyorum. ‘Bir gün uzak dünyaları ben de tanıyacağım diye geçiyor içimden’.” (s.7) 

Aile İstanbul’a anneanneyi kaybetmiş olarak geliyor. Yığma apartmanlar yapılmadan önce Fatih Cami’sini gören küçük bir evde oturuluyor. Anlatıcı, abla, babaanne aynı odada kalıyor. Abi’ye ayrı oda, çalışma masası, dolap. Anne ve baba akşam serilen, sabah toplanan yatakla oturma odasında yatıyorlar. Kente kolay alışamıyor “ben henüz taşra bahçelerinin erik ağaçlarındaki durgunluktayım.” (s.10). Pastörize sütü sevemiyor. 

Baba müfettişlik yapıyor, anne öğretmenliğe devam ediyor. Akşamları öğrenci kâğıtları ve rapor okunuyor. Zaman zaman konuklar geliyor. Çayın ve bisküvinin yendiği sohbetlerde daha çok baba konuşuyor memleket meseleleri üzerine. Baba evde asker ruhunda. Eve Atatürk köşesi yapıyor, Harbiye marşı, serhat türkülerinde heyecanlanıyor. Ulusal bayram günlerinde istiklal marşını söyletmeye çalışıyor çocuklarına. Babaannenin dünyası çamaşır, bulaşık, namaz, oruç. Pijamasını gün boyu çıkarmayan babalı, genellikle kavganın çıktığı pazar günlerini, orta sınıf evlerinin ağır bunaltını havasını yansıttığını düşündüğünü kauçuk ağaçlı yerleri sevmiyor. Anne ile ilgili her şey çok az. “Babamla annem arasında hiçbir sıcaklık hiçbir sevgi yok gibi. Annem onu erkek olarak hiç sevmediğini her davranışıyla belli ediyor. Bütün küçük burjavalar gibi, sorumlulukların zorunluluğu ile bağlılar birbirlerine. Her sabah ve her gece öylesine sevgisiz ki.” (s.11)

“Karşı çıkmak istediğim düzen var. Karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış. Küçük dünyanız sizin olsun.” (s.14) diyerek intihara kalkışıyor. 

İkinci Bölüm: Okul ve Okul Yolu   

Anlatıcı, sabaha kadar babaannenin Arapça dualarını dinlediği evden sabahtan rahibelerin karşıladığı okuluna dokuz yıl gider. Çocukluktan genç kızlığa geçişin sancılarını derin ve sorgulayıcı yaşar. Taşradaki eğitimin taşları onun için sevgisizlikle örülmüştür. “öğretmen saçlarımızda bit arıyor. Bitli öğrencileri dövüyor. Yaşlı öğretmenin kalın parmakları, garip bir hastalıkla kabarmış tırnakları var.” (s.24)

Ortaokul ve Lise yıllarında ise ortaçağı hissedecektir. “Erkek Lisesi’ndeki papazlar, Kız Lisesi’ndeki rahibeler, kilisede sabahın alacakaranlığında başlayan dinsel ayinler, Orta Avrupa havasını ortaçağa dek geriye iter.” (s.22).

Hem taşradaki okulun hem de İstanbul’daki okulun dünyası ile çatışacaktır. “İlkokul birdeyim. Stalin’in ölümü büyük bir bayram gibi kutlanıyor. Eisenhower bir melek. Cumhurbaşkanı olunca: -Amerika kardeş, Amerika kardeş! diye el ele tutuşup zıplıyoruz.” (s.27)

“Ağızlar Alman dilinin “o” harfine alıştırılmaya çalışılırken evde vatan vatan naraları atılacak, okulda yaşamın uzağına düşecektir. Derslerde her gün belli sözler rahibeyle tekrarlanacak, ateist olduğu için çıldırarak öldüğü varsayılan Nietzsche’nin hikâyesi anlatılacak, sonra Goethe’nin ölüm temalı şiirine geçilecektir. “Tüm zirvelerde sessizlik/ Tek bir ağaç bile solumuyor/ Kuşlar ormanda susuyor/ Biraz daha bekle / Yakında sen de gömüleceksin sessizliğe.” (s.26)

İlişkilerin orta çağ soğukluğunu yaşayacaktır. “Neden rahibe olduklarını öğrenmek istiyoruz, hiçbir gerçeği öğrenemiyoruz. Dokuz yıl süreyle yönelttiğimiz sorulara tek bir yanıt alıyoruz: Tanrıyı her şeyden çok sevdiğim için rahibe oldum.” (s.23)

Anlamaya, hissetmeye çalıştıkça hep bir duvara çarpacaktır. “Bir isteğimiz olduğunda kapılarını çalıyoruz. Burunları ve ağızları görülebilecek kadar aralıyor, bir adım bile içeri girmemize izin vermeden, dileğimizi geçiştirip, hemen kapıyı yüzümüze kilitliyorlar. (s.22) Bu kadar Tanrıyla haşır neşir rahibelerin arasında hiçbir dostluğu göremediği gibi çekememezliğin yoğun yaşanmasına da tanık oluyor.   

Cinselliğini nasıl yaşaması gerektiğinin yolunu da bulamayacaktır. Doğadaki kadar yalın olması gereken sevişme, ne olduğu bilinmeyene dönüşecektir. Paydoslarda Erkek Lisesi’nden gelen bir erkek olağanüstü bir olaya dönüşecektir. “Tanınmasına izin verilmeyen erkek gövdesinin özlemiyle geçen geceler” (s.41) der o günler için.

Hep soracaktır, okul neye hazırlar insanı? “Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor. Her an belirtilen bir öğretiyle, bizler hep hazırlanıyoruz. Neye?” (s.30) 

Ailenin, okulun hazırlamadığına koşacaktır. “bir şeylere açılmak, bir yerlere koşmak, dünyayı kavramak istiyorum. Dünyanın bize yaşatılandan, öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum.” (s.33)

Hiçbir yanlış değişmedi.” (s.27) sözü bütün bölümü özetlemesine karşın peşini bırakmaz insanın.“Bulutları dağıtmak, güneşi avuçlamak, çocuklarla tepelerde koşmak, ağaçları, rüzgârı, güneşi, yağmuru, insanları onlarla birlikte yaşamak istiyorum.” (s.29)

Üçüncü Bölüm: Leo Ferre’nin Konseri 

Evlilik ve beş yıl süren elektroşoklu hastane süreci birbirine paralel anlatılıyor. 60’lı yılların ortası 70’li yılların başıdır. Türkiye sancılı günler yaşamaktadır. Çevresindekileri “Onlar başkaldırmayı savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar.” (s.67) diye değerlendirirken, terörle yoğun yaşayabilmeyi de anlamaya çalışmaktan öte bir yorum yapar. “Terör de günlük yaşam içinde gizlenmeyi biliyor” (s.73)  

İlişkileri kaba bir kadın erkek ayrımına indirgemez, önemli olan “yanındaki insanın sıcaklığı ile kendi bedenini birleştirmek, ikisinin kaynaşması.”dır (s.49). Aileden kaçmak isterken 21 yaşında sevmediği bir insanla evlenir. Paris’i, Leo Ferre’yi çok seven bu adamı 14 yıl sonra Leo Ferre dinleyerek anlamaya çalışır. İlişkiyi sürdürenlerin kendi olamama halini sorgular. Yaşadığı ilişkiye ne dostluk ne sevgi ne de evlilik diyecek ve soracaktır: “Neden dost olmadan erkek –kadın, karı-koca olmaya çabalıyoruz. Yirmi yaşlarının başındaki insan böyle mi olmalı? Sevişmek için, ilkin nikâh imzası mı atmalı? Ya da yalnız kalıp, yıllar yılı erkek-kadın özlemiyle kendi kendilerini mi boşaltmalılar. Erkekler, kadın resimlerine mi bakıp heyecanlanmalılar? İlk kadını genelevde mi tanımalılar? Karı – kocalar birbirlerinin gövdelerine ‘mal’ gözüyle mi bakmalı? İnsanın doğal yapısı bu davranışların tümüne aykırı. Bizim insanlarımızın insan sevmesi, insan okşaması çocukluktan engelleniyor. Saptırılıyor. Çarpılıyor.” (s.65)   

Hastane sürecinde odalarda, koridorlarda, elektro şok seanslarında toplumun maskesiz halini yaşar. “Yirmi dört yaşımda girdiğim bu odada büyük coşkularım, duyarlılığım, düşüncelerimin sınır tanımaz özgürlüğü, korkusuzluğum beş yıl süreyle elimden alınacaktı” (s.53). Hem insan olarak hem toplum olarak nasıl yaşayacağımızın önerisini de getirir. “Hastalar ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebilirler, Çünkü sinir hastalığı da bulaşıcıdır.” (s.67)

Yaşamayı çok seviyorum, yüzlerce yıl yaşamak istiyorum diyerek hastaneden çıkar. “Bu kapıların ardına bir kez daha dönmeyeceğimi biliyorum. Bu sefaleti hiçbir zaman yaşamayacağım. Direnmeliyim. Beni iyileştiren ne şok. Ne de ilaçlar. Beni iyileştiren, bu kliniklere bir kez daha kilitlenme olasılığının verdiği büyük ve derin korku.” (s.83)

Avrupa’nın bir şehrinde bir sinemada beş yıl boyunca yaşadığı acıları iki saatlik Guguk Kuşu filminde görünce sinemadan çıkar. Çevresinde sen hastaydın diyenlere şöyle diyecektir: “Anlatamayacağım. Bu insanlar Guguk Kuşu filmini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorsa elimden ne gelir?” (s.57)

Bütün çatışmalarını “Düşünce ve davranışlarım küçük burjuva özgürlüklerinin sıkıcı sınırlarını yıkmaktan öte bir anlam taşımaz” (s.77) diye basitleştirirken toplumun en temel kurumları ile savaştığını da bilir. Don Kişot’un yel değirmenleriyle savaşmasıdır bu savaş. 

Dördüncü Bölüm: Yeniden Akdeniz

Başka insanların, başka uygarlıkların yaşadığı Akdeniz, yaşanacak çağların Akdeniz’i, sevmeyi öğrenebilmenin yolu gibidir anlatıcı için. “Bu sevgide tüm sevgilerim, sevebilme gücüm var.” (s.89) dediği bir kocası bir de çocuğu vardır. Koşullandırılmış bir büyük kentliyim diyerek yaşadığı kenti, Arnavutköy’ü, Boğaz’ı yudumlayarak seyreder ve sever. Sevdiği ülkenin adım adım değişmesini komşusu Gani’nin intiharını hissetmesi gibi acıyla hisseder. Bütün acılara karşın insan kalabilmenin arayışını sürdürür. Cinsellik de sevişme de anlamını bulur vücudunda. “İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı, özü olmalı evrenin. Sonsuza dek varan, var eden, yaşatan, yaşamı ileri çağlara doğru devreden bu birleşme…” (s.96)

Çocukluğun Soğuk Geceleri’nde Tezer Özlü, kendi var olma serüvenine bizi ortak eder. O serüvende doğasını yitirmekte olan insanın kendi hapsoluşunu nasıl hazırladığını, nasıl gönüllü mahkûmiyetler yaşadığını, elini kolunu saran ağları nasıl oluşturduğunu basitçe, kısaca, sakince ve yoğun anlatır. Onunla birlikte kişiliği ezen evleri, okulları, sokakları, kentleri gezeriz. Gezerken kendimizle karşılaşırız. Üstünü örttüğümüz duygularla yüzleşiriz. Maskelerimiz düşer. Toplumun ölüme, öldürülmeye nasıl alıştırıldığını görür, ürpeririz. 

Yaşamın Ucuna Yolculuk eseriyle Almanya’da Marburg Edebiyat Ödülünü alan Tezer Özlü için Jüri başkanı Hans Jürgen Fröclich şöyle diyecektir.

Otobiyografik bir anlatımla, kişinin yaşam ve düşüncesinin okura bu denli yaklaştırıldığı ve bunun başarıya ulaştığı çok az yazınsal örnek biliyorum. Oysa Tezer Özlü otobiyografi yazmıyor, roman da yazmıyor. Kendine özgü bir biçim bulmuş, romansı, otobiyografiye yakın ve bu biçeme, içine anılarını, içgüdülerinin izdüşümlerini yansıtıyor. Görüldüğü gibi edebiyat ve yaşam arasındaki sınırları kaldırmamış.

Aynı saptama Çocukluğun Soğuk Geceleri için de geçerlidir. Onun için biz bu esere bakarken Tezer Özlü’nün kendi yaşamını aşan bir şeye bakarız. 

Son sözü Can Yücel’e bırakalım:

Bir Arkadaş İçin
Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal bir cama vuruyor
Tezer

Kaynaklar:

  • Tezer ÖZLÜ, Çocukluğun Soğuk Geceleri, Derinlik Yayınları, İstanbul, 1980
  • Tezer ÖZLÜ, Kalanlar, Ada Yayınları, İstanbul, 1990
  • Jean BAUDRİLLARD, Kötülüğün Şeffaflığı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2010
  • Sezar DURU, Tezer Özlü’ye Armağan, YKY, İstanbul, 2014

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunudur. Eğitimin değişik kademelerinde çalışmıştır. Edebiyat, sinema, felsefe, psikoloji, sosyoloji ilgi alanlarıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Geçerken Uğradım

Fotoğrafçının Tanıklığı Bir zamanlar hepimiz,  bir biçimde kazınmış fotoğrafların gölgesinde uykuya dalmış, uyandığımızda açılmış zihnimizle yolumuza…

Gerçeküstü Bir Buluşma

Yabangülü hırsızı Sade, gönülçelen Marki Sevdadan eli kırmızı Şair, yazar, ressam, oyuncu ve film yönetmeni Jean…